Filistin kelimesinin çağrıştırdıkları üç aşağı beş yukarı belli: savaş, özgürlük mücadelesi, zor hayat koşulları ve maalesef ki ölüm. Hâl böyleyken bu ülkeden çıkan sinema filmlerinin de bu doğrultuda anlatılar sunması anlaşılır olmanın da ötesinde, özellikle Batı ülkeleri tarafından beklenilir olmuş durumda. Filistinli yönetmen Elia Suleiman, her ne kadar ülkesinin tarihine ve maruz bırakıldığı durumlara dair hikâyeler anlatsa da, satır aralarına iliştirdiği mizahla, adı her daim acı ve karışıklıkla anılan bu coğrafyadan farklı tonda anlatılar çıkabileceğini de kanıtlamış bir isim. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali'nde yapan ve Altın Palmiye için yarıştığı yarışmadan Özel Mansiyon Ödülü ile dönen son filmi Burası Cennet Olmalı - It Must Be Heaven da yönetmenin söz konusu eğilimini devam ettiriyor, hatta saf bir komedi olarak karşımıza çıkıyor. Bu filmin merkezindeki karakter de yönetmenin bizzat kendisi. Ama yönetmen kendisi canlandırdığı bu karakteri, hikâyeyi iki farklı kanaldan akıtacak şekilde yaratıyor. Elia Suleiman hem sonraki filmi için yapımcı arayan bir sinemacı hem de önceki kendi ülkesinin ardından da dünyanın başka büyük şehirlerinin sokaklarını, ifadesi bir yüzle arşınlayan bir gezgin. Hikâyenin bu yönlü yapısı, bir tarafta Batı'nın Filistin'e ve Orta Doğu'dan çıkan sinemacılara yönelik indirgemeci bakışını ortaya koyarken, diğer tarafta da Filistin'in gündelik hayatı ile "medeniyetin beşiği" olarak tanımlanabilecek Paris ve New York gibi şehirlerde olan bitenin bir karşılaştırmasını yapıyor. Burası Cennet Olmalı: Cennet Nerede? Elia Suleiman'ı zaman zaman Buster Keaton'ın deadpan komedisini akıllara getirecek bir edayla çevresinde cereyan eden absürt olaylara tepkisizce şahitlik ederken görüyoruz filmin ilk bölümünde. Yönetmenin bahçesindeki limon ağacıyla, onun haberi olmadan ilgilenen komşusunun teklifsiz ve komik tavırlarına da, güvenlik güçlerinin bir işportacıdan aldıkları dürbünlerle çevrelerini izlerken gözlerinin önünde olanlara kayıtsız kalışlarına da hiçbir reaksiyon göstermiyor Suleiman. Sadece bakıyor, yeri geldiğinde arkasını dönüp gidiyor ve benzer "saçmalıkta" yeni durum ve olaylara karşılaşmaya devam ediyor. Filmin bu bölümdeki görsel dili de oldukça durağan, çoğunlukla sabit kadrajlarla yaratılmış. Yani karakterin olan bitenlere tepki vermeyen hâlini kamera da aynı tepkisizle kayıt altına alıyor. Filmin bu görsel tercihlerinde yönetmenin önce Paris'e, ardından da New York'a gidişiyle bir tür dalgalanma gerçekleşiyor. Karakterin çıktığı yolculuğa paralel olarak kamera da hareket ediyor ilk başta. Bunun çok yerinde bir görsel hamle olduğunu söyleyebiliriz. Zira karakterin çıktığı yolculuk, sadece çok farklı yerel dinamiklere sahip iki şehir ya da ülke arasında yapılmış bir yolculuk olmanın ötesinde, karakteri duygusal olarak da harekete geçiriyor. Orta Doğu'nun içine kapalı yapısına kıyasla çok daha "renkli" bir hayatla karşılaşıyor Paris'te. Fakat buradaki "renkli" hayatın görselleştirilmesindeki tercihin bir hayli basmakalıp olduğunu söyleyebiliriz. Paris'e geldiğinde bir sokak kafesinde oturan Suleiman, o esnada yoldan geçen kadınların, "açık" giyiminden fazlasıyla etkileniyor gibi görünüyor; en azından kamera kadınların mini eteklerini uzun uzun takip ediyor. Bu iki farklı açıdan sorunlu bir tercih. Biri, Orta Doğu'yu Batı ile kıyaslarken kadınlar fiziksel özellikleri ve giyim tercihleri yönünden bir kıyasa gidilmesi oldukça indirgemeci. İkinci olarak; şayet bu Orta Doğa'dan gelen bir yönetmenin bakışıyla doğrudan bir noktaya varmıyor. Çünkü bu yönetmen Elia Suleiman, yani daha önceki filmleriyle dünyanın birçok önemli festivalinde ödüller kazanmış bir isim. Dolayısıyla bu karakterin de Paris'te karşılaştıklarının böylesi "düz" bir bağlamda ele alınması It Must Be Heaven'ın anlatısal…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Toparlamak gerekirse; It Must Be Heaven, adının ironik tonunu aynalayan, seyir zevki yüksek bir başlangıca sahip olmasına ve zaman zaman güldürmeyi başaran anlarına rağmen, şu ana kadar oluşmuş doğu-batı ikiliği üzerine yeni bir söz söyleyemeyen bir seyircilik olarak kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.95 ( 1 votes)
60

Filistin kelimesinin çağrıştırdıkları üç aşağı beş yukarı belli: savaş, özgürlük mücadelesi, zor hayat koşulları ve maalesef ki ölüm. Hâl böyleyken bu ülkeden çıkan sinema filmlerinin de bu doğrultuda anlatılar sunması anlaşılır olmanın da ötesinde, özellikle Batı ülkeleri tarafından beklenilir olmuş durumda. Filistinli yönetmen Elia Suleiman, her ne kadar ülkesinin tarihine ve maruz bırakıldığı durumlara dair hikâyeler anlatsa da, satır aralarına iliştirdiği mizahla, adı her daim acı ve karışıklıkla anılan bu coğrafyadan farklı tonda anlatılar çıkabileceğini de kanıtlamış bir isim. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan ve Altın Palmiye için yarıştığı yarışmadan Özel Mansiyon Ödülü ile dönen son filmi Burası Cennet Olmalı – It Must Be Heaven da yönetmenin söz konusu eğilimini devam ettiriyor, hatta saf bir komedi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu filmin merkezindeki karakter de yönetmenin bizzat kendisi. Ama yönetmen kendisi canlandırdığı bu karakteri, hikâyeyi iki farklı kanaldan akıtacak şekilde yaratıyor. Elia Suleiman hem sonraki filmi için yapımcı arayan bir sinemacı hem de önceki kendi ülkesinin ardından da dünyanın başka büyük şehirlerinin sokaklarını, ifadesi bir yüzle arşınlayan bir gezgin. Hikâyenin bu yönlü yapısı, bir tarafta Batı’nın Filistin’e ve Orta Doğu’dan çıkan sinemacılara yönelik indirgemeci bakışını ortaya koyarken, diğer tarafta da Filistin’in gündelik hayatı ile “medeniyetin beşiği” olarak tanımlanabilecek Paris ve New York gibi şehirlerde olan bitenin bir karşılaştırmasını yapıyor.

Burası Cennet Olmalı: Cennet Nerede?

Elia Suleiman’ı zaman zaman Buster Keaton’ın deadpan komedisini akıllara getirecek bir edayla çevresinde cereyan eden absürt olaylara tepkisizce şahitlik ederken görüyoruz filmin ilk bölümünde. Yönetmenin bahçesindeki limon ağacıyla, onun haberi olmadan ilgilenen komşusunun teklifsiz ve komik tavırlarına da, güvenlik güçlerinin bir işportacıdan aldıkları dürbünlerle çevrelerini izlerken gözlerinin önünde olanlara kayıtsız kalışlarına da hiçbir reaksiyon göstermiyor Suleiman. Sadece bakıyor, yeri geldiğinde arkasını dönüp gidiyor ve benzer “saçmalıkta” yeni durum ve olaylara karşılaşmaya devam ediyor. Filmin bu bölümdeki görsel dili de oldukça durağan, çoğunlukla sabit kadrajlarla yaratılmış. Yani karakterin olan bitenlere tepki vermeyen hâlini kamera da aynı tepkisizle kayıt altına alıyor. Filmin bu görsel tercihlerinde yönetmenin önce Paris’e, ardından da New York’a gidişiyle bir tür dalgalanma gerçekleşiyor.

Karakterin çıktığı yolculuğa paralel olarak kamera da hareket ediyor ilk başta. Bunun çok yerinde bir görsel hamle olduğunu söyleyebiliriz. Zira karakterin çıktığı yolculuk, sadece çok farklı yerel dinamiklere sahip iki şehir ya da ülke arasında yapılmış bir yolculuk olmanın ötesinde, karakteri duygusal olarak da harekete geçiriyor. Orta Doğu’nun içine kapalı yapısına kıyasla çok daha “renkli” bir hayatla karşılaşıyor Paris’te. Fakat buradaki “renkli” hayatın görselleştirilmesindeki tercihin bir hayli basmakalıp olduğunu söyleyebiliriz. Paris’e geldiğinde bir sokak kafesinde oturan Suleiman, o esnada yoldan geçen kadınların, “açık” giyiminden fazlasıyla etkileniyor gibi görünüyor; en azından kamera kadınların mini eteklerini uzun uzun takip ediyor. Bu iki farklı açıdan sorunlu bir tercih. Biri, Orta Doğu’yu Batı ile kıyaslarken kadınlar fiziksel özellikleri ve giyim tercihleri yönünden bir kıyasa gidilmesi oldukça indirgemeci. İkinci olarak; şayet bu Orta Doğa’dan gelen bir yönetmenin bakışıyla doğrudan bir noktaya varmıyor. Çünkü bu yönetmen Elia Suleiman, yani daha önceki filmleriyle dünyanın birçok önemli festivalinde ödüller kazanmış bir isim. Dolayısıyla bu karakterin de Paris’te karşılaştıklarının böylesi “düz” bir bağlamda ele alınması It Must Be Heaven’ın anlatısal düzlemini sığ bir alana çekiyor.

Anlatıda ve görsel dilde gerçekleşen bu dalgalanma, Elia Suleiman’ın bu renkli dünyada karşılaştığı olayların ve durumların kendi ülkesindekilerinden çok da farklı olmaması sebebiyle duruluyor. It Must Be Heaven’ın meramı da aslında tam olarak bu noktada yatıyor. Orta Doğu da Batı medeniyetinin göbeği de birinden çok da farklı değil yönetmenin bakışında. Filistin’deki polislerinin tuhaflıkları, Avrupa’daki polislerin daha teknolojik aygıtlar üzerinden olsa da tekrar ediyor örneğin. Bu bağlamda Elia Suleiman’ın ülkesindeyken sergilediği Buster Keaton’ı andıran tavırları, Jacques Tati’nin alter-ego‘su olarak da nitelenebilecek Mösyö Hulot karakterinin modernizmin saçmalıkları karşısında yaşadığı bocalamaya yakın bir noktaya doğru yelken açıyor. Lakin bu anlar ve yönetmenin bu durumlar karşısındaki tutumu, dünyanın kültürel anlamda ikiye ayrılmış yapısını aynalamak dışında yeni bir anlam üretmiyor. Bu da filmin, süresi boyunca kendini tekrar eden ve ilk anki mizah duygusunu korumayan bir yapıya bürünmesine neden oluyor. Suleiman’ın yeni filmine yapımcı bulmak isteyen bir yönetmen olarak konumlandığı sahnelerin de, Batı’nın Orta Doğu’ya yönelik ve artık kanıksadığımız bakışını mizahi bir tonda yeniden üretmenin ötesine gidemiyor.

Toparlamak gerekirse; It Must Be Heaven, adının ironik tonunu aynalayan, seyir zevki yüksek bir başlangıca sahip olmasına ve zaman zaman güldürmeyi başaran anlarına rağmen, şu ana kadar oluşmuş doğu-batı ikiliği üzerine yeni bir söz söyleyemeyen bir seyircilik olarak kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi