Béla Tarr’dan László Nemes’e, Theodoros Angelopoulos’tan Alfonso Cuarón’a kadar birbirinden farklı ve güçlü dillere sahip birçok auteur yönetmeni etkileyen, Macar sinemasının en büyük isimlerinden biri Miklós Jancsó, izleyiciyi savaşın ortasında bıraktığı 1967 yapımı Kızıl ve Beyaz – Csillagosok, katonák filmi ile bu haftaki Tozlu Raflar bölümümüzün misafiri. 1919 yılında, Kızıl Bolşevik Ordusu ve Beyaz Ordu arasındaki iç savaş döneminde geçen film, adından da anlaşılacağı üzere iki grubun arasında konumlanan bir anlatıya sahip. Ancak filmi bu kadar devasalaştıran nedenlerin başında, büyük propaganda baskısı altındayken bile Janscó’nun doğrudan Kızıl Ordu güzellemesi yapmak yerine, iki gruba da neredeyse eşit mesafeden yaklaşan bir anlatım sistemi kurması ve böylelikle izleyiciyi bir tarafta konumlandırmaktan ziyade, savaşın soğuk dehşetiyle baş başa bırakması. 

Gerçek bir savaş dönemini 50. yılında yeniden canlandırarak sinemaya aktaran Janscó, filmde özellikle klasik – Amerikan sinema konvansiyonlarından alışık olduğumuz karakterlerle özdeşleşme stratejilerini kendine has diliyle yıkmayı başarırken, diğer yandan da hikâyeyi bir sinema izleyicisi olarak basitçe takip etmekten de öte, o dönemi ve savaş hâlini deneyimleyebileceğimiz bir konumda yer almamızı sağlıyor. 

Csillagosok, katonák: Taraf Olan Bertaraf Olur

Geniş bir Sovyetler Birliği haritası gördükten sonra, ağır çekimle bize doğru koşmakta olan atlı askerlerle film açılıyor. Sıradan bir savaş filminin başlangıcı olarak görebileceğimiz bu açılışın hemen ardından, bir nehrin kıyısında ateş eden bir adamı izliyoruz. Sonra kadrajımıza başka askerler giriyor ve diğer adamı kaybediyoruz. Böylelikle askerleri izlemeye başlıyoruz; bir savaşın ortasındayız ama kimin hangi tarafta olduğunu henüz kestirmek güç. Belli ki henüz takip ettiğimiz bir karakter de yok. Sonra aniden kadrajımıza yine aynı genç adam giriyor, ağaçların biraz üstünden onu takip ederken, o da suyun içinde süzülerek gözden kayboluyor. Tüm bunlar tek planda oluveriyor. Hiç gözümüzü kırpmadan, yerimizi hiç kaybetmeden birileri ölüyor, birileri kaçıyor, başkaları öldürüyor. Biz izliyoruz.

Birbirinden kaçan ve aynı zamanda birbirini kovalayan iki taraf var filmde. Aralarındaki farkı çok küçük nüans parçacıklarıyla anlayabiliyoruz, ki bu nüans sayesinde aslında yönetmenin politik tarafını da biraz sezebiliyoruz. Bir Kızıl Ordu kumandanı, stratejik bir plan yapma aşamasında bölgedeki atıl binalardan birinin içine girdiği sırada birden kameranın karşısında donup kalıyor. Bu ani duraksama sonrası teslim olma hareketiyle birlikte elindeki silahını atıp belindeki kemerini çıkarmaya başlıyor. Teslim olmak üzereyken kendisini yan taraftaki boşluğa atıp intihar etmeyi tercih ediyor ve bir anda kadrajın dışından Beyaz Ordu’nun askerleri girmeye başlıyor. Tüm bu süreçte Beyaz Ordu’nun askerleriyle aynı yerde oturduğumuzu anlıyoruz ve Kızıl Ordu kumandanının “bize” teslim olmak yerine, onuruyla intihar etmesini izliyoruz. Bu durumda, onuruyla intihar eden kumandanın mı, yoksa olan biteni onların bakış açısıyla izlediğimiz Beyaz Ordu askerlerinin mi tarafındayız?

Ana karakterimiz olabilecekken bir anda ölen kumandanın ardından başka bir sahneye geçiş yapıyoruz. Onlarca insan bir alanda toplanmış, askerler onların ölümüne ya da yaşamasına karar veriyor. Bu süreç boyunca hiç kesmeden yine bazı karakterlere yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Sinema konvansiyonları dâhilinde, kadrajda yakın planda gösterilen bir karakterle özdeşleşmemiz gerekirken, Janscó buna asla izin vermiyor. Bir karaktere yaklaşıp onun hikâyesini izleyeceğimizi zannettiğimiz anda Janscó kafamızı çeviriyor ve bize her seferinde başka bir şeyi gösteriyor: bu izlediğimiz film, karakterlerin ya da kahramanların hikâyesi değil. Bu bir savaş ve savaşta herkes eşit. Her an ölebilir ya da her an savaşın galibi olabilirsiniz. Bu akışkan süreç içinde kimin haklı kimin haksız olduğu bile önemsiz. Önemli olan tek şey var, kimin hayatta olduğu. Çünkü kamera yalnızca hareketi takip eder. 

Csillagosok, katonák’ın her anına sirayet eden devinim, iki tarafın da birbirlerinden kaçma ve birbirlerini kovalama hâliyle betimlenmiş. Beyaz Ordu’nun Bolşevikleri yakalayıp öldürdüğü sahneler, genel olarak ölümü doğrudan göstermektense bedenleri kadraj dışında bırakarak ya da suyun içinde görülmeyecek bir yerde tutarak sonlanıyor. Bu sahnelerin de sonu bir şekilde silah seslerinin bir sonraki sahneye taşmasıyla bağlanıyor. Zaman bütünlüğünü de sağlamak için son derece işlevsel bir strateji olan ses köprüsü kullanımı, bir yandan da silah sesinin iki tarafın da ortak noktası olarak mimlenmesine olanak sağlıyor. Bolşeviklerin Beyazlara sıktığı kurşunların sesi bir sonraki sahnede Beyazların Bolşeviklere sıktığı kurşunların sesine dönüşebiliyor. Yani aynı silahın sesiyle hem Kızıl hem de Beyaz ölüyor.

Bu tarafların çetelesini tutamadığımız hikâye evreninde, bir de savaşı bizimle aynı saftan izleyen kadınlar var. Bölgedeki sağlık ocağında çalışan hemşirelerden birine bir Beyaz Ordu kumandanı Beyaz ve Kızıl askerleri ayırmasını emredince, başhemşire tüm filmi özetleyen yanıtını veriyor: “Burada Kızıllar ve Beyazlar yoktur. Sadece hastalar vardır.” Ancak, hem Jansco’nun öznel politik tarafı, hem de Csillagosok, katonák’un hikâye evreninde özellikle onurlu ve erdemli duruşunun altının çizilmesiyle, es geçilmemesi gereken nokta da filmin tabii ki Kızıl Ordu’nun lehine ilerlemesi. Yine de büyüleyici olan, Eisenstein’dan D.W. Griffith’e, farklı politik arka planlı yönetmenlerin temelde propaganda aracı olarak gördükleri sinemanın, bir mesaj kaygısı gütmesine rağmen bu kadar akışkan ve aslında gerçekten daha gerçek olabilmesi.

Tüm film boyunca savaşın içinden geçip giderken, sinema izleyicisi olarak güvenli ve ayrıcalıklı yerimiz sayesinde tek bir yara bile almadan ölenleri ve sağ kalanları izliyoruz. Aslında, her ne kadar bir kurmaca olsa da, bu yöndeki inançsızlığımızı askıya alıp izlediğimiz savaşın etkisinde, kimse bizi farketmeden tüm olaylara şahit oluyoruz. Tam da buna yürekten inanmışken, Janscó filmin sonunda bizi yine bildiğimiz klasik anlatıdan koparıyor. Filmin başından beri ara ara takip ettiğimiz karakterlerden Laszlo (Andras Kozak), filmin sonunda kılıcını çekip kameraya, gözlerimizin içine bakarak, o savaşırken bizim oturduğumuz yerden olan biteni izlediğimizin aslında hep farkında olduğunu gösterircesine bizi selamlıyor. Csillagosok, katonák, dikizleyen seyirciyi, farkına varan bir izleyiciye dönüştürerek son buluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi