Bumblebee'ye gelene kadar seyirciyle buluşan, Michael Bay'in yönettiği beş Transformers filmleriyle ilgili iyi şeyler söylemek mümkün değil. Geriye bakıp bu filmleri düşündüğümüzde aklımıza, dövüşen, savaşan robotların birbirlerini alt etme mücadelesinin ötesinde pek bir şey gelmiyor. Hâl böyleyken Transformers evreninde geçen yeni bir filmi izlemek için ciddi bir motivasyon bulmak zor. Sanırım yapımcılar da bu filmlerin sinematik değer anlamında yerlerde süründüğünün artık farkına varmış olacaklar ki; seriden çıkan ilk spin-off Bumblebee'nin yönetmen koltuğunu, ilk filmi Kubo and the Two Strings'le son derece özgün bir animasyona imza atan Travis Knight'a emanet etmişler. Kubo'da hem hikâye anlatımı hem teknik beceri hem de anlatıya kattığı duygusal tonla işi bir iş çıkaran Knight'ın Transformers evrenine yaptığı katkıları hemen görebiliyoruz; zira artık bu evrede duygu var! Bumblebee, Optimus Prime'ın lideri ve filme adını veren karakterin üyesi olduğu Autobotlar ile Decepticonlar'ın kıyasıya savaştığı bir sahneyle açılıyor. Bu sahne, kendi içinde iyi çekilmiş bir aksiyon sahnesi olarak yönetmen Knight'ün hünerlerini sergilese de, Bumblebee'nin de serinin önceki filmlerinden pek farkı olmadığı konusunda bir şüphe yaratıyor. Lakin bu sahne uzun sürmüyor; Decepticonlar'ın hakimiyeti ele geçirmesi ve Autobotlar'ın yaşadıkları Cybertron'dan kaçmak zorunda kalmasıyla sona eriyor. Bu esnada Optimus Prime, Bumblebee'yi Dünya'ya gitmekle ve orada Autobotlar için güvenli bir yaşam alanı olup olmadığını araştırmakla görevlendiriyor. Böylelikle film gerçek anlamda başlıyor. Bumblebee: Aksiyon Yerine Dostluk Filmin "gerçekten" başlamasıyla birlikle filmin en az Bumblebee kadar önemli olan karakteri Charlie perdede görünüyor. Charlie, on sekizine basmak üzere olan, geçmişte dalış sporuyla uğraşmış ve bu konuda kupalar, madalyalar kazanmış genç bir kadın. Lakin babasını kaybetmiş olan Charlie, mevcut hayatından pek memnun değil. Başarılı olduğu dalış sporundan vazgeçmiş, sadece babasıyla onarmakta oldukları otomobilin tamirine odaklanmış durumda. Bu amacın yanında hayatına renk katan diğer olgu ise müzik. 1987 yılında geçen hikâye, Charlie'nin dünyayla kurduğu ilişki ve iletişimin merkezine dönemim önemli şarkıcı ve gruplarını -özellikle de The Smiths'i- yerleştiriyor. Üvey babasına mesafeli, çevresinde akıp giden hayata tepkisiz olan Charlie, kaybettiği babasına olan düşkünlüğünün de etkisiyle bir araba istiyor, lakin bu isteği yerine getirilmiyor ailesi tarafından. Bundan dolayı da onarmak istediği arabaya iyiden iyiye sarılıyor genç kadın ve gerekli yedek parçaları bulmak için sıklıkla hurdacıları geziyor. Bu hurdacı ziyaretlerinin birinde her yerini toz kaplamış sarı bir araba görüyor. Perdeye bir tür ilk görüşte aşk anı gibi yansıyan bu karşılaşma, filmin iki ana karakterini bir araya getiriyor. Zira Charlie'nin orada gördüğü, sarı bir otomobile dönüşmüş olan Bumblebee'den başkası değil. Devamında Charlie, Bumblebee'nin robot kimliğiyle de tanışıyor ve ikisi arasında bir dostluk gelişiyor. Bu dostluğun gelişimi filmin akışı içerisinde ayakları son derece yere basan bir şekilde gelişiyor. Zira Charlie, nasıl çevrisiyle iletişim kuramayan, her şeyin biraz dışında kalmış bir karakterse, Bumblebee de geldiği bu yeni dünyada farklı bir durumda değil. Charlie'nin insanlarla, yaşının getirilerine paralel olarak ilişkilerde tutturacağı tavrı kestiremez ve dolayısıyla bocalar hâli ile Bumblebee'nin bu yeni dünyanın fiziksel koşullarına uyum sağlayamaması arasında bir paralellik kuruyor yönetmen Knight. Charlie'nin ilişkilerinde yaşadığı zorluklar sonunda yıpranan ruhsal durumunun bir yansıması olarak Bumblebee, Charlie ve ailesinin yaşadığı eve sığamıyor, etrafı yıkıp döküyor, üzerine oturmaya çalıştığı kanepeyi kırıyor. Mevcut durumları altında, fiziksel ve duygusal koşullara adapte…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Metal gıcırtılarının ve patlama seslerinin akıp gittiği Transformers evrenine, Charlie ve Bumblebee arasında gelişen sıcak dostluk ilişkisi üzerinden bir hissiyat katıldığı ve yönetmen Knight'ın en başından beri böyle bir amaç güttüğü neredeyse kesin. Fakat film; bu uğurda zaman zaman dengeyi kaçırarak anlatının dizginlerini bu kurulmak istenen sıcaklığa fazla kaptırıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.83 ( 3 votes)
55

Bumblebee’ye gelene kadar seyirciyle buluşan, Michael Bay’in yönettiği beş Transformers filmleriyle ilgili iyi şeyler söylemek mümkün değil. Geriye bakıp bu filmleri düşündüğümüzde aklımıza, dövüşen, savaşan robotların birbirlerini alt etme mücadelesinin ötesinde pek bir şey gelmiyor. Hâl böyleyken Transformers evreninde geçen yeni bir filmi izlemek için ciddi bir motivasyon bulmak zor. Sanırım yapımcılar da bu filmlerin sinematik değer anlamında yerlerde süründüğünün artık farkına varmış olacaklar ki; seriden çıkan ilk spin-off Bumblebee’nin yönetmen koltuğunu, ilk filmi Kubo and the Two Strings’le son derece özgün bir animasyona imza atan Travis Knight’a emanet etmişler. Kubo’da hem hikâye anlatımı hem teknik beceri hem de anlatıya kattığı duygusal tonla işi bir iş çıkaran Knight’ın Transformers evrenine yaptığı katkıları hemen görebiliyoruz; zira artık bu evrede duygu var!

Bumblebee, Optimus Prime’ın lideri ve filme adını veren karakterin üyesi olduğu Autobotlar ile Decepticonlar’ın kıyasıya savaştığı bir sahneyle açılıyor. Bu sahne, kendi içinde iyi çekilmiş bir aksiyon sahnesi olarak yönetmen Knight’ün hünerlerini sergilese de, Bumblebee’nin de serinin önceki filmlerinden pek farkı olmadığı konusunda bir şüphe yaratıyor. Lakin bu sahne uzun sürmüyor; Decepticonlar’ın hakimiyeti ele geçirmesi ve Autobotlar’ın yaşadıkları Cybertron’dan kaçmak zorunda kalmasıyla sona eriyor. Bu esnada Optimus Prime, Bumblebee’yi Dünya’ya gitmekle ve orada Autobotlar için güvenli bir yaşam alanı olup olmadığını araştırmakla görevlendiriyor. Böylelikle film gerçek anlamda başlıyor.

Bumblebee: Aksiyon Yerine Dostluk

Filmin “gerçekten” başlamasıyla birlikle filmin en az Bumblebee kadar önemli olan karakteri Charlie perdede görünüyor. Charlie, on sekizine basmak üzere olan, geçmişte dalış sporuyla uğraşmış ve bu konuda kupalar, madalyalar kazanmış genç bir kadın. Lakin babasını kaybetmiş olan Charlie, mevcut hayatından pek memnun değil. Başarılı olduğu dalış sporundan vazgeçmiş, sadece babasıyla onarmakta oldukları otomobilin tamirine odaklanmış durumda. Bu amacın yanında hayatına renk katan diğer olgu ise müzik. 1987 yılında geçen hikâye, Charlie’nin dünyayla kurduğu ilişki ve iletişimin merkezine dönemim önemli şarkıcı ve gruplarını -özellikle de The Smiths’i- yerleştiriyor. Üvey babasına mesafeli, çevresinde akıp giden hayata tepkisiz olan Charlie, kaybettiği babasına olan düşkünlüğünün de etkisiyle bir araba istiyor, lakin bu isteği yerine getirilmiyor ailesi tarafından. Bundan dolayı da onarmak istediği arabaya iyiden iyiye sarılıyor genç kadın ve gerekli yedek parçaları bulmak için sıklıkla hurdacıları geziyor. Bu hurdacı ziyaretlerinin birinde her yerini toz kaplamış sarı bir araba görüyor. Perdeye bir tür ilk görüşte aşk anı gibi yansıyan bu karşılaşma, filmin iki ana karakterini bir araya getiriyor. Zira Charlie’nin orada gördüğü, sarı bir otomobile dönüşmüş olan Bumblebee’den başkası değil. Devamında Charlie, Bumblebee’nin robot kimliğiyle de tanışıyor ve ikisi arasında bir dostluk gelişiyor.

Bu dostluğun gelişimi filmin akışı içerisinde ayakları son derece yere basan bir şekilde gelişiyor. Zira Charlie, nasıl çevrisiyle iletişim kuramayan, her şeyin biraz dışında kalmış bir karakterse, Bumblebee de geldiği bu yeni dünyada farklı bir durumda değil. Charlie’nin insanlarla, yaşının getirilerine paralel olarak ilişkilerde tutturacağı tavrı kestiremez ve dolayısıyla bocalar hâli ile Bumblebee’nin bu yeni dünyanın fiziksel koşullarına uyum sağlayamaması arasında bir paralellik kuruyor yönetmen Knight. Charlie’nin ilişkilerinde yaşadığı zorluklar sonunda yıpranan ruhsal durumunun bir yansıması olarak Bumblebee, Charlie ve ailesinin yaşadığı eve sığamıyor, etrafı yıkıp döküyor, üzerine oturmaya çalıştığı kanepeyi kırıyor. Mevcut durumları altında, fiziksel ve duygusal koşullara adapte olmakta zorlanan ikili, birbirleriyle Charlie’nin arkadaşına da dinlettiği müzikler vasıtasıyla aralarındaki iletişim problemini aşarak daha da yakınlaşıyorlar. Bu noktada Bumblebee’nin klasik sinema anlatıları anlamında başarılı bir örnek olduğunu ifade edebiliriz. Film başında, hikâyenin kurulumu aşamasında gördüğümüz hemen hemen olgu, olayların devamında bir şeylere hizmet ediyor. Bu da filmin seyir zevkini arttırıyor hâliyle.

Filmin belki de takdiri en çok hak eden yönü, erkeklerin ve erkekliğin hüküm sürdüğü aksiyon filmlerinin karşısın, odağına son derece güçlü bir karakter koyarak çıkması. Transformers gibi güçlü bir markanın, en bilinen ve sevilen karakterlerinin birinin adını taşıyan bir aksiyon filminin merkezine genç bir kadın yerleşiyor ve bu kadın daha öncesinde erkeklerin domine ettiği o alanı eline geçiriyor. Hatta öyle ki, filmin adının “sadece” Bumblebee olmasının Charlie karakterine yapılan bir haksızlık olduğunu da düşünmekteyim şahsen.

Metal gıcırtılarının ve patlama seslerinin akıp gittiği Transformers evrenine, Charlie ve Bumblebee arasında gelişen sıcak dostluk ilişkisi üzerinden bir hissiyat katıldığı ve yönetmen Knight’ın en başından beri böyle bir amaç güttüğü neredeyse kesin. Fakat film; bu uğurda zaman zaman dengeyi kaçırarak anlatının dizginlerini bu kurulmak istenen sıcaklığa fazla kaptırıyor. Zaman zaman fazla nahif anların, karikatürize karakterlerin filme dahil oluşu sadece filme değil, Charlie’nin üzerinden şekillenen güçlü kadın profiline de zarar veriyor diyebiliriz. Ama son tahlilde, üst düzey bir aksiyondan ziyade sıcak bir arkadaşlık hikâyesi anlatmayı başaran Bumblebee’nin, şu ana kadarki Transformers filmleri arasında en iyisi olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Lakin bunun sinematik anlamda pek yüksek bir seviye olmadığı da aşikâr.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi