Goodfellas’tan Rope’a, The Shining’den Children of Men’e, Collider’a göre sinema tarihinin en unutulmaz 22 plan sekansı!

Sinemadaki plan sekansı, alışılagelmiş çekim süresinden daha uzun süren kesintisiz çekim olarak ifade edebiliriz. Bir sahneyi tek planda çekmek, izleyicinin filme daha kolay adapte olması ya da sahnenin yaratacağı gerçekçiliği karşı tarafa hissettirmek için kullanılabilir. Her açıdan bir filmde tek planlı bir sahne çekmek, hem kamerayı kullanan görüntü yönetmeni hem de sahnenin geneline hakim yönetmen, aynı zamanda o sahne içerisinde bir uyum yakalamak zorunda olan oyuncu için oldukça zorlu bir süreç. Çünkü o sırada izleyicinin o sahneden etkilenmesi gerekir.

Baştan sona tek bir plan sekans gibi görünecek şekilde çekilen Sam Mendes imzalı 1917, plan sekans gibi çekilen 12 dakikalık kovalamaca sahnesiyle övgü toplayan Extraction gibi filmlerin çıkması üzerine Collider, konuyu daha geniş çapla ele alıp sinema tarihinin en unutulmaz 22 plan sekansı sahnesini bir araya getiren ilgi çekici bir liste hazırladı.

Filmlerin çıkış yılına göre sıralandığı bu listede Alfred Hitchcock’un ilk renkli filmi olarak dikkat çeken Rope, steadicam tekniğinin etkileyici kullanımı konusunda ders verici bir nitelikte olan Stanley Kubrick imzalı The Shining, Henry Hill ve sevgilisi Karen’ın Copacabana restoranına girişini gösteren plan sekans sahnesiyle akılda kalan Goodfellas, aksiyon filmlerinin başarılı ismi John Woo’nun yönetmenliğini üstlendiği, özellikle araba gibi oldukça küçük bir mekanda geçen sahnesiyle son yılların en iyi plan sekanslarından birini bünyesinde barındıran Children of Men, koridorda geçen dövüş sahnesiyle bu listeye girmeyi başaran Park Chan-wook’un Cannes Film Festivali’nde ödül kazanan filmi Oldboy, Orson Welles’in açılış sahnesiyle izleyiciyi filmin içerisinde hemencecik sürüklediği Touch of Evil gibi filmler yer alıyor.

Collider’ın hazırladığı sinema tarihinin en unutulmaz 22 plan sekansı sahnesine aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Collider’a Göre Sinema Tarihinin En Unutulmaz 22 Plan Sekansı

Rope – Alfred Hitchcock (1948)

Usta yönetmen Alfred Hitchcock’un ilk renkli filmi Rope’un her sahnesi, plan sekansın kullanım şekli açısından adeta ders niteliğinde bir film. 80 dakika uzunluğundaki film, hikâyeyi gerçek zamanlı anlatır yani anlatılan hikâyenin uzunluğu da 80 dakikayı kapsar. Bu süre boyunca toplamda 10 plandan oluşan film, bu kesintilerin hiçbirini seyirciye hissettirmez. Bu planların her biri 8-10 dakika arası süren uzun planlardan oluşur. Tek mekanda geçen bir filmin izleyiciyi sıkmaması için Hitchcock; bu metodu kullanırken, küçük dokunuşlarla kamerayı sürekli hareket ettirerek izleyicinin dikkatinin dağılmamasını sağlar. Bunun sonucunda izleyici, filmi tek planda izliyormuş hissine kapılır.

Touch of Evil – Orson Welles (1958)

Dahi yönetmen Orson Welles’in imzasını taşıyan Touch of Evil’ın plan sekanstan oluşan açılış sahnesi, bombayı göstererek başlar. Bu sahnede Orson Welles’in kamera kullanımı, çekildiği dönemin çok ilerisinde bulunan yenilikçi bir yaklaşıma sahiptir. Bombanın patlayıp patlamayacağı konusundaki gizem bir yana, sekans uzadıkça yükselen gerilim izleyiciyi filme anında kilitler. Burada kullanılan Latin ezgilerinin sahne içerisinde ilk bakışta yarattığı uyumsuzluk, Welles’in alametifarikası sayesinde hikâyede iyi bir yerde konumlanır.

Jaws – Steven Spielberg (1975)

Dev bir köpek balığının küçük bir sahil kasabasında yarattığı dehşeti izleyiciye aktaran Jaws’ın bir sahnesinde Roy Scheider ve Richard Dreyfuss’un hayat verdiği Brody ve Hooper, hâlâ denizde olan köpekbalığı hakkında konuşmak için belediye başkanıyla karşı karşıya gelir. Bu sahne, Dreyfuss’un dev köpekbalığı dişini ve kopmuş insan kafasını bulduğu sahneyi doğrudan takip eden sekanstır. Bu üç karakterin konuştuğu sahnedeki plan sekans, karakterlerin yaptığı hararetli konuşmayı izleyiciye anlatması bakımından önemlidir.

All the President’s Men – Alan Pakula (1976)

Araştırmacı gazeteci kavramını en iyi yansıtan filmlerden biri olan, Dustin Hoffman ile Robert Redford’un, The Washington Post’ta çalışan Carl Bernstein ve Bob Woodward isimli iki gazeteciyi canlandırdığı All the President’s Man, ABD Başkanı Richard Nixon’u istifa etmeye zorlayan Watergate skandalını mercek altına alıyor ve buradan hareketle basın özgürlüğünü, gazetecinin ve medyanın gücünü etkili bir şekilde izleyiciyi aktarıyor. Filmde Bob Woodward’ın telefon görüşmesi yaptığı bir sahne var. Plan sekans olarak çekilen bu sahnede Woodward, kendini işine o kadar kaptırıyor ki bir noktada kimi aradığını karıştırıp durumu toparlamaya çalışıyor. Robert Redford’un bu sahnedeki usta oyunculuğu plan sekansın hikâyede mükemmel bir şekilde işlemesini sağlıyor.

The Shining – Stanley Kubrick (1980)

Seadicam tekniği, özellikle The Shining nezdinde bir kilometre taşı olarak görülür. Steadicam’in mucidi Garrett Brown’ın kamera departmanında çalıştığı The Shining, sinema giriş derslerinde steadicam tekniğinin etkili kullanımı konusunda parmakla gösterilir. Stanley Kubrick’in, Danny karakterini küçük bisikletiyle otel koridorlarında takip ettiği kareler de sinema tarihinin unutulmazları arasında yer alır.

Poltergeist – Tobe Hooper (1982)

80’li yılların klasikleşmiş koku filmlerinden biri olan Poltergeist, evlerinin bir mezarlığın üzerine kurulduğunu bilmeyen Freeling ailesinin öyküsünü ele alır ve bazı özel güçlere sahip olan ailenin küçük kızı Carol’ın evdeki televizyon aracılığıyla farklı bir boyuta çekilmesiyle gelişir. Filmde Zelda Rubinstein’ın hayat verdiği medyum Tangina karakteri, Carol’ı kurtarmak için harekete geçip diğer boyutla bir bağ kurmaya çalışır. Bu sahnede kameranın medyum karakterine odaklanması, sahnenin gerilimini izleyiciye doğrudan aktarır.

Goodfellas – Martin Scorsese (1990)

Goodfellas’taki plan sekansı, anlatımın akıcılığını sağlamak için kullanılan steadicam tekniğinin sinema tarihindeki en başarılı örneklerinden biri. Henry Hill ve sevgilisi Karen’ın Copacabana restoranına girişini gösteren bu unutulmaz sekansta, bu iki karakteri şehrin en prestijli gece kulüplerinden birinin içine özel bir girişten girerken görüyoruz.  Bu yürüyüş sırasında steadicam‘in kullanılma şekli, hikâye akışında eşsiz bir akışkanlık hissi yaratıyor ve yürüyüş uzadıkça seyirci nezdinde karakterlerin prestiji yükseliyor.

The Player – Robert Altman (1991)

Robert Altman’ın yönetmenliğini üstlendiği, bir nevi Hollywood taşlaması olarak nitelendirebileceğimiz The Player, sekiz dakikalık bir plan sekans ile başlar. Üzerinde “The Player” yazan klaket ile başlayan film; Tim Robbins tarafından canlandırılan film yapımcısının, ölüm tehdidi aldığını anladığı noktaya kadar kameranın stüdyonun etrafında dolaşarak dedikoduları, turist kafilelerini, kazaları ve senaryo önerilerini takip etmesiyle şekillenir. Bir Hollywood stüdyosunun sabah telaşını gördüğümüz bu sekansta Robert Altman, sinemayla, özellikle Hollywood sinemasıyla, dalga geçerken aynı zamanda ciddi bir hikâye anlatır.

Hard Boiled – John Woo (1992)

Aksiyon filmlerinin başarılı yönetmeni John Woo’nun Hollywood’a gitmeden önce kendi ülkesi Hong Kong’ta çektiği son film olan Hard Boiled, konusu itibarıyla izleyiciye tipik bir polisiye anlatısı sunmasına rağmen stilize özellikleriyle benzerlerinden ayrışan bir aksiyon filmi. Başarılı müzik kullanımının etkisiyle hastane içinde geçen üç dakikalık plan sekans sahnesi, deyim yerindeyse izleyiciyi aksiyona doyuruyor. 90’lar aksiyon sinemasının akılda kalıcı filmleri arasında yer alan Hard Boiled, özellikle bu plan sekans sahnesiyle John Woo’nun Hollywood’a transfer olmasında önemli bir görev üstleniyor.

Raising Cain – Brian De Palma (1992)

Brian De Palma’nın yazıp yönettiği 1992 yapımı Raising Cain, babasının yaptığı deneyler için küçük çocuklara ihtiyaç duyan çift kişilikli Cain karakterini odak noktasına alıyor. Filmin bir sahnesinde Frances Sternhagen’ın canlandırdığı Dr. Waldheim karakteri, polis departmanını ziyaret eder ve bir çift polisle konuşur. Bu sahnede karakterler, 90’lı yıllardan kalma bir belediye binasından geçerken durmaksızın konuşurlar. Oyuncular da bu uzun sahnenin içerisinde hiç sırıtmadan rollerine bağlı kalırlar ve film, sonrasında yaşanacak olaylara izleyiciyi hazırlar.

Contact – Robert Zemeckis (1997)

Robert Zemeckis’in kült filmi Contact, özellikle ayna sahnesiyle yıllar geçmesine rağmen hâlâ konuşulan filmlerin başında gelir. Üzerine tartışmalar yapılan, kimileri için de beyin yakan bir sekans olarak varlık gösteren söz konusu sahnede küçük bir kız evin içerisinde koşmaya başlar. Sahnenin sonu, slow-motion olarak çekilir ve işte tam bu noktada izleyicinin kafası karışır. Çünkü kızın evin içindeki tüm o koşuşturması, banyodaki aynanın bir yansıması olarak görülür. Plan sekans çekilen bu sahnede bir yandan o anların etkisine kapılırken, diğer bir yandan da kameranın nerede olduğunu sorgularız.

Magnolia – Paul Thomas Anderson (1999)

Tom Cruise, Julianne Moore, Philip Seymour Hoffman gibi önemli isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı, Paul Thomas Anderson’ın unutulmaz filmi Magnolia, akıl almaz plan sekans kullanımıyla hafızalara kazınıyor. Tesadüfler yoluyla hayatları kesişen insanların bir günlük yaşantılarına odaklanan film, Paul Thomas Anderson’ın muazzam oyuncu yönetimiyle başından sonuna kadar hiçbir sahnesini sekteye uğratmayan bir sinema filmi olarak karşımıza çıkar ve izleyiciyi de hikâyenin içerisine hemen alıverir.

Panic Room – David Fincher (2002)

David Fincher’ın tek mekanda geçen klostrofobik gerilim filmi Panic Room, evlerine giren hırsızlardan korunmak için özel güvenlik sistemleriyle inşa edilmiş bir panik odasına sığınan ve odadaki monitörlerden hırsızları gözetleyen anne ve kızın hikâyesine odaklanıyor. Filmin tek mekanda geçiyor olması, plan sekans yaratmak açısından avantajlı bir durum. David Fincher da bu durumun farkında olmuş olacak ki filmde bize etkileyici plan sekans sahnesi sunuyor ve bu sayede anne ve kızın yaşadığı gerilimi, hayatta kalma içgüdüsünü izleyici olarak hissedebiliyoruz.

Oldboy – Park Chan-wook (2003)

Park Chan-wook’un Cannes Film Festivali’nde Grand Prix Ödülü’nü kazanan 2004 yapımı filmi Oldboy, intikam temasını odak noktasına aldığı öyküsüyle ve muhteşem sinematografisiyle çıktığı yıl büyük yankı uyandırdı. Filmin en can alıcı sahnelerinden biri de ana karakterimiz Dae-su Oh’un intikamını almak için elindeki çekiçle düşmanına adım adım ilerlediği dövüş sahnesi. Bu dövüş sahnesinin tamamını plan sekansta çeken yönetmen, bu sahnede bir mizansen de yaratıyor ve sahnenin akılda kalması adında önemli bir hamlede bulunuyor.

Birth – Jonathan Glazer (2004)

Jonathan Glazer’ın başarılı yönetmenliği ve Nicole Kidman’ın performansıyla göz dolduran Birth, eşini yeni kaybeden Anna’nın, eşi olduğunu iddia eden bir çocukla tanışması ile birlikte yaşadığı ilişkiyi konu alıyor. Filmde Anna’nın operaya gittiği sahnede, kamera Anna’ya doğru yaklaşıyor ve o sırada biz izleyici olarak Anna’nın yüzündeki bütün duygu değişimlerini görüyoruz. Karakterin yaşadığı olayların dışavurumu, plan sekans olarak çekilen bu sahnede etkisini gösteriyor.

Children of Men – Alfonso Cuarón (2006)

Alfonso Cuarón’un yönettiği Children of Men, aslında pek çok plan sekansı bünyesinde barındıran bir film. Fakat filmdeki araba sahnesi, plan sekansın kullanımı açısından takdire şayan. Araba gibi daracık bir alanda, plan sekan sahnesini muhteşem bir şekilde çekmek ise ancak Alfonso Cuarón gibi usta bir yönetmenin altından başarıyla kalkabileceği bir iş. Pratikte çekmenin oldukça zor olduğu bu araba sahnesi, kamera hareketleri ve oyuncuların üstün performansı sayesinde karakterlerin yaşadığı gerilimi izleyiciye hissettiriyor. İzleyici olarak o karakterlerin içinde bulundukları çaresizliğe ortak oluyoruz.

The Adventures of Tintin – Steven Spielberg (2011)

Eleştirmenler ve izleyicilerden geçer not alan, Steven Spielberg imzalı 2011 yapımı The Adventures of Tintin, vizyona girdiği dönemde plan sekans odaklı bir animasyon filmi olmasıyla dikkat çekti. Spielberg, filmdeki plan sekanslı kaçma sahnesini animasyon türünün sınırları içerisinde ayakta alkışlanacak türden ortaya koymuş. Filmin teknik açıdan başarısını da düşündüğümüzde karşımızda iyi kotarılmış bir animasyon filminin olduğunu söyleyebiliriz.

Hanna – Joe Wright (2011)

Joe Wright’ın yönettiği, Saoirse Ronan‘ın başrolünde yer aldığı 2011 yapımı Hanna, aksiyon sahneleriyle ve Chemical Brothers’ın bestelediği müziklerle adından söz ettirmişti. Filmde özellikle Eric Bana’nın Berlin metrosundaki kavga sahnesi, filmin unutulmaz aksiyon sahneleri arasında başı çekiyor. Müziklerin de etkisiyle bu sahne, sıradan bir aksiyon sahnesinden rahatça sıyrılıyor.

Magic Mike – Steven Soderbergh (2012)

magic-mike-filmloverss

Erkek striptizcilerin dünyasında geçen, Steven Soderbergh imzalı Magic Mike’ın bu listede yer almış olmasına belki çok şaşırmış olabilirsiniz ama filmdeki ayna sahnesini izleyince bu filmin neden listede yer aldığını anlayabilirsiniz. Matthew McConaughey’in canlandırdığı Dallas karakteri, eğlence dünyasına adım atan Adam’a bir striptizci olmanın bütün inceliklerini öğretir. Adam’ın ayna karşısında dans ettiği sahnede kameranın oyuncularla olan mesafesi, Matthew McConaughey’in ayna aracılığıyla ara sıra kameraya bakma şekli, diyalogların da yardımıyla ortaya plan sekanstan oluşan harika bir sahnenin çıkmasına vesile oluyor.

Tomorrowland – Brad Bird (2015)

Yönetmen koltuğunda The Incredibles ve Ratatouille filmlerine imza atan Brad Bird’ü gördüğümüz Tomorrowland, bilime çok meraklı bir genç olan Casey Newton ve mucit Frank Walker’ın Tomorrowland isimli bir dünyada yaşadığı olayları konu alıyor. Yüksek beklentilerin altında kalan filmin olumsuz ve hikâye açısından sorunlu taraflarını bir kenara bırakacak olursak, Casey ile beraber Tomorrowland dünyasına giriş yaptığımız plan sekans sahnesi, görsel açıdan keyifli bir seyirlik sunuyor. Bu sahnesiyle film, Collider’ın hazırladığı listeye girmeyi başarıyor.

Bad Times at the El Royale – Drew Goddard (2018)

Yedi yabancı ve sırlarla dolu bir otelde yaşanan esrarengiz olaylar… The Cabin in the Woods’un yönetmeni Drew Goddard’ın son filmi Bad Times at the El Royale’de, Jon Hamm’in canlandırdığı ajan Sullivan, motel odalarının arkasındaki koridorlardan geçerek oteldeki diğer konukların ne yaptığını görüyor. Filmin sonrası için oldukça önemli olan bu sahne, hem karakterlerin sakladıkları sırların açığa çıkması açısından hem de filmin gizemli havasını koruması bakımından önemli bir işlev görüyor.

Mission: Impossible – Fallout – Christopher McQuarrie (2018)

Tom Cruise‘un altıncı kez Ethan Hunt karakterine hayat verdiği Mission: Impossible – Fallout, gözünüzü ekrandan bir saniye bile ayıramayacağınız yürek hoplatan aksiyon sahnelerine sahip. Özellikle Tom Cruise’un, yüksek irtifa uçağından adeta serbest düşüş yaptığı sahne filmin en akılda kalıcı anlarından birini oluşturuyor. Ethan Hunt’ın metrelerce yükseklikteki bir uçaktan atladığı bu sahnede kamera hiç kesintiye uğramadan Tom Cruise’u takip ediyor. Bu plan sekans sayesinde seyircinin bir solukta izleyeceği bir sahne filmin içerisinde kendisine yer buluyor. Sahnenin bu kadar gerçekçi olmasının sebebi ise Tom Cruise’un her zaman olduğu gibi dublör kullanmamış olması ve aksiyon sahnelerindeki titiz çalışması.

Kaynak: Collider

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information