Advertisement

Tarihler 26 Nisan 1986’yı gösterdiğinde, Pripyat kentinde bulunan Nükleer Santrali’nin dört numaralı reaktöründe, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kaderini derinden etkileyen bir patlama meydana gelmişti. Öyle ki, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin son genel sekreteri Mihail Gorbaçov, Çernobil faciasının SSCB’nin çöküşüne neden olan tarihi bir kırılma noktası olduğunu yazacaktı. (1) Çernobil faciası, uzun bir süre gündemde yer tuttu ve sosyalizmin başarısızlığı söz konusu olduğunda, ilk akla gelen olaylardan birisi haline geldi. Kuşkusuz bu nükleer felaket, sadece ihmaller nedeniyle meydana gelen bir kazadan ibaret değildi; aynı zamanda pek çok siyasal ve bilimsel tartışmayı, komplo teorisini ve karşılıklı suçlamayı da beraberinde getirdi. Siyasi tartışmaların temel odağında ise sosyalist devlet fikrinin işlevsel ve tarihsel olarak “yenilgisi” bulunuyordu.

Game of Thrones ile Chernobyl Aynı Şey mi?

Chernobyl dizisinin yayınlanmasıyla birlikte başlayan tartışmaların gözden kaçan ama önemli bir yönü bulunuyordu. Tam da Game of Thrones’un son sezonu yayınlandığı sırada gündeme gelen dizi ile alakalı sosyal medyada kullanıcılar farklı yorumlarda bulundu. Bu yorumların bazıları ise Game of Thrones’dan boşalan “popüler dizi” koltuğuna Chernobyl’in oturmasıyla ilgiliydi. Dizinin sosyal medyada bu tür bir tartışmaya yol açması önemli bir meseleydi, ancak bunun yanında dizinin kamuoyundaki tartışılma biçiminden de söz etmek gerekiyor. Buna değinmeden önce popüler kültür konusunda diziyi ilgilendiren iki temel yaklaşımdan bahsetmeliyiz.

Kültür, benim asla onunla ilgili yapılan tanımlara kesin bir biçimde katılamadığım bir kavram. Kültür –özellikle popüler kültür- kavramıyla ilgili zihnimi karmakarışık bir hale dönüştüren iki ayrı yaklaşımdan bahsetmek istiyorum önce. Çünkü bu iki yaklaşım, birbirine zıt gibi görünmesine rağmen, Chernobyl dizisinin nasıl bir işleve sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir gibi görünüyor. Bu yaklaşımlardan ilki, kültürü yaratıcı bir anlam arama veya özgürleşme çabası olarak tanımlıyor, ancak her şeyden önemlisi onu yalnızca üretim ilişkileri ile değil gündelik hayat pratiğiyle de ilişkilendiriyor. (2) Bu yaklaşım, medyayı egemen ideolojinin bir taşıyıcısı olarak kabul eder ancak toplumun medya içeriklerine karşı olan tavrını eleştirel olarak tanımlar, yani insanlar yalnızca saf bir biçimde bu içerikleri yorumlamazlar, aynı zamanda insani bir çabanın içerisindedirler, çünkü medyanın etkileri kültürdeki farklılıklara göre değişkenlik gösterir. (3) İkinci yaklaşım ise, kültürün bizzat kendisinin bir endüstri haline dönüştüğünü ve bu endüstrinin bireyleri kapitalist çıkarlara dayalı düzenle uzlaştırmaktan başka bir şeye yaramadığını dile getiriyor. (4) Popüler kültür ile yüksek sanat arasında bir ayrım olduğuna inanan bu ikinci yaklaşıma göre, “günümüz insanı, yüksek kültürün yüceliğinde saklı bulunan umuda ihanet etmiş ve bu yücelikteki gerçekliği yıkmıştır.” (5) Bu iki temel yaklaşımın da ortaya koyduğu şekliyle, Chernobyl’in varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? Burada dikkate alınması gereken esas nokta, her iki yaklaşımın da Chernobyl’in barındırdığı iki farklı özellikle yakından ilgili olduğudur: “ticari bir ürün olarak Chernobyl” ve “özgürleştirici bir çabanın ürün olarak Chernobyl.”

Hesaplaşma”nın Ekonomi Politiği

Noam Chomsky ve Edward S. Herman, propaganda modeli adını verdikleri ve ana akım medyanın işleyişini daha iyi kavramayı amaçladıkları bir model geliştirdiler. Yazarlar bu modelin “medyadaki servet ve güç eşitsizliğine ve bu eşitsizliğin kitle medyasının üzerindeki çok boyutlu etkisine odaklandığını” belirtiyor. Ardından medya içeriklerinin nasıl ortaya çıktığını anlamamızda bize yol gösterecek bir “süzgeçler kümesi” öneriyorlar. Bu süzgeçler arasında “ulusal bir din ve denetim mekanizması olarak anti-komünizm” de yer alıyor: “Son süzgeç anti-komünizm ideolojisidir. En büyük kötülük olarak komünizm her zaman mülk sahiplerinin uykusunu kaçıran bir hayalet olmuştur; çünkü onların sınıfsal konumlarının ve yüksek statülerinin temelini tehdit eder.” (6)

Kuşkusuz anti-komünizm propagandası, sadece haber medyasında değil, sinema ve televizyon gibi diğer kitle iletişim araçlarında da önemli bir yer tutuyor. Bu propagandanın yürütülmesinde, Chernobyl faciası her zaman önemli bir yer tutmuştu. Facia hakkında gerçekten haklı eleştirilerde bulunanlar da vardı. Ancak faciayı topyekûn bir düşünceye ve o düşüncenin tarihine saldırma fırsatına çevirenler de olmuştu. Bu faciayla ilgili pek çok sözlü tarih çalışması, inceleme, belgesel ve kitap yayınlanmasına rağmen, hiçbiri 2019 yılına damgasını vuran Chernobyl dizisi kadar etkili olmadı.  HBO’nun yapımcılığını üstlendiği beş bölümlük mini-dizi Chernobyl, yayınlandığı andan itibaren günlerce gündemden düşmedi ve felakete dair yaşanan tartışmaların tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Dizi sayesinde başlayan bu tartışmaların odağında elbette “komünizmin fikrinin başarısızlığı” vardı. Ancak bu kez, yaşanan tartışmaları öncekilerden farklı bir yanı var: Chernobyl dizisi, hakikatin karşısında tarihte hiç olmadığı kadar garip bir tutum içerisinde bulunan insanlara sunuldu. Nesnel gerçekliğin ve olguların bir kenara itildiği, bunun yerine duyguların ve inançların egemen olduğu bir kamuoyunda karşımıza çıktı bu televizyon dizisi. Bu durum, insanların bilinçli bir şekilde eriştiği tarihsel bir evreydi aslında.

Gerçekliğin İlgası ya da Alternatif Gerçeklikler

2016 yılında Oxford Dictionary tarafından yılın sözcüğü seçilen “post-truth (hakikat-sonrası)” kelimesi, Donald Trump’ın seçildiği ABD başkanlık seçimi ve Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu kampanyaları sayesinde büyük bir popülerlik kazanmıştı. (7), (Cheng, 2016) Bu kelimenin pek çok tanımı yapılabilir, ancak post-truth, genel anlamıyla kamuoyunun kolayca manipüle edilebildiği, gerçek olmayan yorumların nesnel olguların yerini rahatlıkla alabildiği bir tartışma kültürünü ifade ediyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizginin gittikçe belirsizleştiği, kitlelerin gündelik hayat içerisindeki nesnel olgular yerine, sahte anlatıları satın almaya meyilli olduğu, bireylerin sınırları çizilmiş ve uydurulmuş hikâyeler etrafında siyasal ve toplumsal bakış açılarını şekillendirdiği bu dönemde, Chernobyl’in tartışıldığı kamuoyu da doğal olarak önem kazanıyor. Çünkü Chernobyl, bir mini-dizi olmaktan da öte, yaşadığımız çağa tam olarak uygun bir görevi ifa ediyor.

Çernobil’in ifa ettiği bu görevi anlamaya çalışmak, hiç olmadığı kadar zor görünüyor. Gündelik kısırdöngüden uzak kalarak, hayatını kaybedenlerin anısına saygı duyarak, yaşanan olumsuzlukları politik bir simsarlığa dönüştürmeyerek ya da histerik ruh hallerinden uzaklaşarak Çernobil’i anlamak gerçekten zor bir girişim. Çernobil’de yaşananları, yalnızca “komünist bir devlete ve o devletin inşa ettiği toplumsal yapıya” mal etmeye çalışmak dizinin ortaya koyduğu en ciddi iddialardan birisi çünkü. Özellikle devlet bürokrasisinin hantal işleyişi, kibirli bürokratların inatçılığı ve devletin olayla ilgili gerçekleri gizlemeye dönük tavrı dizide öne çıkan en önemli unsurların başında geliyor. Elbette Sovyetler Birliği tarihiyle ilgili uzun analizlere girmeyeceğiz ve Chernobyl’in yeryüzündeki en büyük nükleer felaketlerden biri olduğu konusunda aykırı bir şey söylemeyeceğiz. Özellikle Gorbaçov’un genel sekreterliği döneminde devletin işleyişinde çok ciddi sorunların meydana geldiği bir gerçek. Ancak bütün bu sorunların sosyalizm veya toplumsal düzen ile ilgili olup olmadığı tartışmalı bir meseledir. Öyle ki Gorbaçov’u sosyalizmden uzaklaştığı için veya devlet kapitalizmini devreye sokarak sosyal mekanizmayı baltaladığı için bile suçlamak mümkün. Özellikle 60’lı ve 70’li yıllar, Sovyetler Birliği açısından büyük dönüşüm yılları olmuştu. Örneğin, Kruşçev’in genel sekreterliği sırasında zaten destalinizasyon dönemi olarak adlandırılan bir dönem başlamış, ülkede piyasa ekonomisi iyiden iyiye kendini hissettirmişti, yani Gorbaçov döneminden çok önce de “komünist devlet” fikri Sovyetlerde sorgulanır olmuştu. Ancak buna rağmen, bu kadar tartışmalı bir mesele üzerinden felaketin nedenleri hakkında kesin hükümlerin dile getirildiği bir diziden bahsediyoruz. Hakikat-sonrası tam da böyle bir şeye işaret ediyor: olguların siyasi düşüncelerimize tabi olduğu ve böylece pek çok alternatif gerçeğin ortaya çıktığı bir süreç. (8)

Buna esasında şaşırmamak gerek. Hiç kimse HBO’dan Chernobyl faciasının nedenlerini SSCB’nin sosyalizmden uzaklaşmasıyla ilişkilendirmesini beklemiyor. Zaten sınıfsal konumları gereği bunu yapmaları imkânsız gibi görünüyor. Buradaki esas sorun, gerçeklerin çarpıtılması, görünmez kılınması veya bulanıklaştırılması için harcanan özel bir çabanın varlığıyla ilgili. Tarihte gerçekleşen diğer nükleer felaketlere baktığımızda Chernobyl felaketi üzerinden SSCB’nin başarısızlığını tartışmaya açmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi görebiliyoruz. Örneğin 2 Aralık 1984 gecesi Hindistan’ın Bhopal kentinde Amerikalı kimya şirketi Union Carbide’e ait nükleer bir santralde meydana gelen patlama, neredeyse Chernobyl kadar kötü bir faciayla sonuçlanmıştı. Patlamayla birlikte otuz ton zehirli metil isosiyanat çevreye yayıldı ve resmi rakamlara göre 15 bin kişi hayatını kaybetti. Patlama sonucunda çevresindeki 600 bin kişiyi etkileyen zehirli gaz, etkisini 30 yıl boyunca sürdürdü. (9) Ayrıca 1955-2011 yılı arasında ABD’de tam 56 kez insanların ölümüne yol açan nükleer kazalar meydana geldi. (10) Bu kazaların en büyüğü ise 1979 yılında medyana gelen Three Mile Island faciasıydı. Uluslararası Nükleer Kaza Ölçeği’nde 7 üzerinden 5 puanla (Chernobyl ve Fukushima kazaları 7 puanla değerlendirilmişti) değerlendirilen bu kaza,  18 yıl boyunca 30 bin kişinin sağlığını olumsuz etkiledi. (11)

Kültür-sanat muhabiri Alison Flood’un 2016 yılında Guardian için hazırladığı bir habere göre, “post-truth” terimi, ilk kez 1992’de, Sırp asıllı Amerikan oyun yazarı Steve Tesich tarafından, günümüzdeki anlamıyla kullanıldı. (12) Hatta haberde aktarılana göre, Oxford Sözlüğü, bu terimin 1992’den önce de kullanıldığına dair bazı kanıtlara sahipti, fakat bu kullanımlar, kelimenin asıl şekliyle, “bilinen gerçeğin sonrası” anlamında kullanılmıştı. Steve Tesich ise, ilk kez “gerçeğin bizzat kendisinin alakasız bir şeye dönüşmesi” anlamında kullanmıştı bu terimi. “A Government of Lie” başlıklı makalesinde, İrangate skandalı ve Körfez Savaşları gibi olaylar sonrasında Reagan ve Bush gibi politikacılara karşı halkın tavrını böyle yorumluyordu Tesich: “Özgür bir halk olarak, özgür bir biçimde kandırılmayı seçtik.” Yani aslında post-truth, belirli bir durum veya olaydan sonraki zamanı belirtmekten ziyade, nesnel bir gerçekliğin önemsiz kabul edildiği ve bireylerin bizzat bu sürece katıldığı kavramsal bir aşamayı ifade ediyor.

Kitlelerin, nesnel olgulardan çok kişisel inançlar ve duygulara göre hareket ettiği fikri pek yeni sayılmaz. Modern dünya oluşmaya başladığından beri, kentlerde yoğunlaşan kitleler üzerine yapılan çalışmaların pek çoğu kitlelerin rasyonel duygularla hareket etmediğini ortaya koymuştu. Ancak bugünün geçmişten esas farkı, hakikatin bizzat kendisinin ortadan kalkmasıyla ilgili, yani gerçek yerine pek çok farklı gerçek biçiminden bahsetmeye başlıyoruz. Politikacıların gerçeklikle ilgisi bulunmayan iddialar yoluyla insanların ezici çoğunluğunun kanaatini kontrol edebildiği böylesine tuhaf bir çağda, kitleler irrasyonel duyguların sadece esiri olmuyor, aynı zamanda bu irrasyonel yönelimlerin bizzat kendisini nesnel gerçeklik olarak (en önemlisi de bilinçli bir biçimde) kabul etmeye başlıyor. Toplumlar, yaşamlarını ve kanaatlerini bu yalanlar üzerine inşa ediyor.

Ancak bütün bunlara rağmen, gündelik hayatlarımızın gerçekliği üzerinde kısmi bir hâkimiyete de sahibiz. Kullanıcı türevli internet medyası sayesinde, belirli filtre ve algoritmalara maruz kalsak da, arzu ettiğimiz zaman nesnel gerçeğe ulaşmanın imkânını bulabiliyoruz. Buna rağmen, insanlar birlikte hareket etme güdüsünden ve aynı inanışlar etrafında güvenli bölgeler yaratma arzusundan vazgeçmişe benzemiyor. Genel olarak var olan gerçeklikten ilk fırsat bulduğumuzda kaçmaya meyilliyiz ve bu eğilim toplumsal sorunlar söz konusu olduğunda daha çabuk ortaya çıkıyor. Kitle ve İktidar adlı çalışmasında, kitleleri birlikte hareket etmeye zorlayan nedenleri ortaya koyan Elias Canetti,  kaçış kitlesinin bütün kitlelerin en kapsamlısı olduğunu iddia ediyor: “Kaçış kitlesi bir tehditle yaratılır. Herkes kaçar ve herkes kitleyle birlikte sürüklenir. Tehlike herkes için aynıdır. Bu tehlike belirli bir noktada kesişir ve orada ayrım tanımaz. (…) İnsanlar birlikte kaçarlar, çünkü kaçmanın en iyi yolu budur. Birlikte aynı heyecanı duyarlar ve birinin enerjisi diğerinin enerjisini de artırır; insanlar birbirlerini aynı yöne iterler.” (13)

Peki, insanları nesnel gerçeklikten böylesine koparan şey sadece tehlike ve güvenlik duygusuyla açıklanabilir mi? Gerçeklik ile insan bilinci arasındaki bağı, bu kadar kırılgan hale getiren nedir ve bunu nasıl adlandırmamız gerekiyor? Bu soruların yanıtını bulabilmek için her şeyden önce gerçekliğin kaynağını aramamız ve bu gerçeklik ile gündelik yaşam arasındaki ilişkiyi ortaya koymamız gerekiyor. Çünkü gerçeklik kavramı öylesine imgeler üzerine kurulu bir kavram haline dönüşmüş durumda ki; bu imgelerle dolu gerçeklik algısı, yaşamımızı, izleme alışkanlıklarımızı, kanaatlerimizi ve daha pek çok şeyi belirleyen bir noktada duruyor. Gündelik hayatta neredeyse karşımıza çıkan çoğu medya içeriği, bize toplumsal gerçekleri görmezden gelmemiz gerektiğini (dolaylı veya dolaysız olarak) telkin ediyor. (ya da biz medyadan bunu talep ediyoruz) Artık bu çağda, olayların ya da olguların gerçekliğini değil, verdiği hazzı konuşuyoruz. Peki, sadece haz kavramıyla mı açıklanabilir hakikat-sonrası çağ? Elbette hayır. Kitleler olarak, maruz kaldığımız içeriklerin sadece hazzına kapılmakla kalmıyor, aynı zamanda o hazzı yaratan bireyler olarak kendimize tanrısal roller de biçiyoruz. Bu tanrısal rollerin üzerimize yüklediği sorumluluğu umursamıyoruz bile. İnternet medyasında içeriklerin tek hâkimi olarak (ki her ne kadar bu tartışmalı bir konu dahi olsa) biz kullanıcılar, bizzat bu sanal kontrol duygusunu göz önünde bulunduruyoruz. Algoritmalar ve filtreler tarafından yönlendirilmiş olma ihtimalimizi, sosyal medyayı kullanırken bir üründen ibaret olduğumuzu ya da her an fikir değiştirebilen başıboş bireyler olduğumuzu görmezden geliyoruz. Tesich’in deyimiyle “özgür bir halk olarak, özgürce kandırılmayı, aldanmayı ve gerçeklikten kaçmayı” seçiyoruzİnsanın değişken bir hakikat düşüncesine her zaman boyun eğdiğini belirten Baudrillard, imgelerin ve göstergelerin kırılgan gücünü çarpıcı bir biçimde şöyle ortaya koyuyor: “Sonuç olarak imgeler her zaman ölümcül bir güce sahip olmuşlardır. (…) Tanrı bile simüle edildikten, Tanrıya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün! İşte o zaman tüm sistem, yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir.” (14)

Baudillard, imgelerin göstergelere rahatlıkla indirgenebileceği fikrini ortaya attıktan sonra, Disneyland örneği üzerinden Amerikan toplumunun yapısına dair çıkarımlar yapar. Bu çıkarımlar, bizlere sadece düşsel ve hipergerçek olanla ilgili değil, aynı zamanda eğlence endüstrisini ve post-truth çağını inşa eden mantıkla da ilgili dikkat çekici ipuçları veriyor:

“Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerikan modeliyle karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir. Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığıyla çoğaltılarak, yüceltilmektedir. Tıpkı içi doldurularak süs eşyasına dönüştürülen ölü vahşi hayvanlar gibi. (…) Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika, gerçek bir evrene değil hipergerçek ve simülasyon evrenine aittir.”(15)

Her ne kadar gerçeğe saldıran bu tarz postmodern yorumların hakikat-sonrasına kaynaklık ettiğini dile getirenler de olsa, bu çağda bütün anlatıların bir simülark üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. Çernobil’i tam olarak böyle bir zeminin varlığını dikkate alarak değerlendirmeliyiz. Çünkü bu zemin, dizideki anlatının omurgasını oluşturuyor. Bir nükleer facia, büyük bir kolaycılıkla yalnızca “gerçeği inkâr eden ve yozlaşmış” bir devlet düzeniyle ilişkilendiriliyor. Elbette Sovyetler Birliği, özellikle son on yılında çok ağır bir devlet bürokrasisi altında ezilmişti ve bunun da türlü sebepleri bulunuyordu. Ancak Chernobyl, bu kazanın sorumluluğunu neredeyse sadece bu durumla ilişkilendirerek bize olayla ilgili makul bir içgörü sunmaktan ziyade, anti-komünizm propagandasının aleti haline dönüştürüyor kendisini. Böylece, hem nükleer felaket gibi çok önemli bir sorun hakkında daha doğru değerlendirmeler yapmamızın önüne geçiyor, hem de meseleyi “duygusallaştırarak” ciddi bir biçimde ele almamızı engelliyor. Hâlbuki Çernobil felaketinin bütün günahını Sovyetler Birliği deneyimine yıkmak yerine, insanlık olarak nükleer felaketlerin önüne nasıl geçebileceğimiz üzerine kafa yorsaydık eğer, bugün insanların ve şirketlerin doğa üzerindeki tahakkümünü engelleme yolunda büyük adımlar atmış olabilirdik. Nükleer kazaların nedenleri hakkında düşünmeye başladığımızda kapitalist şirketlerin ve devletlerin de en az sosyalist devletler kadar günahkâr olduğunu görebiliriz. Çünkü sadece nükleer kazalar ile ilgili değil, dünya genelindeki iklim değişikliği ve doğal kaynakların yok olma süreci ile ilgili belki de en büyük sorumlular, kar peşinde koşan şirketlerin ve devletlerin başında bulunuyor. (16) Örneğin, yalnızca ABD’de, 150 petrol rafinerisi, 4000 deniz dibi sondaj platformu, yaklaşık 1600 km petrol boru hattı, ithalat ve ihracatta günde yaklaşık 15 milyondan fazla petrol varili kullanımı ve 10.400 adet fosil yakıt üreten enerji santrali bulunuyor. (17) Ancak buradaki niyetim kesinlikle alternatif bir gerçek yaratmak ya da bir karşılaştırma yapmak falan değil. Sadece dizide ortaya konan gerçekliğin farklı ve gizlenen bir yüzünü anlamaya ve esas olguları görmeye çalışıyorum. Lee Mcintyre, “Hakikat-Sonrası” adlı ufuk açıcı çalışmasında tam da hakikatin görmezden gelinen noktalarına dikkat etmemiz gerektiğini söylüyor. Sadece yalan söyleyerek değil, kendi inançlarımıza göre gerçeğin bir kısmını eğip büktüğümüzde de hakikat-sonrasının tuzağına düşmüş oluyoruz. Yazara göre, hakikat-sonrası yalnızca yalan söylemekle ilgili değil, aynı zamanda asılsız bir iddianın bilinçli bir biçimde yanıltma kastıyla ileri sürülmesiyle, olgular yerine kanaatlerin daha önemli bir konuma gelmesiyle ya da nesnel gerçeklik yerine alternatif gerçekliklerin kabul görmesiyle de ilgili bir süreç.  İşte tam da bu yüzden, ne kadar iyi bir şekilde hazırlanmış olursa olsun, sinematografisi ne kadar ilgi çekici olursa olsun, Chernobyl dizisinin yerine getirmeye çalıştığı görevin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu sorgulamayı yaparken de bana yardımcı olacak en kıymetli şeyin kendi kanaatlerimin yanıltıcı gücünden arınma çabası olduğunu da biliyorum. Bu yüzden, Chernobyl gibi tarihi bir facia söz konusu olduğunda, topyekün biçimde bir düşünceyi, bir devleti ya da bir toplumu suçlamak yerine, süreçleri ve o süreçlere sebep olan olguları anlamaya çalışıyorum. En azından gerçekten nükleer bir facianın sebep ve sonuçlarını bu şekilde daha doğru anlayabileceğimizi düşünüyorum.

 

Kaynaklar

[1] Gorbachov, M. (2006). Turning Point at Chernobyl. Erişim adresi: https://www.japantimes.co.jp/opinion/2006/04/21/commentary/world-commentary/turning-point-at-chernobyl/#.Xgjf0UczaM8

[2] Williams R. (1989). Culture is Ordinary. Recourse of Hope: Culture, Democracy and Socialism içinde. (3-18). London: Verso

[3] Bourse, M. ve Yücel, H. (2017) Kültürel çalışmaları anlamak. İstanbul: İletişim Yayınları

[4] Özbek, M. (2003). Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski. İstanbul: İletişim Yayınları.

[5] Çakır, M. (2014). Görsel Kültür ve Küresel Kitle Kültürü. Ankara: Ütopya Yayınevi.

[6] Herman, E. S. & Chomsky, N. (2012) Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği. İstanbul: bgts yayınları

[7] Cheng, S. (2016). After Brexit and the US election, Oxford Dictionaries declares “post-truth” word of the year. Erişim adresi: https://qz.com/838941/the-word-of-the-year-is-post-truth-according-to-oxford-dictionaries/

[8] Mcintyre, L. (2019). Hakikat-Sonrası. (Mehmet Fahrettin Biçici, çev.) İstanbul: Tellekt Yayınları.

[9] Taylor, A. (2014). Bhopal: The World’s Worst Industrial Disaster, 30 Years Later. Erişim adresi: https://www.theatlantic.com/photo/2014/12/bhopal-the-worlds-worst-industrial-disaster-30-years-later/100864/

[10] Nuclear reactor accidents in the United States. Erişim adresi ve tarihi https://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_reactor_accidents_in_the_United_States(22.12.2019)

[11] Amadeo, K. (2020). The Three Mile Island Nuclear Accident and Its Impact on U.S. Energy. Erişim adresi: https://www.thebalance.com/three-mile-island-nuclear-accident-facts-impact-today-3306337

[12] “Post-truth” named word of the year by Oxford Dictionaries. The Guardian. Erişim adresi: https://www.theguardian.com/books/2016/nov/15/post-truth-named-word-of-the-year-by-oxford-dictionaries

[13] Canetti, E. (2006). Kitle ve İktidar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

[14] Baudrillard, J. (2014). Simülarklar ve Simülasyon. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

[15] Baudrillard, a.g.e., s.27

[16] Williams, C. (2012). Nuclear Energy: Capitalism’s Disastrous Priority. Erişim adresi: https://www.dianuke.org/nuclear-energy-capitalisms-disastrous-priority/

[17] Williams, C. (2010). Ecology and socialism. Chicago: Haymarket Books.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information