Dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden bu yana, içinde bulunduğumuz senenin en iyi filmlerinden biri olarak değerlendirilen Transit, tematik olarak bir kalıba sokmanın son derece zor olduğu, birbirinden çok farklı kavramlar arasından usulca dolaşarak değerlenen bir film. Georg isimli bir adamın, Nazi işgalinden kaçmak adına çıktığı yolculuğa odaklanırken kimlik, benlik, aidiyet, aşk, mekânsızlık ve günümüz Avrupa’sının en güncel ve en önemli sorunlarından biri olan mülteci krizi gibi çok farklı sularda yüzen kavramları bir potada eritip neredeyse rüyavari bir anlatı izlediğimiz Transit, benzerine rastlamanın kolay olmadığı yoğunlukta bir sinema deneyimi vadediyor. Alman yönetmen Christian Petzold’un yazıp yönettiği bu modern başyapıt, 7 Eylül‘de sinemalarda olacak. Kaçırmayın!

Bu Hafta Sinemada Transit İzlemek İçin 10 Sebep!

Alman Edebiyatının Önemli İsimlerinden Anna Seghers’in Aynı Adlı Romanından Uyarlama

Transit, Alman edebiyatının önemli yazarlarından Anna Seghers’in 1942’de yayınlanan aynı isimli romanının uyarlaması. Yazarın sürgündeyken kaleme aldığı bu son derece başarılı roman, içerdiği otobiyografik ögelerle Nazilerin iktidarda olduğu dönemde bireylerin yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Romanın Türkçeye çevrildiğini de belirtelim.

Yönetmen Christian Petzold

Kariyerine televizyon filmleri çekerek başlayan yönetmen Christian Petzold, her yeni filminde üstüne koyarak ilerleyen ve artık rahatlıkla başyapıt olarak niteleyebileceğimiz filmler üretmekte olan bir yönetmen. Petzold’un kariyerine baktığımızda ilk sinema filmi Die innere Sicherheit’tan Transit’e kadar aynı sinematik tutarlılığı gösteren filmografiyle karşılaşıyoruz. Avrupa’dan son 10 yılda çıkan en önemli filmlerden olan, yönetmenin Transit öncesindeki iki filmi Barbara ve Phoenix (Yüzündeki Sır)’i vizyonda izleme şansını bulmuştuk. Transit’in de vizyona girişiyle birlikte, ileride adını daha sık duyacağımız Petzold’un yükselişine perdeden tanıklık edebilmek heyecan verici.

Filmin Festival Yolculuğu

Transit, dünya prömiyerini en prestijli festivallerden olan Berlin Film Festivali’nde yapmış ve ilk gösteriminden bu yana hemen hemen tüm eleştirmenler tarafından heyecanla karşılanmış; senenin en iyi filmlerinden biri olacağı daha şubat ayında ilan edilmişti. Film, Berlin’den sonra da dünya üzerindeki birçok festivalde adaylıklar ve ödüller kazandı.

Avrupa Sinemasının Yükselen Yıldızı Paula Beer

Sinema kariyeri 2010 yapımı Poll ile başlayan genç oyuncu Paula Beer’in Türkiyeli sinemaseverlerin radarına girmesi François Ozon’un Frantz filminde canlandırdığı Anna karakteriyle oldu. Bu filmde gösterdiği zarif ve dokunaklı oyunculukla parlayan Paula Beer, bir sonraki filmi olan Transit’te de benzer seviyede bir oyun çıkarıyor. Georg’un kaçış planında bir kırılmaya neden olan gizemli kadın Marie rolünde adeta parlayan Beer’in 1995 doğumlu, yani henüz 23 yaşında olduğunu da düşünürsek, oyuncunun adını ileride daha çok duyacağımızı kolaylıkla öngörebiliriz.

Roman Uyarlamalarına Getirdiği Yenilikçi Bakış

Sinemanın edebiyattan sıklıkla beslenen bir sanat dalı olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemada izlediğimiz pek çok edebiyat uyarlaması için, eserin gücünün gerisinde kaldığı söylense de, uyarlandığı romanı ya da öyküyü sinemanın imkânlarıyla daha ileri taşıyan filmler olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat Transit’te yönetmen/senarist Petzold’un yaptığı bunların da ötesinde. İkinci Dünya Savaşı dönemini incelikle ve detaylı bir şekilde anlatan romanı, tarih kavramını neredeyse görünmez kılarak ortaya koyduğu anlatı Transit’i koca Avrupa tarihine dair bütünlüklü sözler söyleyen bir filme dönüştürüyor.

Kafkaesk Atmosfer

Bürokrasi kavramı da Transit’in kurduğu dünyada çok önemli bir yer tutuyor. Ana karakter Georg’un kaçma ümitlerini eline geçirdiği ölmüş bir yazarın evrakları üzerine yeşertmesi bunun önemli bir göstergesi. Bu şekilde asıl kimliğini bir bakıma kaybeden Georg’un kaçışı, bir yerden sonra neredeyse sonu gelmeyecek bir bekleyişe dönüştüğünde filmin kafkaesk tonu iyice belirginleşiyor. Öyle ki bu tadı doğrudan Kafka’nın eserlerinden uyarlanmış filmlerden dahi almak oldukça zor.

Ustaca Kurulan Zamansızlık Hissi

Bir dönem romanından uyarlanmış olsa da Transit’in en güçlü yanlarından birisi seyirciye hissettirdiği keskin zamansızlık hissi. Filmde gördüğümüz kıyafetler, araçlar; yani genelleştirirsek sanat yönetimi ve görsel tercihlerle izleyenin zaman algısını bozan ve bu yolla hem seyir zevkini hem de anlam dünyasını zenginleştirmeyi başaran bir film Transit.

Kapanışta Çalan Harika Şarkı

Transit’in kapanış jeneriğinin başlamasıyla ses bandına Amerikalı müzik grubu Talking Heads’in ünlü ve artık türünün klasikleri arasında gösterilen şarkısı Road to Nowhere’in notaları hakim oluyor. Bilinmeze doğru yapılan şen şakrak bir yolculuğu ironik bir dille konu alan bu şarkı, öncesinde 100 dakika boyunca izlediklerimizle arasında müthiş bir bağ kurarak filme belki de mümkün olan en manidar noktayı koyuyor.

Mülteci Sorununa Yaklaşımı

Gündemde kapladığı yer itibarıyla mülteci sorunu, sinemacıların da kayıtsız kalamadığı bir konu. Özellikle Avrupa’dan son dönemde bu konuya eğilen birçok film çıkıyor. Fakat, tematik önemlerinden bağımsız olarak, bu filmlerin hepsinin sinema açısından çok değer taşımadığı da ne yazık ki doğru. Transit ise bu konuya getirdiği bakışla çok özel bir yerde duruyor. Mülteci sorununu bireyleri ajite etmeden, tarihsel olarak özgün bir noktadan kaynağını alan bir bakışla perdeye taşıyor. Transit bu özelliğiyle birçok güncel filmden ayrılıyor.

Filmden Yayınlanan Etkileyici Fragman

“Alman birlikleri hızla Paris’e yaklaşırken Alman göçmeni Georg tam zamanında Marsilya’ya atar kendini. Yanında Weidel adında bir yazarın evraklarını taşımaktadır. Meksika’ya kaçmak istemektedir. Ancak Marsilya’da gizemli Marie’ye aşık olur ve Georg için her şey değişir. Transit, Anna Seghers’in 1942 yılında Marsilya’da yazdığı aynı adlı romanından Christian Petzold tarafından uyarlanmıştır.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi