Fransız auteur Claire Denis’nin yönetmen koltuğundan oturduğu High Life; hapishanede yatan suçluların, bilim uğruna feda edilerek geri dönüşü olmayan bir uzay araştırmasına gönderildiği araç içerisinde yaşananları klostrofobik ve karanlık bir bakış açısıyla ele alıyor. Başrollerinde Robert Pattinson ve Juliette Binoche gibi çok önemli oyuncuların bulunduğu filmde André Benjamin, Mia Goth, Agata Buzek, Lars Eidinger, Claire Tran gibi isimler de yer alıyor. Son yılların bilimkurgu türünde üretilmiş en önemli ve en cesur işlerinden biri olarak değerlendirebileceğimiz High Life’ı bu hafta sinemada izlemek için 10 sebebi derledik.

Bu Hafta Sinemada High Life İzlemek İçin 10 Sebep

Claire Denis

Fransız yönetmen Claire Denis için çağımızın en önemli sinemacılarından biri dersek abartmış olmayız. Çok farklı coğrafyalarda geçen, çok çeşitli hikâyeler anlatırken ortaya koyduğu başarıyla ustalığını kanıtladı Denis. Son olarak Juliette Binoche’un başrolünde yer aldığı İçimdeki Güneş – Un beau soleil intérieur’de komedi ve dram arasında gezinen güçlü bir bir kadın hikâyesi ortaya koyan yönetmen daha önce Her Gün Başka Bela – Trouble Every Day ile ezber bozan bir vampir filmine imza atarken, Beyaz İnsan – White Material’da ise politik yönü ağır basan bir anlatı sunmuştu. Farklı uçlarda gezinen bu yapımlar Claire Denis’nin çok yönlülüğünün önemli bir kanıtı. High Life ise yönetmenin bilimkurgu janrındaki ilk filmi. Dolayısıyla High Life, farklı dallardaki filmleriyle önemli başarılara imza atan bir yönetmenin yeni bir alanda nasıl bir eser ortaya çıkardığı konusunda merak uyandırıyor.

Robert Pattinson

Daha önce Harry Potter serisinde rol almasına ya da Little Ashes gibi bir filmde Salvador Dalí gibi önemli bir figüre hayat vermesine rağmen İngiliz oyuncu Robert Pattinson’ın hayatımıza girişi büyük ölçüde Alacakaranlık – Twilight serisindeki canlandırdığı karakterle gerçekleştirmişti. Ticari alandaki başarısının karşılığını eleştirmenler nezdinde bulamayan seriden bu yana Pattinson’ın kariyeri hiç beklenmedik bir seyir gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada oyuncu, arthouse ve bağımsız sinemanın aranan oyuncularından biri hâline gelmiş durumda. Birlikte çalıştığı yönetmenlerin listesine baktığımızda bu durum daha da görünür oluyor. Safdie Kardeşler ve David Cronenberg gibi önemli sinemacıların yer aldığı bu listeye eklenen son isim de Claire Denis. Son derece tekinsiz bir atmosfere sahip olan High Life’ın ana karakterini canlandırırken Pattinson’ın gösterdiği performans filmin en dikkat çekici noktalarının başında geliyor.

Juliette Binoche’un Canlandırdığı Alışılmadık Karakter

Claire Denis’nin yönetmenlik kariyeri için söylediklerimizi, Juliette Binoche’un oyunculuğu için söyleyebiliriz. İngiliz Hasta – The English Patient filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazanan usta aktris, kariyeri boyunca birbirinden çok farklı filmlerde, çok farklı karakterlere hayat vermiş bir isim. Fakat High Life’ta canlandırdığı Dibs karakteri, onu izlediğimiz en ayrıksı karakter olabilir. Kara deliğe doğru, dönüşü -muhtemelen- olmayan bir göreve gönderilmiş mahkumlar üzerinde araştırmalar yapan bir bilim insanı Dibs. Lakin, bu araştırmaların içeriğini ve ulaştığı yerleri düşününce onun, özellikle B-sınıfı filmlerden aşina olduğumuz “çılgın bilim insanı” tipolojisine yakın durduğunu söyleyebiliriz. Binoche’u, şaşırtıcı olmayacak şekilde, başarıyla canlandırdığı bu rolde izlemek gerçekten heyecan verici bir deneyim.

Kara Deliğin Görselleştirilmesi

Hatırlanacağı üzere 10 Nisan 2019 günü, bilim tarihinde ilk kez bir kara deliğin fotoğrafı yayınlandı ve bu durum özellikle sosyal medyada büyük heyecan uyandırdı. Bilimsel açıdan taşıdığı önemin yanından bu tek fotoğraf, insanın içinde yaşamakta olduğu evrende kapladığı “küçük” yeri yeniden hatırlattı herkese. Kara delik olgusu High Life’ın anlatısının da merkezinde yer alıyor. Bir kara deliğe doğru göreve gönderilen bir uzay aracında yaşananları perdeye yansıtan filmde de bu olgunun bilgisayar ortamında yaratılmış görüntüsü bulunuyor. Bu görüntünün yayınlanan fotoğrafa olan benzerliği High Life’ın yarattığı heyecan dalgasını daha da etkili kılıyor.

Bilimkurgu Sinemasında Tutması Muhtemel Yer

Bilimkurgu, film türleri arasında kendi kuralları olmasının yanında kendine has bir takipçi profiline de sahip. Böyle geniş bir alan olan belgesel sineması, doğal olarak kendi içinde de farklı damarlar bulmuş bir yapı hâline gelmiş durumda. Örneğin felsefi içeriğinin yanında aksiyon sahneleriyle akıllara kazınan The Matrix’i bu türe dâhil edebiliriz, François Truffaut’nun Ray Bradbury’nin kült romanı Fahrenheit 451 uyarlamasını da. Hatta bilimkurgu yönetmenlere o kadar zengin olanaklar sunan bir tür ki, Godard, Tarkovski ve Kubrick gibi sinema tarihinin çok önemli yönetmenlerinin bu alanda eserlere imza attığını görebiliyoruz. Tabii ki bu önemli yönetmenlerin çektiği bilimkurgular içerik açısından oldukça zengin ve derinlikli yapıya sahipler. Claire Denis’nin bilimkurgusu High Life da ileride Alphaville, Stalker ve 2001: A Space Odyssey gibi bu türün en güçlü örnekleriyle birlikte anılma konusunda ciddi bir potansiyele sahip. Özellikle Denis’nin filme kattığı kadın dokunuşu bilimkurgu sinemasından aşina olmadığımız bir ton katıyor High Life’a.

Filmin Kapanışında Çalan Şarkı: Willow

Sinema tarihinde birçok film, bu yapımlar için özel olarak bestelenmiş şarkılarla da hatırlanır. Bu şarkıların bir kısmı da doğrudan anlatılara göndermelerle dolu olur, filmde izlediğimiz hikâyeye yeni bir boyut kazandırır. High Life’ın kapanışında çalan şarkı Willow da bu kapsamda değerlendirilebilir. High Life’ın müzikleri, tüm Claire Denis filmleri gibi Tinderstick grubundan Stuart A. Staples’ın imzasını taşıyor. Staples ve Tindersticks’in Willow’da filmlerin anlatılarını tamamlayan şarkı konseptini başka bir boyuta taşıdığını söyleyebiliriz. Zira şarkı, anlatıyı tamamlamanın ötesinden, onu adeta devam ettiriyor. Fakat asıl dikkat çekici olan, filmin başkarakteri Monte’nin ağzından yazılmış olan şarkıyı, bu karaktere hayat veren Robert Pattinson’ın bizzat seslendiriyor ve böylelikle Willow sinema tarihinde özel bir noktaya oturuyor.

Anlatıya Güç Katan Set Tasarımları

Bilimkurgu sineması, özellikle günümüzde aldığı şekille, gösterişli görsel efektler ve set tasarımlarıyla birlikte anılır hâle gelmiş durumda. High Life ise bu tutuma, tabiri caizse hiç paye vermiyor. Yer yer oldukça köhne, eski, yıpranmış bir uzay aracının içindeyiz film boyunca. Son derece özenli bir sanat yönetimi marifetiyle yaratıldığı belli olan bu set tasarımları High Life’ın karanlık atmosferine es geçilemeyecek katkılar yapıyor. Son yılların en atmosferik yapımlarından biri olan High Life, böylece mutlaka sinema salonunda, büyük perdede izlemeyi gerektirecek bir yapıya bürünüyor.

Filmin “Tersine” Festival Yolculuğu

High Life, Claire Denis seviyesinde bir yönetmenin, Robert Pattinson ve Juliette Binoche’un rol alacağı bir bilimkurguya imza atacak olması sebebiyle daha fikir aşamasından itibaren ilgi çekici bir proje. Dolayısıyla High Life’ın dünya prömiyerini en saygın film festivallerinden birinin yarışma bölümünde yapacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu. Bu konuda ilk beliren ihtimal de High Life’ın Cannes’da yarışmasıydı; fakat bu gerçekleşmedi. Sonrasında Denis, bunun filmin o dönem hazır olmaması sebebiyle gerçekleşmediğini ifade etse de, Cannes Film Festivali’nin programına almak istediği filmler için birtakım fedakârlıklar yaptığı bilinen bir gerçek. Cannes’ın ardından film, Avrupa’nın bir diğer önemli festivali olan Venedik Film Festivali’nde de ana yarışmada yer almadı. Bunun için belirtilen sebep ise, yapımcıların High Life’ı Kuzey Amerika’da açmak istemeleriydi. Sonuç olarak film, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı ve o günden beri büyük övgülerle karşılanıyor. Eleştirmenler nezdinde bu kadar heyecanla karşılanan bir yapımın, Cannes ya da Venedik gibi festivallerde yarışamaması da dünya festivallerinin tutucu yapısına dikkat çekmesinin yanında, High Life’ın ne kadar cesur ve ezber bozan bir yapım olduğunun bir işareti olarak da algılanabilir.

İnsan Doğasına Karanlık Bakış

High Life’ın konusu, hapishanede tutuklu bulunan insanların, bir uzay araştırmasında kullanılması fikri üzerine inşa edilmiş. Dolayısıyla bu insanların, dünyadaki çevresel koşullardan, modern hayatın sunduğu imkânlardan uzak oluşu, High Life’ın insanın doğasını perdeye yansıtmı konusunda geniş bir alana sahip olmasını sağlıyor. Kapalı bir mekânda, yok oluşa doğru ilerleyen bir grup insanın hikâyesini anlatan bir filmin bizzat yönetmeni tarafından “yalnızca arzulardan ve vücut sıvılarından bahsediyor.Umutsuzluk ve insanın hassasiyeti hakkında bir film bu; her şeye karşın sevgi hakkında.” olarak tanımlanması anlatının insan doğasına nasıl bir noktadan baktığını da açık ediyor.

Filmden Yayınlanan Etkileyici Fragman

“7 numaralı uzay gemisinde bir bebekle birlikte yalnız yaşıyor Monte. Gemi, bir kara deliğe doğru yol alıyor; uzay-zamanın büküldüğü bir noktaya. Robert Pattinson, Juliette Binoche, Mia Goth’lu oyuncu kadrosuyla High Life, Toronto’da prömiyerini yaptı. Çektiği bu ilk bilimkurguda Denis, tüm oyuncularına çekimlerin yapıldığı Köln’deki Avrupa Uzay Ajansı’nda astronot eğitimi aldırdı. Tabii ki yine Denis’nin tüm filmlerinde olduğu gibi Tindersticks’ın has elemanı Stuart A. Staples, müzikleri ve ses tasarımını üstleniyor. Claire Denis’nin sözleriyle High Life, ‘yalnızca arzulardan ve vücut sıvılarından bahsediyor. (…) Umutsuzluk ve insanın hassasiyeti hakkında bir film bu; her şeye karşın sevgi hakkında…’”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi