Büyü ve cadılık gibi kavram ve konseptler uzun zamandır güçlü kadınları kötülemek ve kınamak için ucuz bir biçimde kullanıldı ve hâlen de kullanılmaya devam ediyor. Özellikle kurgusal anlatılar, sivri burunlu ve kötü niyetli cadılar hakkındaki eski ve klişeleşmiş arketipleri tekrarlamaya devam ederek cadı avını sürdürüyor; ama bu büyülü kadınların sahip oldukları manevi güçlenmeyi ve gerçek gücü keşfetme süreçlerini de hep ıskalıyor. Pek çoğumuzun bildiği gibi cadılık çok eski zamanlara dayanan gizli bir öğreti ve esasında da bir pratik. Kökeni, kadim pagan kültlerine, ritüellerine ve öğretilerine dayanan ama kendine has olan ve birçok pratiği bulunan cadılığın temel felsefesini doğayı bilmek, doğayla iletişimde olmak, doğayla iç içe geçerek kendi benliğine ve potansiyellerine erişmek olarak da nitelendirebiliriz. Doğanın büyüsü ve sihriyle şifa saçan bir pratiğe dönüşebilecek cadılık kimi zaman ise kötü niyetli kimseler tarafından kötü ve zarar verici amaçlara hizmet edebilir. Biz de The Wizard of Oz’dan Black Sunday’e, Suspiria’dan The VVitch: A New-England Folktale’e cadılığı ve büyüyü klişeleşmiş arketiplerden uzak biçimde kurmayı başaran 10 çarpıcı filmi sizler için derledik!

Büyü ve Cadılık Öğretisini Konu Alan 10 Çarpıcı Film

Häxan (1922)

Yönetmen Benjamin Christensen, 1922 yapımı bu etkileyici korku belgeselinde pagan kökenlerinden modern Avrupa’da bir tür histeriye dönüşen cadılığın evrimini inceliyor. Ele aldığı cadılık ve büyücülük temasıyla korku türüne devrimci bir katkı sağlayan Häxan; çağlar boyunca merak edilen cadılığı ürkütücü olduğu kadar olağanüstü güzellikteki sekanslarla da detaylı bir şekilde tasvir ediyor. Türkçeye Cadılar olarak çevrilen ve Danimarka-İsveç ortak yapımı olan Häxan, çekildiği zamana kadar yaşanmış büyücülük ve cadılık hikâyelerini konu alıyor. Fakat yalnızca dehşet verici hikâyeleriyle değil; özellikle bir döneme damgasını vurmuş cadı avı meselesini ayrıntılı biçimde işlemesiyle de modern çağın histerisi üzerine sosyolojik temelli açılımlara ulaşıyor. Häxan’ın türün meraklıları için akılları baştan alacak bir niteliğe sahip olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

The Wizard of Oz (1939)

The Wizard of Oz, kitabından çizgi filmine, nesiller boyunca her yaştan insanın hayal gücünün bir parçası olmayı başarmış ve bir klasikten de öte, vazgeçilmez bir eser hâline gelmişti. L. Frank Baum’un imzasını taşıyan ve ilk defa 1900 yılında yayınlanan kitap, 39 yıl sonra MGM stüdyolarının kitabın haklarını satın alması ile birlikte beyazperdeye uyarlanmıştı. Bu pek sevilen Victor Fleming klasiği Kansas’ta çiftlikte yaşayan Dorothoy Gale’in devasa bir hortumda kendini büyülü bir diyar olan Oz’da bulmasını ve bundan sonrasında yaşanacakları konu alıyor. Dorothy ve Toto, hortumdan sonra kendilerini oldukça tuhaf ve peri masalından çıkma bir köyün içerisinde bulurlar. Hortum esnasında ölen lanetli Doğu cadısının intikamını almak isteyen lanetli Batı cadısı ise Dorothy’nin peşine düşmüştür. İyi bir cadı olan Glinda ise Dorothy’yi koruyarak ona Oz Büyücüsü’nden yardım almasını tavsiye eder. Böylece Dorothy’nin sihirli yolculuğu başlayacaktır.

Black Sunday (1960)

Efsanevi İtalyan yönetmen Mario Bava’nın yönettiği Black Sunday, kültleşmiş bir korku klasiği olarak da gelmiş geçmiş en iyi korku filmlerinden biri olarak görülüyor. Mario Bava’nın büyü ve cadılık meselesine yönelik en etkileyici yaklaşımlarından birini sergilediği Black Sunday; çok uzun yıllar önce idam edilen bir 17. yüzyıl cadısının düşmanlarından intikam almak için kendi torununun bedenini kullanmasını ve bu cadının mükemmel biçimde stilize edilmiş hikâyesini konu alıyor. Gösterime girdikten sonra sansürlenen ve hatta İngiltere gibi ülkelerde gösterimine izin bile verilmeyen siyah-beyaz bir film olan Black Sunday, Mario Bava’nın ellerinde adeta bir başyapıta dönüşüyor. Barbara Steele’in aynı anda hem Katia Vajda hem de Prenses Asa Vajda rolüyle muhteşem bir cadılık performansı sergilediği bu filmi mutlaka görmenizi öneriyoruz!

Rosemary’s Baby (1968)

Rosemary’s Baby, Polanski sinemasının en ikonik filmlerinden bir tanesi. Apartman üçlemesinin ikinci ayağı olan filmde, yeni evli bir çiftin kiraladıkları yeni evlerinde daha önce gerçekleşmiş tuhaf olayların akabinde yaşadıkları olaylar anlatılıyor. Polanski’nin şeytanı işlediği ilk film olan Rosemary’s Baby’nin, yine paranoyadan beslenen ve entrikalarla bezenmiş bir senaryosu var. Satanist tarikatlardan bir tanesinin çevresinde geçen filmde, Mia Farrow’un canlandırdığı Rosemary’nin yalnızlığı ile desteklenen ve yine rüya sekanslarıyla zenginleşip yükselen bir tempoya sahip olan hikâye, bu tempoyu final sahnesine kadar korumayı da başarıyor. Rosemary’s Baby, klasik bir korku filmi olarak Roman Polanski’nin, Ira Levin’in romanından beyazperdeye aktardığı bir Faust uyarlamasıydı. Ayin sahnesi ve finaliyle akıllara kazınan bu film 70’li yıllarda şeytan temalı korku filmlerinin fitilini de ateşleyecek ve türün klasiklerinden biri olarak anılacaktı.

The Devils (1971)

Birçoğumuzun Tommy filmi ile hatırladığı Ken Russell’ın, Aldous Huxley’nin The Devils of Loudon kitabından uyarladığı The Devils, bu listenin belki de en kışkırtıcı filmlerinden biri. Başrollerinde Oliver Reed, Vanessa Redgrave, Christopher Logue gibi isimlerin yer aldığı Ken Russell’ın en iyi işlerinden biri olarak bakılan 1971 yılı yapımı The Devils, 17. yüzyıl Fransa’sında geçiyor. Fransa’nın Loudun kentinde geçen hikâye Fransız devriminin esintilerini de taşıyor. Devletin ve kilisenin bireylere indirgenmiş otorite kurumsallığında yaşanan çatışmaları çok cesur bir şekilde anlatan yönetmen aynı zamanda yaşamı ve ölümü de bu iki otoritenin bağlamında inceliyor. Şehrin surlarının içerisinde kol gezen veba hastalığının yanında, yani ölümün tam baş ucunda, yaşamın tutkusu patlak veriyor. Kilisenin rahibeleri cadı işi olarak adlandırılan bir yaşam enerjisi ile doluyorlar ve bu enerji tutkulu bir cinsellik arzusu olarak kendini gösteriyor. Film, cinsellikle harmanladığı dinsel ögeleri nedeniyle İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde sansüre uğramakla kalmadı, hâlen daha birçok ülkede gösteriminin yasak olmasıyla adeta başlı başına bir tabuya da dönüştü.

Suspiria (1977)

Daria Argento’nun, bir bale okulunda geçen kült korku filmi Suspiria’da genç bir kız yeni transfer olduğu bale okulunun aslında şeytani bir kültün barınağı olduğunu anlar. İçerdiği şiddet ve cinsellik unsurlarıyla, seyirciyi rahatsız etme görevini de çok iyi başaran film, birçok usta yönetmeni de etkilemeyi başarmış bir klasik. Thomas De Quincey’in Derinlerden İç Çekişler (Suspiria de Profundis) isimli eserinden esinlenilen korku türünün kültleşmiş örneklerinden olan filmin senaryosu, eğitimi için Avrupa’nın en iyi dans akademisini tercih eden ve bunun için de evinden oldukça uzak olmasına rağmen Tanz Akademie’ye yatılı eğitim almak üzere gelen Suzy Bannion’ın okulda olup biten doğaüstü kara büyü olaylarına karşı verdiği yaşam savaşını konu alıyor. Görsel estetik biçimiyle de gerçek bir başyapıt olma özelliği taşıyan Suspiria; cadılığın karanlık yüzüne odaklanan kara büyü üzerine kurulu anlatısıyla, bizleri uyanmayı çok istediğimiz ancak bir türlü uyanamadığımız derin bir kabusun içine çekmeyi de başarıyor.

The Witches of Eastwick (1987)

Yazar John Updike’ın aynı isimli romanından uyarlanan 1987 yapımı The Witches of Eastwick; Michelle Pfeiffer, Cher, Susan Sarandon ve Jack Nicholson gibi usta isimleri bir araya getiren eğlenceli bir komedi. Aynı kasabada yaşayan ve erkeklerden yana yüzü bir türlü gülmemiş olan üç kadın, bir gece adeta kehaneti andıran bir dilekte bulunurlar ve hayallerindeki erkeği yaratırlar. Beklenmedik şekilde ertesi gün kasabaya yeni birinin taşındığı söylentisi yayılmaya başlar. İngilizcedeki “Devil” (Şeytan) kelimesine benzer telaffuzu ve anlamıyla Daryl ismindeki bu adam nezaketi ve anlam verilemeyen çekiciliğiyle bu üç kadının kalbini fethederek aynı zamanda onlara bir iyilik de yapacaktır. Kadınların içindeki potansiyeli fark etmelerine ve onu ortaya çıkarmalarına da yardımcı olan Daryl yüzünden üç kadın karakterdeki gözle görülür değişimin farkına varan kasaba halkı ise dedikodu kazanlarını kaynatmaya başlar. Eğlenceli ve mizahi yapısıyla farklı tonda bir cadılık masalına dönüşen The Witches of Eastwick’in yönetmen koltuğunda Mad Max serisiyle de tanıdığımız George Miller’ın oturduğunu ekleyelim.

Kiki’s Delivery Service (1989)

Cadılıkla ilgili bir listeye animasyon bir film de muhakkak girmeliydi diye düşünerek, Hayao Miyazaki’nin ve Japon anime merkezi Studio Ghibli’nin ilk filmlerinden biri olan Kiki’s Delivery Service’i seçtik. Eiko Kadano’nun romanından uyarlanan filmde bir çocuğun büyülü dünyasına doğru sihirli bir yolculuğa çıkarız. Ana karakter olan Kiki on üç yaşındadır ve bir cadıdır. Cadılık eğitimini tamamlamaktadır ve büyü yeteneklerini kullanmaya başlamıştır. Ama tam bir cadı olması ve yeteneklerini tüm gücüyle kullanmaya başlaması için bir görevi tamamlaması gerekmektedir. Bu görev Kiki’nin özgürlüğü ile paraleldir. Kiki’nin ailesinden uzak bir yerde tek başına bir yıl yaşaması gerekmektedir. Kiki de ailesinden uzak bir sahil kentini seçer; bu kentteki tek cadıdır ve yapmak istediği şey süpürgesini kullanarak bir kargo şirketi açmaktır. Hayallerini gerçekleştirirken cadı yeteneklerini yavaş yavaş kaybetmeye başladığını fark eden Kiki’nin, artık hem yeteneklerini yeniden kazanmaya başlaması hem de bir arkadaşının hayatını kurtarması gerekmektedir.

The Blair Witch Project (1999)

Maryland ormanlarında 1940’larda birçok çocuk ortadan kaybolmuştur. Bu kayboluşların ardından üç sinema öğrencisi ise Blair Witch adıyla bilinen bu efsane konusunda araştırma yapmak adına ormana giderler. Yanlarında bir fotoğraf makinası, bir video kamera ve ses kaydedicisi bulunmaktadır. Her adımda sesi ve görüntüyü kaydederek araştırmaya devam etmeyi planlayan gençler, günler sonra ormanda kaybolduklarını anlamışlardır. Ormana ulaşan son güneş ışığı da kaybolup akşam olunca, üç öğrenciden bir daha haber alınamaz.  Bu olaydan bir sene sonra ormanda bir çantanın içinde film ve ses kayıtları bulunur; bu kayıtlar öğrencilere ne olduğunu anlatmaktadır. 1999 yapımı Daniel Myrick imzalı the Blair Bitch Project; birçok benzer yapımın öncüsü olacaktır. İnternetin popüler olmaya başladığı dönemde çıkış yapan The Blair Witch Project, alışılagelmiş korku filmlerinden farklı olarak bolca kana, şiddete yer vermiyor aksine hikâyesini doğaüstü bir güç üstüne kurarak izleyicisini korkutmayı başarıyor. Cadılık denince akla ilk gelen filmlerden biri olan The Blair Witch Project’i izlemeden geçmeyin deriz!

The VVitch: A New-England Folktale (2015)

Senaryosunu ve yönetmenliğini Robert Eggers’in yaptığı gerilim ve gizem dolu bir hikâyeyi ekrana taşıyan The VVitch: A New-England Folktale izleyicisini 1600’lü yıllara geri götürüyor ve bu yıllar içerisinde olan, daha sonra da efsaneye dönüşen büyülü ve sıradışı bir cadılık masalının peşine düşüyor. The VVitch: A New-England Folktale’in oyuncu kadrosunda muazzam performansları ile Anya Taylor-Joy, Ralph Ineson, Kate Dickie gibi isimler yer alırken, film izleyici için uyanışın ve aynı zamanda bir kabusun temsili hâline gelen bir yapım niteliği taşıyor. William ve Katherine ailesini Hristiyanlığın kurallarına sıkı sıkı bağlı bir şekilde kurarken ıssız bir evde yaşamaya başlarlar. Ancak bir gün en küçük çocukları bebek Sam ortadan kaybolur. Bu kayboluş ile beraber evin genç kızı Thomasin hem melek hem de iblis olarak seçilir ancak filmin sonunda Thomasin içinde doğan dürtünün peşinden giderek tabuların olmadığı bir deneyimi yaşamayı seçer. Fakat Thomasin’in bu deneyimi gerçekleştirmesi için önemli bir dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Nitekim onun karakter dönüşümünde büyük bir önemi olan Black Phillip isimli keçi, anlatıda değerli bir metafor olarak konumlandırılırken hikâye de cadılığın doğuşuna açılır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi