“Gözetlenmek, beklenen bir şey hâline gelmeye başladı. Konuştuğum birçok insan, arama motorlarına bir şey yazarken artık daha dikkatli olduklarını söylüyor çünkü bu girdilerin kayıt adlına alındığını biliyorlar. Ve bu da entelektüel araştırmaların sınırlarını daraltıyor. Ve ben de artık entelektüel özgürlüğümün sekteye uğraması ve çevremde kendim kadar değer verdiğim insanların zarar görmesindense, hapse girme riskini almaya ya da kişisel olarak herhangi bir negatif sonuca katlanmaya hazırım.”

Edward Snowden, 2013

Yaşadığımız dünyanın büyük bir dönüşüm geçirdiği konusunda pek çok görüş var. Özellikle 1990’lardan itibaren iletişim teknolojilerinde yaşanan bu değişim, siyasi, sosyal ve düşünsel birçok mesele üzerine yeniden kafa yormamız gerektiğini gösterdi bize. Halkın da bu değişim karşısında oldukça memnun göründüğü ortadaydı. İlk walkmanler ortaya çıktığında, ilk internet bağlantısına ulaştığımızda, ilk akıllı telefonu elimize aldığımızda sevinmiştik. Bu konu üzerine araştırma yapan akademik çevrelerin ezici çoğunluğu da, bu yeni iletişim teknolojilerinin insanı özgürleştirme yolunda büyük bir adım olduğunu düşünüyor ve bu değişime kutsal bir önem atfediyordu. Yanılmış da sayılmazlardı. Artık zaman ve mekân tarihin boşluğuna karışmıştı çünkü ve bu büyük bir olaydı. Ancak 2013’te Edward Snowden‘ın adını duyduğumuzda daha büyük bir olayla karşılaştık. Snowden, Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA) gizli belgelerini yayınlayarak dünyanın gündemine bomba gibi düştü. Peki onun bu kadar sansasyon yaratmasının sebebi gerçekten neydi? Bunun gerçek sebebini bilmemiz oldukça zor çünkü elindeki belgelerin sadece yüzde birini yayınlayabildi. Ama Snowden’ın esas yapmaya çalıştığı şey, egemen güçlerin toplumun her hareketini gözetlediğini hatırlatmak oldu: İnternet aramalarınız, mesajlaşmalarınız, telefon konuşmalarınız ve diğer pek çok hareketiniz devletlerin ve şirketlerin kontrolündeydi. Bu olaydan sonra, yıllar boyunca internet ve sosyal medya için anlatılan peri masalları birden bire yerini casusluk hikâyelerine ve komplo teorilerine bıraktı. Yeni medya ve internet hakkında elbette olumsuz görüşler bu olay öncesinde de mevcuttu; ancak Snowden olayı, bu olumsuz düşünceleri daha görünür kıldı ve insanların olumsuz görüşlere ilgi duymasını sağladı. Üstelik bu sefer Matrix gibi bir filmin içinde değildik. Gerçek bir hacker ve gerçek bir casus vardı kaşımızda.

İndirgenemez Bir Ruh Hâli Olarak Histeri ve Gözetleme

2014 yılında belgesel yapımcısı ve yönetmen Laura Poitras tarafından yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkan Citizenfour, sadece Edward Snowden’ın hikâyesine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda bizlere olan bitenin sebep ve sonuçlarını iyi anlamamız için kıymetli bir bilgi paketi de sunuyor. Hatta izleyicin meselenin özünü anlamasına öyle önem veriyor ki biz Snowden’ı ancak yirminci dakikada görebiliyoruz. Bu bölümden sonra ise birebir olayın kahramanından meselenin özünü dinleme şansını yakalıyoruz. Belgeseldeki karanlık hava başlangıçta zor bir deneyim gibi görünse de sanki olayın merkezindeki Edward Snowden ile birlikte bütün bu tehlikeli sürece tanıklık ediyormuşuz hissi yaratılması belgeselin diğer iyi yönlerinden birisi.  Snowden’ı bir casus veya bir hacker olarak değil, hepimiz gibi sade bir insan olarak görüyoruz ve bu durum hikâyeyi daha da ilginç kılıyor. Belgesel sayesinde, Amerikan medyasının çizdiği karanlık ve fantastik figürün aksine, bazen korkan, bazen şaka yapan, bazen duygulanan bir insanı buluyoruz karşımızda.

Citizenfour’u başarılı yapan esas şey meselenin magazinsel boyutundan ziyade, insani boyutuna, politik boyutuna ve duygusal boyutuna vurgu yapıyor olması. Çünkü o dönemde televizyon medyasında ciddi manada büyük bir bilgi kirliliği sokulmuştu. Meseleyi önemsiz kılmak için magazinsel yön ağır bastı ve “ulusal güvenlik” başlığı tartışmaların temel odak noktasıydı. Ancak Citizenfour, bize durumun ulusal güvenlikten çok daha fazlasıyla ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Gözetleniyoruz ve buna gittikçe alışıyoruz. Zihinlerimiz, şirketler ve devletler tarafından iğdiş ediliyor, daha fazla tüketiyoruz ve daha fazla histerik davranıyoruz. Yaratıcı düşünceden gittikçe uzaklaşıyoruz. Her geçen gün daha fazla hırçınlaşıyoruz ve daha fazla yabancılaşıyoruz. Citizenfour, insanlığı bu noktaya getiren gözetleme mantığının çarpıcı bir biçimde nasıl işlediğini gözler önüne seriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi