Yalnızca kendi ülkesinde değil dünyada da efsaneleşmiş bir isim ile ilgili belgesel çekmek oldukça zor bir iş. Efsanevi isimlere yine bir efsane olarak yaklaşmak, o efsaneyi bir insan olarak tanımak isteyen izleyiciyi tatmin etmeyecekken bir insan olarak tanımlamak da geniş kesimlerin tepkisini çekecektir her zaman. Bu yüzden tüm bu ikircikli durumları bir kenara bırakmak, hele ki politik mevzular işin içine girdiğinde çok daha zorlaşabilir. Yılmaz Güney'i hem Yılmaz Pütün hem de Çirkin Kral olarak anlatmayı hedefleyen Hüseyin Tabak'ın zor bir işin altından kalkabildiğini söyleyebiliriz. İlk uzun metrajı Güzelliğin On Par'etmez ile 2012 yılında Antalya Film Festivali'nden En İyi Film dahil olmak üzere altı ödülle dönen Hüseyin Tabak, Avusturya'da yaşayan bir yönetmen. Michael Haneke'nin de öğrencisi olan Hüseyin Tabak, bir Yılmaz Güney belgeseli çekmeye karar verdiğinde bununla ilgili Haneke'den de çeşitli yönlendirmeler alıyor. Genç bir yönetmenin birçok açıdan dallanıp budaklanan bir hayata sahip olan bir başka yönetmeni anlama çabası ve arayışı üzerinden şekillendirilen belgeselde Hüseyin Tabak'ı da Yılmaz Güney'i anlamaya çalışırken, Avusturya'dan Türkiye'ye arayışının peşinden giderken izliyoruz. Elbette belgesel kendi içerisinde bir Yılmaz Güney hayranlığı taşıyor ancak kronolojik olarak çocukluğundan ölümüne dek uzanan bir belgesel akışı yaratmaktan ziyade yine arayış hâliyle paralellik taşıyan bir kurgu anlayışını sahipleniyor. Çirkin Kral Efsanesi: Yılmaz Güney, Bitmeyen Bir Arayıştır Hüseyin Tabak'ı, Yılmaz Güney'i anlamaya çalışan bir yönetmen olarak düşündüğümüzde, araştırmanın başlangıç noktasında karşısına en çok Yol filmiyle Altın Palmiye alması ve Sürü, Duvar gibi filmlerinin yapım süreçlerinin çıkacağını elbette ön görebiliriz. Yönetmen de arayışına bu bilindik noktadan başlayarak git gide derinlere iniyor, bir yaşam öyküsünü katman katman açıyor. Bu durum da bir efsaneden başlayarak Yılmaz Pütün'e doğru bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Belgeselin kurgusunun bu yüzden oldukça başarılı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Tüm bunların yanında yine de bir yönetmenin bir başka yönetmeni anlama çabasının izleyiciye veriliş biçiminin sembolik kaldığını söylemekte yarar var. Parlak bir fikirle çıkılan bu yolda, fikrin içinin tam olarak doldurulamadığını görmek mümkün. Belgeselde Hüseyin Tabak'ı da Yılmaz Güney ile paralel olarak sette kamera arkasında da görmek, tüm bu hazırlık aşamalarına da izleyicinin yer yer dahil olması, bir yönetmenin belgesel yapım süreci hakkında daha derinlikli bir hissiyat yaratabilirdi. Yine de, anlatılacak çok fazla mevzunun olması, bunun yanında Yılmaz Güney'in filmlerinin de sıklıkla kullanılmasının hikâyenin akışı için zorunlu olması, bazı noktalarda fedakârlıklarda bulunmayı gerektirmiş ve yönetmeni, kendi arayışını törpülemek durumunda bırakmış olabilir. Haneke'den Costa-Gavras'a, Tarık Akan'dan Tuncel Kurtiz'e birçok önemli ismi Yılmaz Güney özelinde dinleme şansı bulduğumuz belgesel, aramızdan ayrılan isimlerin son yıllarını bu vesileyle kayıt altına almış olmasıyla da bir görsel hafıza hazinesine dönüşüyor. Yılmaz Güney'in tartışılmaz başarısına ek olarak, sette herkesin çekindiği tavırlarından devrimci yanına, sürgün yıllarından özellikle Nebahat Çehre'ye şiddet uygulamasına, sürekli çalışan, kendini geliştiren ve üretmekten vazgeçmeyen dinç yanından bir savcıyı öldüren silahı ateşlemesine kadar birçok konuya değinen ancak yine de tüm bunları bir teraziye koyup hangi tarafın ağır bastığını tartmaya çalışmadan bir Yılmaz Güney portresi sunan Çirkin Kral Efsanesi, yaşananlar karşısında Güney'i aklamaya çalışmıyor ama ona hayranlığını vurgulamaktan da geri durmuyor. Dokunaklı finaliyle de, bu arayışın form değiştirerek hep başka şekillerde süreceğine ve hiçbir zaman "Yılmaz Güney'i buldum" ya da …

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

Çirkin Kral Efsanesi, Yılmaz Güney'in filmlerinde yer alan detaylarla hayatını yan yana koyarak neredeyse belgesel içinde bir belgesel izliyormuş izlenimi yaratmasıyla Güney'in kendi hayatından, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak nasıl toplumsal olana ulaşabildiğini kanıtlıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.78 ( 6 votes)
67

Yalnızca kendi ülkesinde değil dünyada da efsaneleşmiş bir isim ile ilgili belgesel çekmek oldukça zor bir iş. Efsanevi isimlere yine bir efsane olarak yaklaşmak, o efsaneyi bir insan olarak tanımak isteyen izleyiciyi tatmin etmeyecekken bir insan olarak tanımlamak da geniş kesimlerin tepkisini çekecektir her zaman. Bu yüzden tüm bu ikircikli durumları bir kenara bırakmak, hele ki politik mevzular işin içine girdiğinde çok daha zorlaşabilir. Yılmaz Güney’i hem Yılmaz Pütün hem de Çirkin Kral olarak anlatmayı hedefleyen Hüseyin Tabak’ın zor bir işin altından kalkabildiğini söyleyebiliriz.

İlk uzun metrajı Güzelliğin On Par’etmez ile 2012 yılında Antalya Film Festivali’nden En İyi Film dahil olmak üzere altı ödülle dönen Hüseyin Tabak, Avusturya’da yaşayan bir yönetmen. Michael Haneke’nin de öğrencisi olan Hüseyin Tabak, bir Yılmaz Güney belgeseli çekmeye karar verdiğinde bununla ilgili Haneke’den de çeşitli yönlendirmeler alıyor. Genç bir yönetmenin birçok açıdan dallanıp budaklanan bir hayata sahip olan bir başka yönetmeni anlama çabası ve arayışı üzerinden şekillendirilen belgeselde Hüseyin Tabak’ı da Yılmaz Güney’i anlamaya çalışırken, Avusturya’dan Türkiye’ye arayışının peşinden giderken izliyoruz. Elbette belgesel kendi içerisinde bir Yılmaz Güney hayranlığı taşıyor ancak kronolojik olarak çocukluğundan ölümüne dek uzanan bir belgesel akışı yaratmaktan ziyade yine arayış hâliyle paralellik taşıyan bir kurgu anlayışını sahipleniyor.

Çirkin Kral Efsanesi: Yılmaz Güney, Bitmeyen Bir Arayıştır

Hüseyin Tabak’ı, Yılmaz Güney’i anlamaya çalışan bir yönetmen olarak düşündüğümüzde, araştırmanın başlangıç noktasında karşısına en çok Yol filmiyle Altın Palmiye alması ve Sürü, Duvar gibi filmlerinin yapım süreçlerinin çıkacağını elbette ön görebiliriz. Yönetmen de arayışına bu bilindik noktadan başlayarak git gide derinlere iniyor, bir yaşam öyküsünü katman katman açıyor. Bu durum da bir efsaneden başlayarak Yılmaz Pütün’e doğru bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Belgeselin kurgusunun bu yüzden oldukça başarılı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Tüm bunların yanında yine de bir yönetmenin bir başka yönetmeni anlama çabasının izleyiciye veriliş biçiminin sembolik kaldığını söylemekte yarar var. Parlak bir fikirle çıkılan bu yolda, fikrin içinin tam olarak doldurulamadığını görmek mümkün. Belgeselde Hüseyin Tabak’ı da Yılmaz Güney ile paralel olarak sette kamera arkasında da görmek, tüm bu hazırlık aşamalarına da izleyicinin yer yer dahil olması, bir yönetmenin belgesel yapım süreci hakkında daha derinlikli bir hissiyat yaratabilirdi. Yine de, anlatılacak çok fazla mevzunun olması, bunun yanında Yılmaz Güney’in filmlerinin de sıklıkla kullanılmasının hikâyenin akışı için zorunlu olması, bazı noktalarda fedakârlıklarda bulunmayı gerektirmiş ve yönetmeni, kendi arayışını törpülemek durumunda bırakmış olabilir.

Haneke’den Costa-Gavras’a, Tarık Akan’dan Tuncel Kurtiz’e birçok önemli ismi Yılmaz Güney özelinde dinleme şansı bulduğumuz belgesel, aramızdan ayrılan isimlerin son yıllarını bu vesileyle kayıt altına almış olmasıyla da bir görsel hafıza hazinesine dönüşüyor. Yılmaz Güney’in tartışılmaz başarısına ek olarak, sette herkesin çekindiği tavırlarından devrimci yanına, sürgün yıllarından özellikle Nebahat Çehre’ye şiddet uygulamasına, sürekli çalışan, kendini geliştiren ve üretmekten vazgeçmeyen dinç yanından bir savcıyı öldüren silahı ateşlemesine kadar birçok konuya değinen ancak yine de tüm bunları bir teraziye koyup hangi tarafın ağır bastığını tartmaya çalışmadan bir Yılmaz Güney portresi sunan Çirkin Kral Efsanesi, yaşananlar karşısında Güney’i aklamaya çalışmıyor ama ona hayranlığını vurgulamaktan da geri durmuyor.

Dokunaklı finaliyle de, bu arayışın form değiştirerek hep başka şekillerde süreceğine ve hiçbir zaman “Yılmaz Güney’i buldum” ya da  “anladım” cümlelerinin tam olarak kurulamayacağına değinen Çirkin Kral Efsanesi’nin en önemli özelliği Yılmaz Güney’i kendi filmlerinde bulabileceğimizi sıklıkla vurgulaması. Bu yüzden Çirkin Kral Efsanesi aslında, Yılmaz Güney’in filmlerinde yer alan detaylarla hayatını yan yana koyduğumuzda neredeyse belgesel içinde bir belgesel izliyormuş izlenimi yaratmasıyla Güney’in kendi hayatından, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak nasıl toplumsal olana ulaşabildiğini kanıtlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi