Advertisement

Julia Kristeva, “Yabancı İçin Tokkata ve Füg” başlıklı yazısında “Nefretin ve ötekinin imgesi olan yabancı, ne klanlara özgü aldırışsızlığımızın romantik kurbanıdır ne de polis’e müdahale ederek onun bütün illetlerine yol açan dışarlıklı. Ne hareket halinde mahşer ne de grubu yatıştırmak uğruna anında tasfiye edilmesi gereken hasım. Yabancı tuhaf bir şekilde bizim içimizde yaşar: kimliğimizin gizli yüzü, barınağımızı enkaza çeviren mekân, anlayış ve akrabalığın tökezlediği zamandır” der. Yeşim Ustaoğlu’nun göç, kimlik ve aidiyet meselelerini temel alan Bulutları Beklerken (2005) adlı filmi, anlatı zamanından elli yıl öncesine ait sepya görüntülerin olduğu jeneriğin ardından bir nüfus sayımı sahnesiyle başlar. Kimlikler üzerine bu defa derinlemesine bir “sayım” yapılacağının haberi verilir Ayşe’nin açtığı televizyonda. İdeal bir kimliğe karşı diğer tüm kimlikler, sıfatlar, Kristeva’nın tanımından yola çıkarsak, yabancılar, tehdit ve düşmandır. Örneğin, bütün köyün babasına neden karşı olduğunu soran Cengiz’e verilen yanıt basittir: “Çünkü o bir komünist”. Gücü elinde bulunduran üst grubun düşman olarak etiketledikleri, halk tarafından da anlamlandırılamayan, hatta adlandırılamayan bir yabancı, düşman ve tehdit olarak kabul edilir. Çocuklara öğretilen çocuk şarkısının bile “düşmanlık” sözcüğüyle başladığı bir kültürde bu düşman kimlikler, yabancılıklar çoğaltılır. Van Dijk’ın bir Eleştirel Söylem Çözümlemesi yöntemi olan Söylem-Bilişsel Yaklaşımı’nda temel aldığı “BİZ/ONLAR” karşıtlığını ortaya koyan söylem ve ideolojinin çocukluktan başlayarak benimsetilmesi sağlanır. Peki, filmin baş kahramanı Ayşe, bu karşıtlığın neresindedir?

Filmin ilk sahnelerinde izleyicinin gördüğü, ablası Selma’yla yaşayan bir kadındır. Nüfus memurlarına kimlik bilgilerini verir: Baba adı, Süleyman; anne adı, Aysel; doğum yeri, Mersin. Ayşe’nin başka bir öyküsünün olduğunun ipuçlarını ise Karakoncolos öyküsü verir. Ayşe, Mehmet’e Karakoncolos ile birlikte karda kaybolan bir kızın öyküsünü de anlatır ve Övgü Gökçe’nin “Hatırlamıyorum: Çağdaş Türkiye Sineması’nda Kayıp Manzaraları / Cannot Remember: Landscapes of Loss in Contemporary Turkish Cinema” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, bu iki anlatıyla nüfus memurlarının sorularına verilen yanıtlarla biçimlenen “resmi” anlatı, birbirine eklemlenirken Karakoncolos öyküsünün gizemi, Ayşe’nin öyküsünde henüz anlatılmayanlara temas eder. Penceresinden izlediği bulutlar, hem bu belirsizliği hem de Ayşe’nin beklediği bir şey ya da birinin olduğu gerçeğini yavaş yavaş, izleyiciye göstermeye başlar. Bunu izleyen sahnede Ayşe, ardiyede bir şeyler arar. Bulduğu fotoğraflardaki ailesini Mehmet’e gösterir ama çocuğun “Bu garip adamlar da kim?” sorusunu yanıtlayamaz. Ayşe, pencerenin kenarından beklemek yerine izleyicinin henüz bilmediği öyküsünün izlerini sürerken komşuları, Selma’nın ölümünden sonra davranışlarında tuhaflık olduğunu aralarında konuşurlar. Kimseye konuşmayan Ayşe’nin sessizliği, Eleni’nin kendi sesini duymasının yolunu hazırlamaktadır. Köylülerle hep birlikte yaylaya çıktıklarında bu yürüyüş, Ayşe’ye göçü, bir yerden bir yere giderken birini ve hatta kendini ardında bıraktığını hatırlatır. Ayşe, Mehmet’e Rumca bir ad söyler: Niko. Köylü kadınlar, Ayşe’nin delirdiğine inanırlar. Ayşe, kendine yaklaştıkça onlar için bir yabancı olmaya başlar. Rumca tümceler çıkar ağzından. Eleni’yi, çocukluğunda göç sırasında bir Türk ailenin yanına sığınıp kendi ailesiyle beraber arkasında bıraktığı kimliğini hatırlar.

Ben Eleni Terzidis…

Çocuklar, önce tedirginlikle izledikleri ve “Moskof” olabileceğini düşündükleri Tanasis’in Ayşe / Eleni’yle aynı dili konuştuklarını fark ettiklerinde onu yayla evine Ayşe / Eleni’nin yanına götürürler. Ayşe / Eleni, yine öyküsünü, sanki o göç ederken geride bıraktığı kardeşi Niko’ymuş gibi Mehmet’e anlatır: “Hey gidi Niko! En zor olanı gecelerdi, değil mi?… Neden yaptılar bunu Niko?  Söz vermişlerdi, sadece birkaç gün yürüyecektik. Sonra geri dönecektik. Sonra ne oldu? Ölülerimizi Mersin’e kadar karlara göme göme yürüdük. Niko, ona kim olduğunu söyleyelim mi? Niko, benim kardeşim. Ben, Eleni Terzidis. Prodromos ve Marika Terzidis’in kızı. Babam, Niko’yu bana emanet etti. Ölmeden önce vasiyet etti. Niko’yu koru, dedi”. Oysa Ayşe / Eleni, babasının vasiyetini yerine getiremez, Niko’nun izini kaybeder. Bulutları Beklerken, bugüne kadar yazının bu bölümüne kadar özetlenen göç, kimlik, aidiyet meseleleri çerçevesinde ele alındı ama anlatı zamanı olarak seçilen 1975 yılının, 12 Eylül’e giden süreçte kutuplaştırmalar yaratan ve birbirini besleyen, “Biz/Onlar” karşıtlığı üzerine sürdürülen politikaların iki insan arasında neden olduğu, doldurulması oldukça güç olan bir boşluk ve bu gerçeğin Niko’da açtığı yara, filmin en can alıcı öyküsüydü bence. Ayşe’nin Eleni’yi hatırlamasıyla izleyicinin de dikkatini Niko’ya vermesinin zamanıdır bundan sonrası. Ayşe / Eleni, Tanasis’e yaşadıklarını anlatırken Niko’nun hayatta olup olmadığını bile bilmez. Niko’yu ardında bırakmanın verdiği suçluluk duygusuyla elli yıl boyunca yaşadığını söyleyen ve “İhanetim yakamı hiç bırakmadı” diyen Ayşe / Eleni’nin pişmanlığından ve vicdan azabından Niko haberdar değildir. Niko’nun elli yıl geç kalan Ayşe / Eleni’yi bağışlaması ne kadar mümkündür? Felsefeden psikolojiye birçok disiplin tarafından ele alınan bağışlama konusunda Hargrave ve Sells, bağışlamayı aklamaktan ayrı tutarak güven duygusu zedelenen ya da bir biçimde yara alan kişinin, hatalı / suçlu olana yönelik kızgınlığının soğuması, ilişkilerin onarılması ve duygusal yaraların hatalı / suçlu kişinin çabasıyla iyileştirilmesi olarak açıklar. Zarar gören kişinin zarar verene hatalarını telafi etme fırsatını vermesi ya da açık bir bağışlama eylemiyle bağışlama gerçekleşir. Ayşe / Eleni, elli yılın sonunda Tanasis’in yardımıyla Niko’yu bulmak için Yunanistan’a gitmek üzere yola çıkar. Valizini hazırlarken gitmesini istemeyen Mehmet’e söyledikleri hem pişmanlığının hem de Niko’ya kendini bağışlatmak için her şeyi yapmaya hazır olduğunun göstergesidir: “Hayatım boyunca bir çocukla gidemediğim için acı çektim. Şimdi bir çocuğu terk etmek zorunda olduğum için çekiyorum.” O güne kadar sanki çocukken bıraktığı Niko’nun yerine koyduğu Mehmet’i bu defa arkasında bırakmak zorunda kalırken Niko’ya doğru bir adım atmak için çok geç kaldığının farkındadır.

Niko’nun adresini bulup kapısını çaldığında o kapının yüzüne kapanması, kendini bağışlatmak isteyen Ayşe / Eleni’yi vazgeçirmez. Niko’nun karısı, Ayşe / Eleni’ye kapıyı açar; ancak ilk defa çocukluğu hakkında konuştuğu kocasının, yelkenleri suya kolay indirmeyeceğini anlar. Karısının “Bu kadın kim?” sorusuna “Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum” diye yanıt veren Niko, göç sırasında bütün yakınlarını kaybettiğini söylerken Eleni adında bir kardeşinin olduğundan söz etmez. Arkada bırakılmışlığın, vazgeçilmişliğin, Ayşe / Eleni’nin deyişiyle ihanetin öfkesi geçmemiştir Niko’da. Ayşe / Eleni’ye karşı yerle bir olan güven duygusunun yeniden sağlanması için karşı taraf, hatasının neredeyse elli yıldır farkındadır ve artık çok geç de olsa telafi etmek için o yüzüne kapanan kapıyı çalmıştır; ancak bunun için aralarında bir diyalog kurulamamıştır henüz. Hargrave ve Sells, bağışlama eyleminin gerçekleşebilmesi için hatalı kişinin neden olduğu haksızlığın ya da adaletsizliğin sorumluluğunu kabul etmesi ve gelecek için aralarında güvene dayalı bir ilişki kurulacağının sözünü vermesi gerektiğini ileri sürer. Ayşe / Eleni’nin, Niko’nun yaşamındaki boşluğu doldurması gerekmektedir. O boşluğu, ertesi gün Niko’nun ortaya çıkardığı fotoğraflar simgeler. “Eğer kardeşim olsaydın bu fotoğraflarda olurdun” der Ayşe / Eleni’ye. Birlikte çektirdikleri, elindeki tek fotoğrafı Niko’ya uzatan Ayşe / Eleni, kardeşinin yaşamındaki boşluğu elli yıl sonra doldurur. Filmin jeneriğindeki görüntülere benzer bu sepya fotoğraf, Ayşe / Eleni ile Niko arasında kurulabilecek, güvene dayalı bir bağın ilk somut göstergesidir. Film, burada biter ama elbette yanıtlanması gereken birçok soruyu da beraberinde getirir: Hatalı olan taraf, kendini bağışlatmak, neden olduğu hasarları onarmak için vereceği çabayı ne kadar ertelerse zarar gören taraf için onu bağışlamak o kadar zorlaşır. Bu yüzden, ister istemez, iki soru akla geliyor: Ayşe / Eleni, elli yıl beklemek yerine daha önce veremez miydi? Öte yandan, bir dönem Niko’nun hayatta olup olmadığını bile bilmiyordu ve ikinci olasılık, gerçek olsaydı kimlikleri çarpıştırırken birçok düşmanlık, kırgınlık, mesafe yaratan zihniyet, Niko’ya kendini bağışlatamayan Ayşe / Eleni’nin yaşamında ne derece büyük bir boşluğa neden olacaktı? Diğer filmlerinde de hem izlerken hem bittiğinde yanıtlarının peşine düştüğüm birçok soru sorduran Yeşim Ustaoğlu; göç, kimlik ve aidiyet meseleleri temelinde kurduğu anlatısında Ayşe / Eleni’nin öyküsünü merkeze alırken filmin neredeyse ikinci yarısında tanıdığımız Niko’yu anlamamızı ve onun fotoğraflarındaki boşluğu görmemizi sağlar.

Kaynakça

Ercan, S. ve Danış, P. (2019). “Söylem, Söylem Çözümlemesi ve Eleştirel Söylem Çözümlemesi: Tanımları ve Kapsamları”. Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları.

Gökçe, Ö. (2009). “Cannot Remember: Landscapes of Loss in Contemporary Turkish Cinema”, Cinema and Politics: Turkish Cinema and The New Europe içinde, ed. Deniz Bayrakdar, Aslı Kotaman ve Ahu Uğursoy, 268-279. Newcastle: Cambridge Scholar Publishing,.

Hargrave, T. D., & Sells, J. N. (1997). The development of a forgiveness scale. Journal of Marital and Family Therapy, 2 , 41-62.

Kristeva, J. (1996). “Yabancı İçin Tokkata ve Füg”. Defter. Çev. İskender Savaşır. Sayı: 28. ss. 9-36.

van Dijk, T. A. (1993). “Principles of Critical Discourse Analysis”. Discourse and Society, 4 (2). ss. 249-83.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information