Belgesel sinemanın kırılma noktalarından biri, Fransız sinema-gerçek (cinema-verité) akımının ilk örneği Chronique d’un été (Paris 1960), 1961 Cannes Film Festivali’nde galasını yaptı. Türkiye seyircisiyle ilk kez 2013 yılında, 32. İstanbul Film Festivali’nin 13. İstanbul Bienali işbirliğiyle düzenlediği film programı kapsamında, 1960 Yazı adıyla buluştu.

1960 Yazı yoğun ve hâlâ yeni bir film. Sinemaya yenilik getirmeyi hedeflemiş ve getirmiş, başka bir tür belgeselciliğin mümkün olabileceğini ortaya koyan bir eser. Kurmaca sinemada Gölgeler – Shadows (1959, Cassavetes) neyse, belgesel sinemada 1960 Yazı o. Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden antropolog Jean Rouch ve sosyolog Edgar Morin’ın elinden çıkma 1960 Yazı, Edgar Morin’in 1960’ın ilk yarısında yayımlanan bir makalesinde ortaya attığı sinema-gerçek akımının uygulaması, yaz ödevi. Sinema-gerçek, Dziga Vertov ile Robert Flaherty arasında bir yerde, aslında çok zıt görünen Sine-Göz ve Antropolojik Belgesel’in bir uzlaşım noktasında yer alır. 1960 Yazı’nda gerçek ve kurmaca iç içe geçer ve sinema yoluyla provakasyon ön plana çıkar. Kamera hem hayatın en sıradan anlarına dahil olur hem de o anları stilize bir biçimde yeniden yaratır. 1960 Yazı neyin gerçek neyin kurmaca olduğuyla ilgilenmez; belgesele performansı eklemekten herhangi bir etik kaygı duymaz. Sinema-gerçek, kanıtlama peşinde olduğu olgu uğruna evrilen, yöntem değiştiren, manipülatif-provakatif olmaktan gocunmayan, kurgudan ve biçimden çok çekime ve içeriğe önem veren, akademisyen elinden çıkma bir belgesel akımıdır.

1960 Yazı, ortaya çıkışıyla akımın sınırlarını belirleyen ve bu özelliğini vurgulayan kural koyucu bir film. Jean Rouche’un seslendirmesiyle şu ön açıklamayla başlar: “Bu film aktörler olmadan yapıldı, ancak zamanlarının bir kısmını ‘sinema-gerçek’ adlı özgün bir deneyime adayan erkekler ve kadınlar tarafından yaşandı.” Film, bir gün doğumunda siren sesleriyle açılır. Objesi olan şehri ve toplumunu uyanıp oyuna dâhil olmaya çağırıyor gibidir.  Paris’in erken saatlerinden birkaç plandan sonra bir odada bir sohbet masasına geçeriz. Üç kişi oturmaktadır, filmin yönetmenleri Morin ve Rouch ve filmde hem raportör olarak yer alan hem de kendi hikâyesini sunan Marceline Ivens. Yönetmenler Marceline’e hemen şu soruyu yöneltirler, kamera karşısında rol yapmadan, tamamen kendin olarak var olabilir misin? Bu soru ve peşi sıra gelen kısa tartışma seyirciyi özgürleştirir. Cevap biliriz ki “hayır”dır ama hayır cevabını da vermek yanlış olur. Kamera belgelediği her gerçeği bozarak yeniden üretir, kameranın bilinçli objesi de belgelendiğini bildiği için bir maske takar; bir performans sunar. Ancak, hayatın kendisi zaten çeşitli performanslardan oluşmaktadır. Okuldaki ben, işteki ben, ailemle ben, arkadaşlarımla ben… Dolayısıyla, birinin kamera karşısında bir başka benliğini oynaması onu kendisi olmaktan ne kadar uzaklaştırabilir? Seyirci, 1960 Yazı’nı izlerken neyin doğru neyin yanlış, neyin gerçek neyin kurmaca olduğuyla ilgilenmemelidir. Tek mühim olan izlenilen şeyin enteresan olup olmamasıdır.

1960 Yazı, herhangi bir kurgusal doğrultu ya da filmin tamamına hükmeden bir hikâye anlatıcılığı barındırmaz. Filmin çekim kronolojisine göre kurgulandığı barizdir. Filmin ortalarında yönetmenlerimiz kamera karşısında oturup tartıştığı bir ikinci sahne belirir. Morin ve Rouch, o zamana kadar yaptıkları ve izledikleri filmlerine dair bir durum değerlendirmesi yapar. Bu sahnenin burada var olmasının tek sebebi, yönetmenlerin bu durum değerlendirmesine ihtiyaç duymuş olmasıdır. Benzer bir sahne de filmin sonunda yer alır. Filmde yer almış olan herkes bir sinema salonunda oturmuş, filmi izlemiş ve yönetmenlerle birlikte filmi tartışmaktadırlar. Etkilendikleri sahneleri söylerler, birbirlerini rol yapmak ve yapmacıklıkla suçlarlar. Sonrasında, Morin ve Rouch salondan çıkmıştır, birlikte yürürler. Filmi, filmin başarıp başaramadıklarını, filmin öznesi ve aynı zamanda seyircisi üzerinde olan etkisini konuşurlar. Zaten akımcılığı ve eleştirel yaklaşımıyla meta-film konumunda olan 1960 Yazı, yönetmenlerinin kendi filmlerini eleştirmesini içermesiyle meta-meta-film gibi uçuk bir konuma ulaşır. Morin ve Rouch’un varlığı filmi A noktasından B noktasına götüren tek katalizördür, onların müdahalesi filmi bölümlere ayıran tek göstergedir. Filmin akışı yönetmenlerin sinemacı/izleyici olarak deneyimleri ve ifade etme istemleriyle bütünleşir.

Chronique d’un été (Paris 1960): 1960 Yazında Sinema-Gerçek Deneyimi

1960 Yazı, 1960 yazında Paris’in çeşitli vatandaşlarının hayatına dâhil olur. Bir sosyolog, bir işçi, bir öğrenci, bir göçmen, bir manken, bir çift, bir başka çift… Film, dâhil olduğu her hayatı çok aleni bir biçimde yeniden üretir: 1960 yılında açı-karşı açı yöntemiyle çekilmiş sahneler içeren bir belgesel. Açı-karşı açı basitçe şudur, karşılıklı bir diyalogda konuşmacılardan biri planda tek başına yer alır (sağa bakar), diğer konuşmacı ise diğer planda tek başına yer alır (sola bakar), iki plan peş peşe konulduğunda sinemasal düzlem oluşur ve iki kişi birbiriyle konuşuyor gibi algılanır. Açı-karşı açının problemi, özellikle tek kamera ile çalışılıyorsa, tamamen kurmacaya hizmet eden bir yöntem olmasıdır. Bir kişinin planları ayrı çekilir, daha sonra aynı sahne tekrar oynanır ve bu sefer öteki kişinin planları çekilir. 1960 Yazı, gerek o dönem çift kameranın çalışmanın yaygın bir yöntem olmaması, gerek ise bağımsız bir film olması ve çift kameraya yetecek kadar film pelikülünün maddi olarak karşılanmasının pek mümkün olmamasıyla bariz bir şekilde tek kamerayla çekilmiş bir filmdir. Dolayısıyla filmde gördüğümüz kesme içeren her diyalog, önceden planlanmış ve/veya tekrarlanarak oynanmış sahnelerdir. Bu noktada filmin Flahertyci kurmaca-belgesel yanı, Vertovcu izlenimci-belgesel yanına açıkça baskın gelmektedir.

Filmdeki röportajlar ve grup tartışmaları kesinlikle özenle seçilmiş konular etrafında gerçekleşmektedir. Konular, genellikle güncel örnekler üzerinden daha geniş başlıklara ulaşan konulardır. Kesinlikle yönlendirme söz konusudur. Mutluluktan aşka, göçmenlikten ırkçılığa bir çok konu mercek altına alınırken yönetmenler her anlatıya/tartışmaya alenen dâhildir ve kamera sürekli kendi varlığını hissettirir.  Edgar Morin röportaj yaptığı herkes ile röportajına başlarken öncelikle karşı tarafı kesin çizgilerle tanımlayarak işe başlar ve bu tanımlamalar/yönlendirmeler bilinçli şekilde filme dâhil edilir. “Michael, 20 yaşındasın, Paris’te yaşıyorsun, öğrencisin, hadi başla” vb. yönlendirmelerle kişinin zaten taşıdığı alt-üst kimlikler kayıt altındayken yönetmen tarafından yeniden üretilir; ardından kendi gerçekliğini yeniden üretmesi için söz konuşmacıya bırakılır.

Tüm bu müdahaleler ile yönetmenler kendilerine mümkün olabilecek ancak asla tamamen gerçek olamayacak gerçeklerden birini seçer ve onu vurgularlar. Uygulanan bu yöntem antropolojinin genel yöntemi/problemi ile özdeştir: Bir kültür, bir alıcı tarafından tüketilir ve yeniden üretilir. Her şeyi kapsamak ve aktarmak asla mümkün değildir, dolayısıyla kimi bilgi parçaları yeniden üretim sırasında dışarıda bırakılır, kimileri ise seçilir ve vurgulanır. Seçili/vurgulu materyaller peş peşe eklenir ve kişilerin hikâyelerinden bir ya da bir kaçı istenilen doğrultuda açılır, genişletilir. Sinema-gerçek akımında anlatının temelinin bu doğrultulandırma ve sınırlandırma sonucunda ortaya çıkan seçili gerçeklik olduğuna inanıyorum.

1960 Yazı, gerçeklik ve kurmaca diyalektiğine katkılarının yanı sıra belgesel sinemaya bambaşka yenilikler de getirmiştir. 1960 Yazı aynı zamanda bir soykırım filmidir. Auschwitz’deki vahşeti deneyimlemiş bir Yahudi’nin birincil dereceden tanıklıklarını anlattığı, sözlü tarihin sinemadaki ilk kullanımlarından biridir. 1960 Yazı aynı zamanda Cezayir iç savaşını sinemaya taşıyan ilk filmdir. Bir göçmenin kendi diliyle bir Batı Avrupa ülkesinde göçmen olmanın zorluklarını ve getirilerini ortaya koyduğu ilk filmdir. Bir işçinin bir gününün tüm rutinlerinin kayda alındığı ilk filmdir. Sokak röportajlarının icra edildiği, sokaktaki sıradan insana mikrofonun uzatıldığı ilk filmdir. Gizli kamera ile çekim yönteminin kullanıldığı ilk filmdir. Kameranın tıklım tıkış bir otobüsün içine ve denizde dalgaların arasına giren ilk filmdir. 1960 Yazı iki akademisyen tarafından ortaya konulmuş gerçek bir görsel-işitsel deneydir. Zamanının teknolojisiyle (16 mm hafif ve küçük kameraların ve portatif ses kayıt kaynaklarının ortaya çıkışı) zamanının ötesine geçebilmiştir. Yayımlandığı yıl gerçekten ilgi toplamayı başarmış, geleceğin sinemasını şekillendirebilmiştir.

British Film Institute’un uluslararası sinema dergisi Sight & Sound’un 2014’te yayımladığı Dünyanın En İyi 100 Belgeseli listesinde 6. sırada yer almıştır. 1961 Cannes Film Festivali’nde Uluslararası Eleştirmenler Ödülü’nü kazanmıştır. Hatta filmin 2011’de restore edilmiş kopyasının girişinde şu ibare bile yer almaktadır: “Bu film 1961 yılında Cannes’da Uluslararası Eleştirmenler Ödülü kazanmıştır. Bu ödülü daha önce şu filmler almıştır: Milano’da Mucize, Vittoria de Sica; Bay Hulot’nun Tatili, Jacques Tati; Hiroshima Sevgilim, Alain Resnais; Tatlı Hayat, Federico Fellini; Genç Kız Pınarı, Ingmar Bergman; Rocco ve Kardeşleri, Luchino Visconti.”

İnanıyorum ki 1960 Yazı olmasa belgesel sinema şu anki konumuna nazaran oldukça eksik kalırdı. Ne Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası olurdu, ne Michael Moore sineması, ne de nicesi…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi