26 Nisan 1986 tarihinde Ukrayna Pripyat şehrinin 14.5 km. kuzeybatısında bulunan Çernobil şehrinde konuşlu olan ve halk arasında Çernobil Nükleer Santrali olarak bilinen Vladimir I. Lenin Nükleer Santralinde yapılan bir deney esnasında ne yazık ki insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri yaşandı.

Çernobil Nükleer Santrali Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 100 kilometre kadar kuzeyinde, Pripyat şehrinin yakınlarındaki ağaçlık ve bataklık bölgede yer alıyordu. Santralin yapımına 1970 yılında başlandı ve ilk reaktör 1977’de faaliyete geçti. İkincisi 1978, üçüncüsü 1981 ve dördüncüsü de 1983 yılında üretime başladı. 1986’da facia gerçekleştiğinde iki reaktörün yapımı da devam ediyordu. Patlamanın dünyada duyulması ise ancak iki gün sonra gerçekleşti. Stokholm’deki Forsmark Nükleer Santrali’nin teknisyenlerinin radyasyon kalıntılarına denk gelmesi ile tüm dünyanın faciadan haberi olmuş ve gerçekleri söylemesi için SSCB’yi sıkıştırmışlardır. Patlama sonrasında ise ortaya milyonlarca canlının hayatını her yönüyle derinden etkileyecek miktarda radyasyon çıkmıştır.

İşte HBO bizleri bu facianın tam ortasına bıraktığı bir mini seri ile karşımıza çıktı. Daha önce de Band of Brothers, The Pacific, Young Pope, The Night Of ve Sharp Objects gibi çok iyi mini serilerle karşımıza çıkan HBO Chernobyl ile de gönülleri fethetti. Dizi 9.6 IMDb puanı ile IMDb’nin En İyi Televizyon Şovu listesinde zirveye yerleşti. Peki neden Chernobyl’den bu kadar etkilendik? HBO’nun yeni serisi neden bu kadar beğenildi?

Dünyanın En Büyük Facialarından Biri Üzerine Etkileyici Bir Hatırat: Chernobyl

Dizi Jared Harris’in canlandırdığı bilim insanı Valery Legasov’un intiharı ile başlıyor. Legasov intihar etmeden önce facia ilgili daha önce açıklanmayan gerçekleri açığa vuran altı adet ses kaseti kaydediyor. Dizi henüz ilk sahnelerinde Sovyetler’in soğuk ve baskıcı atmosferin bizlere hissettirerek geri kalan kısmının etkileyiciliği için gerekli ipuçlarını seyirciye gösteriyor. Daha sonra ise Çernobil’deki patlama sonrası ortamı ve Çernobil’e en yakın şehir olan Pripyat’taki insanların ruh halini izleme fırsatı yakalıyoruz. Pripyat çekimleri Litvanya’da yapılan dizi o şehirdeki insanların Çernobil ile olan zorunlu ve organik bağını tane tane ve sakin bir sinemasal anlatımla bize geçiriyor. Facia ilk gerçekleştiğinde olaya ilk müdaheleyi yapan itfaiyeciler inanılmaz miktarda radyasyona maruz kalıyorlar. İtfaiyecilerin çoğu kısa zamanda ölüyor. İnsanın suratına tokat gibi çarpan bu gerçeklik, Lyudmilla Ignatenko ve itfaiyeci eşi Vasily Ignatenko’nun hikâyesinde veriliyor. Bu karakterlerin hikâyesi ise Nobel ödüllü edebiyat yazarı Svetlana Aleksiyeviç’ten esinleniyor. Türkçeye de çevrilen Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi – Çernobil’den Sesler ve Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları gibi kitapları olan Belarus hükümetini eleştiren siyasi bir yazar olan Aleksiyeviç 2015’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ödül Komitesi, Aleksiyeviç’in eserlerinin “zamanın acılarına ve yürekliliğine adanmış bir anıt olduğunu” belirtti. Aleksiyeviç’in ödül konuşması ise bu dizinin en üzücü ve etkileyici hikâyelerinden birini oluşturdu: ”Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkân vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘Özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘Oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hâle getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…”

Aleksiyeviç’in konuşması bile insanın boğazına yutkunamayacağı bir yumru bırakıyor. İşte Chernobyl bu hikâyeleri neredeyse muazzam bir sinematografiyle izleyiciye aktarıyor. Dizi öylesine etkileyici bir atmosfer kuruyor ki; insanın üzerinde her bölüm sonunda sanki televizyon ekranından yayılan 3.5 röntgen radyasyona maruz kalmış hissiyatı bırakıyor. Evet dizinin en kuvvetli yanı kurduğu atmosfer, fakat Chernobyl’i başyapıt yapan tek unsurun atmosfer olduğunu söyleyemeyiz. Yalın, abartıdan uzak oyunculukların, hikâyenin neredeyse boşluksuz ilerlemesinin, teknik unsurların ve Sovyetler’in o dönem içinde bulunduğu durumu gözler önüne seren olabildiğince tarafsız yansıtılmış politik alt metnin de hakkını vermek gerekiyor Jared Harris tarafından canlandırılan nükleer fizikçi Valery Legasov da, Stellan Skarsgård tarafından canlandırılan Başbakan Yardımcısı Boris Shcherbina da gerçek hayatta Çernobil faciası sırasında olayın içinde doğrudan yer almış isimler. Emily Watson tarafından canlandırılan Ulana Khomyuk ise dizi için yaratılmış kurgusal bir karakter. Watson’ın karakteri bu facia yaşanırken olayın perde arkasında yaşananları çözmeye çalışan onlarca bilim insanını temsil ediyor. Tüm bu gerçeklik atmosferi oyuncuların oyununa da sirayet etmiş gözüküyor. Karakterler olayın gerçekçiliğini ve soğuk, tekinsiz ve iç karartıcı atmosferi çok iyi betimlemişler. Daha önce Breaking Bad, Bloodline, Vikings gibi dizilerde yönetmen koltuğuna oturmuş olan Johan Renck de teknik anlamda çok başarılı bir yönetmenlik sergiliyor. Renck geleneksel anlatıdan uzak, realist ama bir yandan da bu realiteyi besleyen geniş bir yelpazaye sahip duygulardan besleniyor. Aynı anda hem korku atmosferi yaratıp, hem de hikâyeyi melankoli sularına sürüklüyor. Tüm bu hissiyatlar iyi ve dengeli bir sinematografiyle birleşince zaten etkileyici ve dramatik olan hikâye giderek daha da güçleniyor. Ve bazı tartışmalara yol açan alt metinler. Bir kesim dizinin Sovyetler’i karalama aracı ve Amerikan propagandası olduğunu şiddetle savunuyor, fakat ben buna katılmıyorum. Evet dizi zaman zaman Sovyetler’in son dönemindeki liyakat sorunlarına, artık çöküş dönemine girmiş sisteme ve ideolojiye sert eleştiriler getiriyor fakat bu eleştirileri getirmeden de böyle bir olayı anlatan dizi asla çekilemezdi. Nihayetinde iyisiyle kötüsüyle koskoca Sovyetler’in sonunu getiren en önemli olaylardan birinin Çernobil Felaketi olduğunu belirtmek gerekiyor. Çernobil Faciası ile birlikte artık Sovyet Nükleer Endüstrisi o şaşaasını ve Ortodoks yapısını kaybediyor. Totaliter rejim olayın yayılmasını engellemeye çalışsa da engelleyemiyor ve Sovyetler’in çözülme hızının ivmesi daha da artıyor. Zaten artık ağır aksak işleyen sistem dizide geçen “Gücümüz gücümüzün algısından gelir.” sözüyle çok iyi özetleniyor. Yine madenci sahnelerinde çok sert bir Sovyetler eleştirisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Madencilerin kendi aralarındaki şakalaşmaları:

“- Ev kadar büyük, saatte 20 litre benzin yakan, bir ton gürültü ve duman çıkaran, elmayı da üçe bölen şey nedir?
– Elmayı dörde bölsün diye yapılan Sovyet makinesi!”

Bu sahnenin devamındaki Kömür Bakanı ve madenciler arasındaki sekans da verdiği mesajla dizinin en etkileyici sahnelerinden birine dönüşüyor. Söylediğim  gibi ben dizinin bir propaganda aracı olarak Sovyetler’i yerin dibine soktuğunu düşünmüyorum, zira dizi komünist sistemin etkileyici yanlarına da değiniyor. Özellikle liyakat sahibi insanlar devreye girdiğinde faciaya karşı alınan önlemlerdeki reaksiyon hızı Sovyetler’e övgü niteliğindeki anlatımlar.

Tüm her şeyin dışında iki betimsel anlatım sebebiyle bile Chernobyl benim için efsane mertebesine ulaşıyor. İlki; 3. bölümdeki Kremlin sahnelerindeki kısa bir süreliğine gözüken, Ilya Repin’in meşhur Korkunç Ivan Oğlunu Öldürüyor tablosu. Bu tablonun hikâyesi, zamanında monarşiye başkaldırı olarak düşünülüp Rusya’da yasaklanması… Hepsi kısacık bir sahnede Sovyetler’in vatandaşlarıyla, insanlarıyla olan baba – çocuk ilişkisine gönderme. İkincisi ise; ikinci bölümün açılışında verilen, Rus vatandaşların Sovyetler ile ve Çernobil’le kurdukları ilişkiyi özetleyen Konstantin Simonov’un Bilir Misin Alyoşa, Yollarını Smolensk’in? şiiri.

Bilirsin ya, galiba şu vatan dediğin,

Güle oynaya ömür geçirdiğim apartman değil.

Vatan, dedelerimizin aşındırdığı köy yolları…

Vatan, derme çatma haçlar diktikleri Rus mezarları.

Rus töresine göre, küllerine kadar savaşmadan,

Bir karışını daha geride bırakamazsın Rus toprağının.

Gözlerinin önünde can verirdi yoldaşlar,

Parçalayarak bir Rus gibi siper ettikleri göğüslerini.

Sığınıyoruz hala mermilerin merhametine ikimiz de.

Üçüncü defa buraya kadarmış dediğimde bile,

Acısı hiç dinmeyen biricik yurdumun, gururla kabarttığı göğsümle,

Hazırdım canımı vermeye.” 

Ve bu diziyi izlerken hepimizin kafasından geçen sorular, yaptığımız empatiler… Ya bu facia ülkemizde yaşanırsa? Yapımı devam eden ve temelindeki çatlak haberleriyle gündeme gelen Mersin – Akkuyu Nükleer Santrali’nin reaktörü bir gün Çernobil gibi patlarsa… Bu diziyi ülkemizde izleyen herkes Sovyet yetkililerin olayı kapatma hırslarını, yayın yasaklarını, baskılarını izledikçe deja vu hissine kapılıyor. Çernobil yaşandığında bu ülkenin bakanları, yetkilileri ‘’Radyasyon var diyen dinsizdir’’ diye açıklama yaptılar. Utanmadan gazetelere ‘’Hafif radyasyon iyi gelir’’ deyip kameraların karşısında radyasyonlu çay içtiler. Avrupa’da insanlar çocuklarını bile dışarı bırakmazken, on binlerce ton temel gıdayı radyasyona maruz kaldığı için yok ederken, bizim vicdansız ve aymaz yöneticilerimiz Karadeniz’de yetişen ve ihraç edemedikleri fındıkları okullarda öğrencilere dağıttılar. O dönem Karadeniz’de kansere yakalanan tüm insanların üzerinde ahları var. Kazım Koyuncu üzerinde ahları var. Çernobil’de bile böyle davranan yöneticiler benzer bir patlama kendi ülkelerinde yaşansa neler yaparlar? İşte dizinin atmosferinin yanında kafamızdan geçen tüm bu hissiyatlar da bizi çok etkiliyor.

Radyasyon kimsenin yaşamaması gereken sinsi bir ölüme sebep oluyor. Görünmeyen bir düşman gibi insanı içten kemiriyor. Chernobyl dizisi en azından nükleer bir faciaya ne kadar yakın olduğumuzu tüm dünyaya tekrar hatırlattı ve birçok insanın Çernobil Faciası’nı tekrardan araştırmasına sebep oldu. Tüm bunları yaparken kurduğu atmosfer de kendisini başyapıt seviyesine çıkardı.

Not:

Bilir Misin Alyoşa, Yollarını Smolensk’in? şiirini çeviren: Furkan Özkan

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi