"Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti... Her gün her yerde karşılaşacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak,ama asla ona ulaşılamayacaktı...Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi..."                                                                                                   Hasan Ali Toptaş-Gölgesizler 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin !f Yeni bölümünde gösterilen Cano’nun yönetmenliğini ve senaristliğini Mehmet Salih Demir üstleniyor. Filmin çekim kadrosunda geçtiğimiz sene Gênco adlı filmini izlediğimiz Ali Kemal Çınar da bulunuyor. Birtakım özel dertler, toplumun en çizgi dışı üyelerinin içinde yaşanır, yaşandığı düşünülür. Bu bireylerin dertleri öylesine onlara özeldir ki var olma güdüsünden tutalım, toplumun tüm anlamını alaşağı eden fikirleriyle ciddi bir bunalım geçirirler. Hissettikleri yalnızlık duygusu nedeniyle toplumu flu görürler, ancak aynı zamanda genel kitleden ayrı bir netliğe sahip oldukları için de sevinirler. Bu karmaşık duygular, onların lüks kişiliklerinin, onlardan başka kimseye ait olmayan bakir hislerinin gizli şampiyonluk gururlarıdır. 19. yüzyıl edebiyatının bize getirdiği kültürel etkiyle belki bu ‘’çizgi dışı’’ sorunların yalnızca belirli toplumsal katmandaki kişilerde veya sanatçılarda olduğunu sanarız. Ancak anlam arayışı, yabancılaşma ve bunun gibi normlara sığmayan dertler, toplumlaşan insanın içinde daim kalacak duygulardır ve herkesçe hissedilebilir. Romanları takiben sinemada da bunun gibi özel ilan edilmiş sorunlara ait karakterleri büyük bir ihtişamla izledik, hatta biraz özendik; entelektüel olmayı, olan insanı bu dertlere yakıştırdık, bu dertleri kutsallaştırdık. Yeryüzünde hacim kaplayan insan, bugün de kendini doğaya karşı kutsallaştırmıştır. İnsanın dünyada bulunma hâli, gereğinden fazla büyümüş, yücelmiştir. Var olmak, yapılan eylemlerin faydacılığıyla kıyaslanmış, buna göre bir kuşun varlığı daha az değerli hâle gelmiştir. Oysa bir taşı hareket ettiren güç, insanı da aynı şekilde hareket ettirmektedir. Ve ancak taş kendini bu kadar rahat bir şekilde sonsuz döngüye bırakır. Çünkü toplumlaşan insanın tüm bunların üstünde daha değerli anlamları mevcuttur. Bu değerlerin yokluğunu hatırlatan herhangi bir olay, onu şüpheye düşürecektir; bulunduğu ya da bulunamadığı yeri düşündürecektir. Film, işte böylesi bir kırılma anı ile başlıyor öyküsüne. Arkadaşı Cano’nun yok olmasıyla birlikte bir kopma yaşayan İbrahim, onu bulmaya çalışmaktan çok, nasıl kaybolduğunu ve bu cesareti nereden edindiğinin arayışına geçer. Buradan da İbrahim karakteri üzerinden önce şehirdeki Cano’yu ve ardından da köydeki Cano’yu arayışına tanık olan bizler, insanın kurduğu medeniyetlere geriye doğru bir yolculuk yaparız. Böylece bu konunun kurulan insan düzeniyle değil bizzat doğayla ilgili olduğunu anlarız. Cano: Bir Varım Bir Yokum, Ben Neyim? Dünyada örnekleri olduğu gibi yerli sinemada da böylesi ‘’dertli ve sıradan’’ karakterlere sahip filmler görmeye başlıyoruz yavaş yavaş. Biçim ve hikâye olarak olabildiğince minimal yapıdaki bu filmler, sembolik anlatımı fazla zorlamadan, olabildiğince gündelik hayatın içinden seçilmiş göstergelerle eski bir derdi daha az ihtişamla anlatmayı tercih ediyorlar. Özellikle filmin bir sahnesinde Cano karakterinin kaybolmadan önce kendini Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar tablosuyla özdeştirmesinden hem kasvetli hem de huzurlu bir hissiyatla ortadan kaybolduğunu anlayabiliyoruz ve Cano gibi birinin kendisine çok uzak olması beklenen bir ressamla aynı hissiyatta olabileceğini…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Cano, varlık ile kurduğu şiirsel ilişkisiyle, tek bir zaman, tek bir mekân -ya da mekânsızlık, zamansızlık-yaratmasıyla ve bir canlı olarak insanın en temel sorusuna karşı çaresiz kalmasını olabildiğince naif bir dille anlatarak izlenmeyi hak ediyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60

 “Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti… Her gün her yerde karşılaşacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak,ama asla ona ulaşılamayacaktı…Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi…”

                                                                                                  Hasan Ali Toptaş-Gölgesizler

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin !f Yeni bölümünde gösterilen Cano’nun yönetmenliğini ve senaristliğini Mehmet Salih Demir üstleniyor. Filmin çekim kadrosunda geçtiğimiz sene Gênco adlı filmini izlediğimiz Ali Kemal Çınar da bulunuyor.

Birtakım özel dertler, toplumun en çizgi dışı üyelerinin içinde yaşanır, yaşandığı düşünülür. Bu bireylerin dertleri öylesine onlara özeldir ki var olma güdüsünden tutalım, toplumun tüm anlamını alaşağı eden fikirleriyle ciddi bir bunalım geçirirler. Hissettikleri yalnızlık duygusu nedeniyle toplumu flu görürler, ancak aynı zamanda genel kitleden ayrı bir netliğe sahip oldukları için de sevinirler. Bu karmaşık duygular, onların lüks kişiliklerinin, onlardan başka kimseye ait olmayan bakir hislerinin gizli şampiyonluk gururlarıdır. 19. yüzyıl edebiyatının bize getirdiği kültürel etkiyle belki bu ‘’çizgi dışı’’ sorunların yalnızca belirli toplumsal katmandaki kişilerde veya sanatçılarda olduğunu sanarız. Ancak anlam arayışı, yabancılaşma ve bunun gibi normlara sığmayan dertler, toplumlaşan insanın içinde daim kalacak duygulardır ve herkesçe hissedilebilir. Romanları takiben sinemada da bunun gibi özel ilan edilmiş sorunlara ait karakterleri büyük bir ihtişamla izledik, hatta biraz özendik; entelektüel olmayı, olan insanı bu dertlere yakıştırdık, bu dertleri kutsallaştırdık.

Yeryüzünde hacim kaplayan insan, bugün de kendini doğaya karşı kutsallaştırmıştır. İnsanın dünyada bulunma hâli, gereğinden fazla büyümüş, yücelmiştir. Var olmak, yapılan eylemlerin faydacılığıyla kıyaslanmış, buna göre bir kuşun varlığı daha az değerli hâle gelmiştir. Oysa bir taşı hareket ettiren güç, insanı da aynı şekilde hareket ettirmektedir. Ve ancak taş kendini bu kadar rahat bir şekilde sonsuz döngüye bırakır. Çünkü toplumlaşan insanın tüm bunların üstünde daha değerli anlamları mevcuttur. Bu değerlerin yokluğunu hatırlatan herhangi bir olay, onu şüpheye düşürecektir; bulunduğu ya da bulunamadığı yeri düşündürecektir.

Film, işte böylesi bir kırılma anı ile başlıyor öyküsüne. Arkadaşı Cano’nun yok olmasıyla birlikte bir kopma yaşayan İbrahim, onu bulmaya çalışmaktan çok, nasıl kaybolduğunu ve bu cesareti nereden edindiğinin arayışına geçer. Buradan da İbrahim karakteri üzerinden önce şehirdeki Cano’yu ve ardından da köydeki Cano’yu arayışına tanık olan bizler, insanın kurduğu medeniyetlere geriye doğru bir yolculuk yaparız. Böylece bu konunun kurulan insan düzeniyle değil bizzat doğayla ilgili olduğunu anlarız.

Cano: Bir Varım Bir Yokum, Ben Neyim?

Dünyada örnekleri olduğu gibi yerli sinemada da böylesi ‘’dertli ve sıradan’’ karakterlere sahip filmler görmeye başlıyoruz yavaş yavaş. Biçim ve hikâye olarak olabildiğince minimal yapıdaki bu filmler, sembolik anlatımı fazla zorlamadan, olabildiğince gündelik hayatın içinden seçilmiş göstergelerle eski bir derdi daha az ihtişamla anlatmayı tercih ediyorlar.

Özellikle filmin bir sahnesinde Cano karakterinin kaybolmadan önce kendini Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar tablosuyla özdeştirmesinden hem kasvetli hem de huzurlu bir hissiyatla ortadan kaybolduğunu anlayabiliyoruz ve Cano gibi birinin kendisine çok uzak olması beklenen bir ressamla aynı hissiyatta olabileceğini görüyoruz. Bu bakımdan film, insanı sadece bir varlık olarak ele aldığını hemen hemen her sahnesinde vurguluyor.

Cano’nun en büyük başarısı böylesi ‘’büyük’’ bir sorunu, onun kaynağına yakışır bir şekilde olabildiğince ‘’küçük’’ hissederek anlatması. Ancak, filmin bu minimal yapısının yer yer kolaycılığa kaçtığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Benzer bir sinema diline sahip olan Genco ve Veşartî filmlerinden tanıdığımız Ali Kemal Çınar’ın görüntü yönetmenliği yaptığı film, Diyarbakır çıkışlı bu bağımsız sinemanın son örneği. Ülkemizde İstanbul merkezli olan sinema sanatının, hem üretim hem tüketim aşamasında Türkiye’nin dört bir yanına dağılmasını, Ali Kemal Çınar, Mehmet Salih Demir gibi yeni bağımsız yönetmenleri çıkarmasını gönülden diliyorum. Ancak, kendi adıma bazı sahnelerde karakterlerin repliklerini tamamen anlaşılmaz bulduğumu söyleyebilirim. Bunun sebebi belki sesin iyi kaydedilmemiş olmasıdır. Seyircinin bir filme inanması için profesyonel oyuncuların gerekmediğine defalarca kez tanık olduk, zaten bağımsız sinema da gücünü buradan almakta. Fakat bağımsız sinemanın yükselmesini dilerken, bunun sinema dili ve estetiği açısından ‘’Bağımsızlık’’ adına sığınıp kolaya kaçılarak yapılamayacağını düşünüyorum.

Sonuç olarak film, varlık ile kurduğu şiirsel ilişkisiyle, tek bir zaman, tek bir mekân-ya da mekânsızlık, zamansızlık-yaratmasıyla ve bir canlı olarak insanın en temel sorusuna karşı çaresiz kalmasını olabildiğince naif bir dille anlatarak izlenmeyi hak ediyor. Ancak, gerek kurgusunun özensizliği gerek oyunculuklarının inandırıcı olmaması nedeniyle potansiyel etkisini kaybediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi