1960’ların sonuna gelindiğinde dünyada benzersiz bir altüst oluş yaşanır. A.B.D.’nin Vietnam’ı işgaliyle başlayan bu genel durum, birçok coğrafyada kendini temsil eden bir doğrultuda ilerler. Uluslararası ilişkilerin farklı bir şekilde gelişmeye başladığı bu dönemde, toplumsal huzursuzlukların, savaş karşıtı hareketlerin ve alternatif yaşam pratiklerinin ortaya çıktığı görülür. Aynı zamanda bu arayışların tersini simgeleyen yabancı karşıtlığı, militarizm ve sömürgecilik de kendine geniş bir temsil alanı yaratır. II. Dünya Savaşı ile başlayan ve bu dönemde oldukça yükselen hâkimiyet mücadelesi, az ve orta ölçekli gelişmiş ülkelerde krizli toplumsal yapıların doğmasına yol açar. Artan toplumsal huzursuzlukların ve çatışmaların sinemada da kendine alan açtığını belirtmek gerekir. 1968’de başlayan toplumsal hareketlilik ve ayaklanmalar Costa-Gavras’ın film yapma anlayışını da şekillendiren bir moment özelliği taşır. Ülkesinde Nazi işgaline karşı direnişe katılan bir ailenin üyesi olan Gavras, işgal sonrasında Yunanistan’da oluşan krizli yapı ve iç savaş dolayısıyla Fransa’ya göç eder. Sinemayla olan ilişkisi bu yıllarda Paris’in önemli sinema okullarından IDHEC’te başlayan yönetmen, bugün politik gerilim olarak tanımlanan filmlerin de ilk örneklerini yapar.

Zamanın ve mekânın ruhunu politik bir bağlamda sinemasıyla buluşturan yönetmen, politik film yapma anlayışında da farklı bir bakış geliştirir. Üçüncü Sinema olarak adlandırılan ve devrimci-militan sinema kodlarına sahip ekolle benzerlikler barındırdığı gibi önemli farklılıkları da sinemaya kazandırır onun filmleri. Latin Amerika’da ortaya çıkan ve tek bir bölgeye sıkışıp kalmayan üçüncü sinemanın militan anlatım tarzını kullanmak yerine; yönetmen daha çok tarihsel suçlu kavramını ortaya çıkartmaya çalışan; daha doğrusu teşhir eden bir anlatım tarzını kullanır. Belirlediği alanda yaşanmış yüz kızartıcı olayları diyalektik bir bakış açısıyla vermeye çalışır.

Bunu yaparken çoğu zaman, Batı Marksizminin kurucularından olan Lukacs’ın ‘’tipiklik’’ ve ‘’bütünlük’’ kavramlarına başvurur. Kavramları açıklamak gerekirse Lukacs tipiklik üzerine şunları yazmıştır: ‘’Bir tipi, bir dönemin en önemli toplumsal, ahlaki ve tinsel çelişkilerinin birbirine yakınlaşması ve etkileşmesi tanımlar. Böylece tipik durum ve tipik karakterle gerçekçilik toplum içindeki anahtar, önemli dinamik güçleri ifade eder. Tipik olan aracılığıyla gerçekçilik ‘büyük zıt güçlerin birbirine yakınlaştığı’ düğüm noktalarını bulur.” (Lukacs, 1978: 142). Lukacs tarafından yapılan tipiklik tanımlaması yönetmenin filmlerinde kendine sıklıkla gösterir.

Örneğin Kayıp – Missing (1982)’de 1973 yılında Şili’de gerçekleşen darbe sonrasında kaybolan Amerikalı gazeteci Charles Horman karakterine odaklanırız. Ortadan kayboluşu ve ilahiyatçı olan babasının Şili’ye oğlunu bulmak için gelişi, hikâyenin temel çatışmasını sürekli kılar. Babanın Şili’ye ayak basmasıyla birlikte durumu olağanlaştıran ve oğlunun çevresini suçlayan tavrı, çatışma belirginleştikçe törpülenir ve sonucunda kendi ülkesinin Şili’de gerçekleşen darbeyle güçlü bir ilişkisi olduğunu öğrenir. Baba karakteri aynı zamanda tipiklik tanımlamasına uyan bir önem taşır. Yaşananları bir bütünlüğe kavuşturmak için eksik kalan yapboz parçasını karakterin tipiklik özelliği verir.

Yönetmenin bir diğer filmi Amen.(2002)’de, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından yapılan holokostun kurbanlarından çok, belirleyici olan güçler tarafından nasıl hazırlandığını görürüz. Hikâyedeki temel çatışma Nazi subayı olan doktor Kurt Gerstein’in holokostu engelleme girişimleri etrafında gelişir. Ordu içinde görev alan bir S.S. olan karakter, filmin gelişimde bize yine eksik parçayı verip bütünü tamamlamamızı sağlayan bir role sahiptir. Vatikan’a holokostun engellenmesi için başvuran karakter aslında Nazi iktidarı ile Vatikan arasındaki güç ilişkisini de açığa çıkarır. Uluslararası güçler arasındaki mücadelenin insanlığı korumak için olduğu söylemi kullanılırken, aslında büyük çaplı bir nüfuz mücadelesi olduğu anlaşılır. Kötülüğü üretmek ve yaymak kadar ona koşulsuz bir şekilde duyarsız kalmanın da aynı kötülükle işbirliği yapmak olduğunu karakterin tipiklik rolü üzerinden kolayca anlayabiliriz.

Bütünlük kavramına bakmak gerekirse; bu kavram küçük evren anlamına gelir. Bir küçük evren daha büyük bir birimin tüm temel özelliklerine sahiptir, ancak daha küçük bir birim içinde kısaltılmış ya da sıkıştırılmıştır. Bu durumda daha büyük birim ‘’yaşamın daha geniş bütünlüğüdür’’ (Lukacs, 1978: 38).

Bu tanımlamadan yola çıkarak yönetmenin Müzik Kutusu – Music Box (1989) ve İtiraf – L’aveu (1970) filmleri üzerinden bütünlük kavramına bakmak olanaklı hâle gelir. Music Box filmine baktığımızda II. Dünya Savaşı sırasında Macaristan’da yaşayan ve sonrasında A.B.D.’ye göç eden bir babayı görürüz. Kızı Ann başarılı bir avukat olan Mike Laszlo’ya, savaş yıllarında işlediği sayısız suçtan dolayı uluslararası iade davası açılır. Hikâyenin akışı babanın hukuki olarak aklanması üzerine kuruludur. Fakat çatışmayı çözecek olan Ann karakterinin Macaristan’a gittiği sırada eline geçen belge ile A.B.D.’ye dönüşü olur. Music Box’ta işlenen sayısız suçun kişiyle beraber taşındığını ve tarihin mutlak bir güce sahip olduğunu görürüz. Başarılı ve mutlu çekirdek bir ailenin içine yerleştirilmiş olan suç ve kötülük bir şekilde açığa çıkmaya mahkumdur. Burada da birim ve bütün arasındaki ilişki açıkça ortaya çıkar. Lukacs’ın belirttiği gibi birime sıkıştırılmış özel durum aslında yaşamın çok daha geniş alanlarına sirayet eden bir özellik taşır.

L’aveu’da ise 1948-1951 yıllarında dış işleri bakan yardımcılığı yapan Artur London’ın yaşadıklarını görürüz. Sinemada görebileceğimiz en rahatsızlık verici anlardan bazılarını içeren filmde; karşı devrimci, muhbir ve vatan haini olduğu gerekçesiyle kendisine işkenceye varan sorgulamalar yapılan bir bürokratın yaşadıkları anlatılır. Yönetmenin eleştirisini yönelttiği taraf ise bu sefer sosyalist blok ve içerisindeki ülkelerdir. Hukuki sorgulamanın ve insan hakkının tamamen göz ardı edildiği bu sorgulama sürecinde, merkez-özne ilişkisi açıkça göze çarpar. Yaşananların akıl dışılığını, London’ın serbest kaldıktan sonra onu sorgulayan görevlilerden biriyle karşılaşmasında görmek mümkündür. İdam kararlarının alınıp hepsinin gerçekleştirildiği bir davanın sorgucusu, sorgulamayı yalnızca kendisine görev verildiği için yaptığını söyler. Ardından kendisinin de görevden alındığını ve yargılandığını öğreniriz. Hikâyenin bütününe yayılan anlaşılmazlık aslında yönetmenin çağdaş bürokrasiye tuttuğu bir aynayı simgeler. Sorgulama ve itiraf sürecinde sıklıkla sosyalizmi yıkmaya çalışmaktan ve vatan hainliğinden bahsedilir. Bu durum sosyalizmin kendisinin dahi bir suç metasına dönüştürüldüğünü bize ustalıkla gösterir. Hikâyenin bütünlük kavramıyla ilişkisi ise filmin kapanışında kendini açıkça ortaya koyar. İnsanların duvara yazdığı ‘’Uyan Lenin, bunlar çıldırdı’’ sözü küçük birime yapılan baskıyı simgeler. Çek bürokratlarına yapılan baskı aslında bir mekanizmayı ve onun küçük bir etki alanını temsil eder.

État de siège ve Z Üzerinden Zamanın Ruhuna Yaklaşmak

Yönetmenin Sıkıyönetim – État de siège ve Ölümsüz – Z filmleri üzerinden zamanın ruhuyla kurduğu ilişkiye bakmak, her iki filminin tarihsel olarak nereye oturduğunu anlamamıza katkı sağlayacaktır. Öncelikle zamanın ruhu kavramına bakmak gerekirse Alman filozof Hegel’in diyalektik anlayışıyla bağlantılı olduğu görülür. Hegel’in felsefesinin idealist yönü, tarihi düşüncelerinin rasyonel ve gelişimine göre değerlendirmesinden kaynaklıdır diyebiliriz. Marx ise bu diyalektik anlayışını toplumsal ilişkiler bağlamında tekrar yorumlayıp sınıfsal bir anlam kazandıran bir diğer filozoftur.

Yönetmenin Z filmi üzerinden zamanın ruhuyla kurduğu ilişkiye baktığımızda özünde sorunlu bir ilişki ortaya çıkar. Öyle ki sanatçının çağının damgasını taşıması ve bu damgayla zamanına bakması beklenir. Gavras’ın da yaptığı aslında budur fakat buna küçük bir farklılık getirir. Hikâye gerçek bir politik cinayete ve onunla birlikte Yunanistan güvenlik güçleri içinde ortaya çıkan gizli yapılanmalara odaklanır. 1963 yılında “Doktor” lakabıyla bilinen Gregoris Lambrakis’e, açık alanda planlı bir suikast düzenlenir. Filmde yönetmenin zamanın ruhuyla kurduğu sorunlu ilişkiyi tariflemek gerekirse; cinayetin ortaya çıkış koşullarını, dönemin krizli toplumsal ilişkilerini gözeterek yapmamasıdır diyebiliriz. Yalnızca suçluları teşhir eden ve diğer filmlerinde kullandığı tarihsel arka planı belirli esnekliklerle yansıtan bir anlatım kullanır. Buna rağmen ortaya çıkan siyasi suçların yarattığı gerilimi barındırması bakımından çok değerli bir yere sahip olduğunu da söyleyebiliriz.

État de siège’e baktığımızda ise hikâyenin içinden bize genel çıkarımlar yaptırmaya çalıştığını görürüz. Uruguay’ın A.B.D.’ye bağımlı hâle gelmiştir ve bu bağımlılık Amerikan şirketleri tarafından sürdürülür. Filmde, halk tarafından Tupamarolar olarak bilinen anti-emperyalist örgütün diplomatları kaçırması ve sonrasında gün yüzüne çıkanlar konu edinir. Kaçırılanlar arasında bulunan A.B.D.’li Michael Santore ilk bakışta olumlu bir profil taşır. Çatışma derinleştikçe Santore’nin Uruguay’ı ekonomik anlamda bağımlı kılmak için gönderilen bir kişi olduğunu anlarız. Hikâyenin zamanın ruhuyla ilişkisine tekrar bakmak gerekirse; yönetmenin diğer filmlerinde gördüğümüz hukuksuz yargılama, işkence, cinayet vb. burada da sıklıkla işlenir fakat önemli bir farkla. Yaşanan olayın merkezine aslında bu olayı yaratan sosyo-ekonomik temelin konulmasıyla zamanın ruhunu başarılı bir şekilde yansıtan bir örnek ortaya çıkar. Şiddetin temelde karşılıklı bir tepki-oluşa göre değil; altında yatan dinamiklere göre okunduğunu ve hikâye hâline getirildiğini görmek de mümkündür.

Sonuç olarak Costa-Gavras sineması için insanlık hâlleri üzerinden toplum hâllerini bize anlatan önemli bir mercek tanımlaması yapılabilir. Tarihçilerin tarihle girdiği ikili ilişkide olduğu gibi yönetmen de hem tarihle hem de sinemayla ikili bir politik ilişki kurarak çağımızın en önemli politik sinemacılardan olma özelliğini hâlâ korumaktadır.

Kaynakça:

Mike Wayne, Politik Film: Üçüncü Sinemanın Diyalektiği, Yordam Kitap, 2009.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information