Hayaletler – Gespenster, Yella, Barbara, Yüzündeki Sır – Phoenix ve Transit gibi harikalarıyla aklımızı başımızdan alan, çağdaş Almanya sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak niteleyebileceğimiz Christian Petzold’un yeni filmi Undine dünya prömiyerini 70. Berlin Film Festivali’nde gerçekleştirmiş, festivalde Paula Beer’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getirmiş ve FIPRESCI Ödülü’nü kazanmıştı.

Başrollerinde Transit’in iki yıldızı Paula Beer ve Franz Rogowski’nin yer aldığı film, mitolojik su perisi Undine’yi günümüz Berlin’ine taşıyor. Petzold, filmde bir tarihçi olarak karşımıza çıkan Undine ve endüstriyel dalgıç Christof’un aşk hikâyesine ek olarak, birçok kez yıkılıp yeniden kurulan Berlin’i de, sokakların, meydanların, binaların durmadan değişen anlamıyla anlatısına dâhil ediyor. Christian Petzold’la yeni filmi vesilesiyle Şubat ayında Berlin’de buluşmuş, filme dair bir sohbet gerçekleştirmiştik.

Murat Emir Eren: Antik döneme ait Undine gibi mitolojik bir karakterden yola çıkan ama günümüzde geçen, çağdaş bir film yapmaya nasıl karar verdiniz?

Christian Petzold: Yıllar önce, ilk kez baba olduğumda yeniden mitlere ve masallara döndüm. Grimm Kardeşler’den, Andersen’e ve yunan mitlerine kadar birçok masalı yeniden okudum, çünkü hepsini çocuklarıma okumam gerekiyordu. Tıpkı babamın ben çocukken bana hepsini okuduğu gibi. Ancak bir yetişkin olarak bu kitapları okumak elbette daha farklı bir deneyimdi. Hikâyeleri daha farklı bir açıdan görmeye başladım. Tıpkı Japon animeleri gibi, büyülü bir dünyayı anlatan ancak bildiğimiz anlamdaki gerçek dünyada olup bitenleri açıklamamıza da yardımcı olan bir yapıya sahip olduklarını yeniden keşfettim. Örneğin Grimm Kardeşler’e ait bir masal var. Bu masal ölen bir çocuk ve annesiyle ilgili. Çocuğu ölen perişan durumdaki anne, her akşam yeniden oğlunun oturduğu masaya yemek koymaya devam ediyor. Çocuk da her gece mezarından kalkıp, annesiyle sofraya oturuyor. Bir yandan da annesine artık üzülmeyi bırakmasını, böylece mezarda huzur içinde uyuyabileceğini söylüyor. Bir masal için fazla ürkütücü olan bu hikâye, bir yanıyla da yasla ve ölümle başa çıkmaya dair tavsiyelerle dolu. Günümüzü ve dünyamızı açıklayabileceğimiz büyülü öyküler olduklarını düşündüğüm için yeniden masallarla, mitlerle ilgili düşünmeye başladığımı söyleyebilirim.

Murat Emir Eren: Film aşkı bir “ölüm kalım meselesi” olarak ele alan bir yapıya sahip. Bu sadece yola çıktığınız Undine mitiyle mi ilgili?

Christian Petzold: Yunan mitlerinin birçoğunun ve masalların neredeyse tamamının temelde aşk hikâyeleri olduğuna inanıyorum. Bu öykülerin dönüp dolaşıp insanların birbirlerini nasıl sevdiklerine odaklandığını, aralarındaki bağdan beslendiğini düşünüyorum. Chaplin filmleri de olsa, eski bir masal da olsa hikâyeyi aşk perspektifinden algılayabildiğimizi, bu duygunun değişmediğini düşünüyorum. Hikâye geçmişte de geçse, çağdaş bir hikâye de olsa onu bu duygu üzerinden anlayabiliyoruz. Söz konusu aşk olunca, hikâyenin ya hep ya hiç gibi bir noktaya varmaması imkânsız oluyor.

Murat Emir Eren: Filmde Undine ve Christof arasındaki aşk hikâyesine paralel olarak Undine’nin Berlin’le yaşadığı aşk ve nefret ilişkisine de yer veriyorsunuz. Berlin’i filme dâhil etmeye nasıl karar verdiniz?

Christian Petzold: Berlin’e olan kişisel aşk hikâyemin bundaki payı büyük. 40 yıla yakın bir zamandır burada yaşıyorum ve bu şehir hayatımın merkezinde yer alıyor, ama bu aşkın kalpten gelen bir aşk değil artık mantığın kontrol ettiği bir aşk olduğunu söylemem gerekir. Zira bu kadar uzun süre bu şehirde yaşayıp aşkınızı daim tutmak için gerçekten çok çaba sarf etmelisiniz, özellikle de günümüzde şehir bu kadar çirkinleşmiş, insanlar bu kadar sevimsizleşmiş, hayat bunca zorlaşmışken. Üstelik havası da pek iyi değil! Bu yüzden bu şehri sevmek için sürekli yeni nedenler bulmak zorundasınız. Burayı sevmek, bir insanın doğduğu yeri sevmesine de benzemiyor çünkü ben dâhil şehirdeki insanların çoğunluğu başka şehirlerden, başka ülkelerden geliyor ve burada bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Undine de böyle bir ilişkiye sahip Berlin’le. Şehri hem kendisine hem de başkalarına açıklıyor sürekli. Böylelikle insan kalabileceğine de inanıyor… Bir yandan da, birçok filmin çekildiği bir şehir olmasına rağmen Berlin’in bu eserlerin çoğunda tanınmaz hâlde olduğunu söyleyebilirim. Hatta diyebilirim ki, eski dönemlerde geçen Amerikan western filmlerini izleyerek günümüz ABD’si hakkında öğrendiklerimiz bile, Berlin’de geçen filmlerde Berlin’le ilgili öğrendiklerimizden daha fazladır. Berlin, şehir tarihinin sadece lineer olarak keşfedilemeyeceği, bugünün ve geçmişin iç içe geçmiş biçimde görülebileceği ancak bu yolla anlaşılabilecek bir şehir bana göre. Savaş döneminde yok edilmiş bir evle, barış döneminde yatırım amaçlı inşa edilmiş bir evin sırt sırta durduğu, ikisinin farklı anlamlar ifade ettiği bir yer burası. Berlin’i indirgemeci bir tavırla ele almamalı, insanların nasıl hareket ettiğine odaklanmalı, onların hikâyelerinin peşine takılmalı, şehrin nasıl bir devinim içinde olduğunu görmelisiniz.

Murat Emir Eren: Undine, Paula Beer ve Franz Rogowski’yle yaptığınız ikinci film ve aynı zamanda bir üçlemenin de ikinci parçası. Paula ve Franz’la tanıştığınızda, onlarla üç film yapabileceğinize sizi ikna eden şey ne olmuştu?

Christian Petzold: Senaryo sürecine girdiğimde, karakterleri canlandıracak gerçek insanların belirlenmiş olması beni hem sınırlayan, hem de rahatlatan bir durum. Hem onlara hem de hikâyeye karşı sorumluluğun artıyor. Paula ve Franz’la daha önce hiç deneyimlemediğim bir duygu yaşamıştım. Oynamaya başladıklarında sanki sadece rollerini oynamıyorlar aynı zamanda bir koreografi eşliğinde dans ediyorlardı. İkisi de geleneksel oyunculuk ekollerinden gelmiyor. İkisi de oyunculuk eğitimi almamış. Aynı zamanda her ikisi de dans geçmişine sahip. Bu da çekimler sırasında bedenleri arasında gizli bir bağlantı oluşmasını sağlıyor sanırım. Çekimlerde, kurguda ve filmi perdede izlerken onları bu şekilde izlemek bana daha önce hiç deneyimlemediğim bir his veriyor. Hâliyle onları tekrar tekrar izlemek istiyorum.

Murat Emir Eren: Franz Rogowski bir röportajda sizin çalışma stilinizden bahsetti ve her planı tek seferde çekmeyi tercih ettiğinizi söyledi. Bu tercihinizin özel bir nedeni var mı?

Christian Petzold: Bunu gerçekleştirebilmek için uzun süre prova yapıyoruz. Sabah sekiz gibi oyuncular uyanır. Daha erken ya da daha geç değil. Sonra sete gelirler. Sete geldiklerine sadece ben, asistanlar ve oyuncuların kostümleri olur. İki ya da üç saat boyunca sahneyi prova ederiz. Küçük bir grup vardır halen sette ve oyuncuların yüzünde makyaj yoktur, saçları yapılmamıştır. İçeride ne kameraman, ne ışıkçı, ne sanat yönetmeni… Hiç kimse olmaz. O günün sahnesiyle ilgili ne yapmak istediğimizi ve ne hissettiğimizi konuşuruz. İki-üç saat sonra artık sahnede kimin ne yapacağını, nasıl hareket edileceğini ve nasıl bakılacağını, kimin neyi nasıl söyleyeceğini biliyor oluruz. Ardından ekibin geri kalanıyla buluşuruz. Ekibe kayıt ciddiyetinde bir prova izletiriz ve bu provanın ardından oyuncular hazırlıklarını tamamlamak üzere kulise gider. O sırada ben, görüntü yönetmenim ve teknik ekiple sahnenin storyboard‘u üzerine çalışırım. Biz hazır olduğumuzda ve oyuncular geri geldiğinde sahneyi bir seferde çekmek isterim. Çünkü o anda her şey çok tazedir. Elbette bazen farklı açılardan çekebilmek için ya da teknik bir problem nedeniyle tekrarlar yaparız, ama tercihim her şeyin ilk seferindeki tazeliği yansıtabilecek şekilde çekilebilmesi yönündedir. Oyuncuların bu tercihimle ilgili sorunlar yaşadığı olur. Çünkü bazen sahneyi tekrar etmek, farklı bir şey denemek, memnun olmadıkları bir şeyi düzeltmek isterler, halbuki her şey ilk andaki hâliyle gayet güzeldir. Benden tekrar çekim isteyen oyuncularıma hep aynı hikâyeyi anlatırım. John Ford’un bir çekim sırasında Henry Fonda’yla yaşadığı bir hadisedir bu. Ford, oyuncuların bir çekim sonrasında “Tekrar alabilir miyiz” demesinden hiç hoşlanmazmış. Ancak Fonda bundan habersizmiş. Bir çekim sonrasında “Tekrar alabilir miyiz daha iyisini yapabilirim” demiş. Ford şöyle bir bakıp “Tabii, baştan alabilirsin” diye yanıtlayınca ekip önce yönetmenin bu sözlerine şaşırmış. En nihayet plan yeniden çekilmiş ve Fonda bu kez daha memnun olduğunu söylemiş fakat Ford, kamerada film reelini çıkarıp Fonda’ya vermiş, “Alıp bunu evinde izleyebilirsin” demiş. Bu hikâyeyi sette Paula ve Franz’a anlattığımda Paula çok güldü, Franz’sa biraz gerildi.

Murat Emir Eren: Mimariyle ilişkinizin özellikle Transit’te ve Undine’de çok büyük yer kapladığını iddia edebiliriz. Hatta Undine’de ilişki kurduğunuz diğer disiplinler arasında mimarinin en önemlisi olduğunu da. Sizin mimariye bakış açınız ve mimarinin bir filmin anlatısına etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Christian Petzold: Gençliğimde sinemayla ilgili yazılar yazmaya karar verdiğimde imgeler ve sesleri açıklamanın, onları kelimelerle tarif etmenin ne kadar zor olduğunu fark ettim. Aradığım kelimeleri ve terminolojiyiyse sürpriz bir biçimde mimari hakkındaki kitaplarda buldum. Bir mimarın günlüklerinde herhangi bir yapıyı tarif ediş biçimine denk gelmiştim. Bunlar adeta sinemasal ifadelerle bütünleşen nitelikteydi. Bir salonu tarif edişi, pencerelerden ışığın hangi açıyla gireceğine, evin hangi noktasına düşeceğine dair hesaplamaları, bahçenin mutfakla ilişkisi, koridorların hangi ucunda çocuk odasının yer alacağı gibi detayları tarif ederken kullandığı betimlemeler sinema ve mimarinin çok fazla ortak noktası olduğunu anlamama yol açtı. Ayrıca Berlin’deki Alman Sinema ve Televizyon Akademisi’nde öğrenciyken hocalarımızdan Hartmut Bitomsky’nin verdiği mimari ve sinemayla ilgili bir seminere katılmıştım. Öğrenim hayatım boyunca yer aldığım en önemli seminerlerden biridir. Seminer sırasında Bitomsky bizlere David Lynch’in Mavi Kadife – Blue Velvet filmini izletmiş ve sonrasında şu soruları cevaplamamızı istemişti: Bahçenin girişi neredeydi, evin mutfağı neredeydi, salonu neredeydi? Bir an “Neden bu soruları yanıtlamalıyız ki” diye düşündüğümü anımsıyorum. Halbuki nasıl bir mimar, yapının içerisindeki oda, kapı, pencere, kiriş gibi unsurların birbirine olan mesafesiyle ilgileniyorsa, bizler de oyuncuların, kameranın, ses ekibinin konumlanacağı yere karar verirken mekândaki bu unsurları dikkate alıyorduk. Mizansene karar verirken bu matematiğin aynı oranda önemi büyüktü. Hatta neredeyse mizanseni şekillendiren bir unsurdu bu. Mimari nasıl mekanın ritmini belirliyorsa, filmin ritminde de etkisi olabiliyor. Bazen bir binaya giriyorum ve sanki bir film yorumlar gibi, bu berbat bir bina, ışık yanlış, akustik yanlış, her şeyin konumlandırılışı yanlış diyorum. Bazense bir binaya giriyor ve bir filmden etkilenmiş gibi etkileniyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information