Deleuze ve Guattari, Felsefe Nedir? adlı kitaplarında bilim, sanat ve felsefeyi düşüncenin üç büyük formu olarak ele alırken insanın kaostan korunmak ve istediği düzene ulaşmak için söz konusu disiplinlerin nasıl bir olanak sunduğunu şöyle açıklarlar: “Felsefe, bilim ve sanat, gökkubbeyi yırtmamızı ve de doğruca kaosun içine dalmamızı isterler. Kaosu ancak bu bedel karşılığında yenebileceğizdir.” Hareket-İmge adlı kitabının Amerikan baskısı için yazdığı önsözde sinematografik kavramlar ortaya koymayı amaçladığını belirten Deleuze, bu doğrultuda iki kavram sunar: hareket-imge ve zaman-imge. II. Dünya Savaşı sonlarına kadar olan filmleri hareket-imge, sonrasındaki filmleri ise zaman-imge kavramı çerçevesinde ele alır. Deleuze’ün çalışmaları, sinema-felsefe bağlamında yapılan çözümlemelere kavramsal çerçeve sunarken, onu izleyen yıllarda bu alanda sürdürülen çalışmalarda yeni yeni kavramlar da karşımıza çıkar. Kıvanç Türkgeldi, Iñarritu’nun 21 Gram filmini incelediği makalesinde David Martin-Jones’un “melez imge” kavramından söz eder ve çözümlediği filmde Deleuze’ün iki kavramına ilişkin ortak ögeler saptar. Bu yazıda ele alacağım, Tunç Başaran’ın Ayla Kutlu’nun Sen de Gitme Triyandafilis (1990) adlı öyküsünden beyazperdeye uyarladığı Sen de Gitme (1995) filmini de bu “melez imge” kavramı çevresinde incelemek mümkün. Filmde öykü, Deleuze’ün “hareket-imge” kavramıyla çözümlenebilecek filmlerde olduğu gibi, kronolojik ilerler. Fransız işgali ve mandası sayesinde giderek varsıllaşan Mösyö Antuvan, karısı Madam Teodora, dört kızı ve çalışanları ile mutlu bir aile tablosu karşımıza çıkar ilk etapta; ancak bu görünenin arkasında hem ev içinde hem dış dünyada acımasız, yıkıcı gerçekler vardır. Filmin izleyiciyi en çok çeken ve öyküyle empati kurmasını sağlayan ise geleneksel anlatılarda genellikle yardımcı karakter, hatta tip olarak görebileceğimiz bir insanı, zihinsel engelli olan Triyandafilis’i anlatının merkezine almasıdır. Anlatıda karşıtlıklar mekân üzerinden verilir. Triyandafilis için ev içinde korunaklı bir alan yaratma çabalarına karşılık dış dünyada ise Hatay ilinin Suriye’ye mi bağlanacağı yahut Türkiye’ye mi katılacağı konusu ve yaklaşmakta olan II. Dünya Savaşı gündemdedir.

Mösyö Antuvan, Triyandafilis için söz konusu güveli alanı yaratma düşüncesiyle çalışanlara talimat verir, kapıları kilitler ve kızının evden kaçmaması için önlemler alır. Peki, babasının kurduğu bu sözde güvenli alanda Triyandafilis, ne kadar mutludur, dahası gerçekten güvende midir? Mösyö Antuvan, işleri, Beyrut’a gidip yerleşme hazırlıkları, dış dünyanın gündemine göre kendilerine nasıl bir gelecek kurabilecekleri gibi konularla meşguldür. Madam Teodora da benzer sorunlar nedeniyle kendilerine yeni bir hayat kurmanın telaşı içindedir. Anlatı boyunca Triyandafilis’in anne ve babasıyla güçlü bir bağ kurduğunu göremeyiz. Ona yalnızca zarar görmeyeceği bir dünya kurmaya çalışırlar ama aslında ne aralarında bir paylaşım vardır ne de böyle bir dünya kurmayı başarabilmişlerdir. Triyandafilis’i eve hapsederek özgürlüğünü elinden alırlarken diğer kızlarının Triyandafilis’e karşı acımasız tavırlarının yarattığı hasarı engellemek ve onarmak için hiçbir şey yapmazlar. Triyandafilis o evde mutsuzdur ve bu nedenle birçok kez kaçma girişiminde bulunur. Kendisini kuşatan evin yalnızca penceresinden görebildiği dış dünyadan biriyle, bir Fransız eri olan Pierre ile iletişim kurmaya başlar bir gün. Evde Triyandafilis’in kilitler altında tutulmasından rahatsız olan ve dış dünyada incinmeyeceği, bir nebze özgürleşebileceği bir alan oluşmasını isteyen yalnızca dadısı Sultan’dır. Pierre ile ilişkisine bu nedenle engel olmaz. İkisinin de çok saf, temiz olduklarının ayırdındadır. Bu ilişkide Triyandafilis’i üzecek tek şey, Pierre’in bir gün birliğiyle beraber kentten ayrılacak olmasıdır ve o gün gelir. Triyandafilis, ilk kez birine “gitme” diye yalvarır. Neden gittiğini anlayamaz, gidişini kabullenemez. Aradan biraz zaman geçer ve ailesinin Beyrut’a taşınmak üzere eşyaları toplamasını fırsat bilerek yine evden kaçar. Hiç bilmediği kentte sokak sokak Pierre’i arar. Ailesinin onu korumak istediği dış dünya ile ilk kez bu kadar karşı karşıyadır. Üzerinde Pierre’inkine benzer bir üniforma gören herkesin peşinden gülümseyerek gider. Sonrasında şiddetin her türlüsüne maruz kalacağını, insanın ne kerte acımasız ve kötü olabileceğini öngöremez elbette. Bu masumiyeti, onun korkusuzca Pierre’i bulacağı umuduyla Fransız erlerini taşıyan bir kamyona binip gitmesine neden olur ve uzun süre Triyandafilis’ten haber alınamaz. Ailesi bir süre aradıkları kızlarını bulamayacaklarını kabullenerek gözden çıkarırlar. Hep birlikte Beyrut’a taşınırlar.

Dış Dünya: Tekinsiz ve Alabildiğine Acımasız

Üç yıl geçer. Sultan, bir gün oldukça hırpalanmış bir Triyandafilis’i karşısında bulur. İzini bulamadıkları dönemde önce o kamyondaki Fransız erlerinin cinsel şiddetine maruz kalmış, daha sonra civar köylerde fuhuş yapmaya zorlanmış, defalarca hem cinsel hem fiziksel şiddete uğramıştır. Sultan, bütün bu olanları, kızın parça parça anlatabildiklerinden ve vücudundaki izlerden, örneğin sigara yanıklarından öğrenir. Filmde Triyandafilis, Sultan’dan masal anlatmasını ister. Öyküde bu masallardan biri ayrıntılı olarak verilir. “Dev Kız” masalında kırk oğlu olan bir aile, kız çocuklarının olmasını ister. Derken bir gün Dev Kız doğar, anne baba kızlarının olağanüstü özelliğini kabullenirken erkek kardeşler kendilerine yönelik bir tehdit olarak görürler. Dev kız, büyüdüğünde sırayla erkek kardeşlerini öldürmeye başlar. Birinin nedeni şöyle açıklanır masalda: “Bir başka ağabeyini de pusu kurup öldürdü. Kadın kız demeden saldırıp gebe bırakıyordu onları. Sonra da marifetmiş gibi herkese anlatıyordu bunu. O kızlara, kadınlara kötü gözle bakıyordu başka erkekler. Ağasının adı çapkına çıkmış, saldırıya uğrayanlar ise ahlaksız, fahişe, piç anası olmuşlardı. Dayanamadı, vurdu yıktı.” Sultan, dış dünyanın acımasızlığını, şiddetini, çifte standardını, iki yüzlü bir ahlak anlayışı üzerine kurulu olduğunu bir masalla anlatmak istemiştir Triyandafilis’e. O ise bu gerçeği yaşayarak öğrenmek zorunda kalmıştır. Triyandafilis’in yaralarını nasıl iyileştireceklerini konuştuklarında kocası “Hatırlıyorsa, unutturmaya çalışırız sevgimizle” der ve gerçekten ne ailesiyle birlikte yaşadığı, kilitler altında tutulduğu döneme ne de son üç yıla benzeyen bir dönem başlar Triyandafilis’in yaşamında.

Ailesi önce Beyrut, sonra Yunanistan’a gitmiştir. Triyandafilis, Sultan ve kocası ise kızın ailesinin evinde yaşamaya devam ederler. Evde eski şaşalı günlerinden hiçbir iz yoktur. Metruk bir ev görürüz. Zişan Kürüm, Ranciére’in Sinematografik Masallar adlı kitabını incelediği yazısında Deleuze’e değinirken mekân konusuna dikkat çeker. II. Dünya Savaşı’nın neden olduğu yıkım sonucunda insanlar metruk mekânlarla karşılaşır. Deleuze, bu mekânları “öylesine-herhangi-mekân” (any-space-whatever) olarak adlandırır. Söz konusu yeni mekânlardaki insanlar ise eyleyen değil, tanık olarak karşımıza çıkar. Ailenin taşınması, öyküdeki anlatıcının deyişiyle “savaşın kendi düzenini kurması” sonucu Mösyö Antuvan’ın o görkemli evi, kalan birkaç parça eşyanın beyaz örtülerle saklandığı, ıssız, yıllar sonra “hayaletli ev” olarak adlandırılacak bir mekâna dönüşmüştür ve aynı zamanda Deleuze’ün sözünü ettiği yeni insan tipini de burada izleriz: Yaşananlar karşısında eyleme geçme gücü olmayan, tanık oldukları ve deneyimleriyle yaşamlarına kaldığı yerden devam etmek zorunda kalan insanlar. Buna karşın, anlatı burada bir alternatif sunar. Evin bu yeni hâli, Triyandafilis’in hem güvende hem de özgür olduğu bir döneme mekân olur. Sultan ve kocası, onun için böyle bir alan yaratmayı başarmışlardır. Triyandafilis, ailesiyle kuramadığı bağı çocukluğundan beri Sultan’la kurmuştur ve bu bağ, üç yıl aradan sonra da korunur, güçlenir. Zor durumda kaldıklarında gözden çıkarmayacakları, hiçbir zaman yük olarak görmedikleri bir insandır Triyandafilis, Sultan ve kocası için. Anlatının en vurucu yanlarından biri de ırk ya da kan bağı yerine sevgi üzerine kurulan bir bağın ne denli güçlü olabileceğinin gösterilmesidir. Bu durum, öykünün geçtiği mekânın, İskenderun’un kültürel yapısıyla da ilgilidir ve filmin çıkış noktası olan öykü üzerine yazdığı yazıda Hülya Soyşekerci’nin belirttiği gibi, farklılaştırmayı, ötekileştirmeyi görmeden büyüyen Sultan, aynı duygularla, öğrendikleriyle Triyandafilis’le yaşamı paylaşır. Triyandafilis için başından sonuna mutsuz olacağı bir yaşam yerine “başka bir dünyanın” da kurulabileceği görülür.

Savaş Bitti. Rıfat Geldi.

Triyandafilis’in yeni yaşamında özgürlük, sevgi ve kimsenin engel olmadığı bir aşk da vardır. Pierre’den yıllar sonra Rıfat’la yolları kesişir ve birbirlerine karşı hissettikleri çok masum, hesapsız kitapsızdır. Sultan, ailesinin tavrının aksine, bu aşkın yaşanmasına karşı çıkmaz. Rıfat’ı da oğlu kabul eder. Tek korkusu, bir gün bu mutluluklarının bitmesidir. Zaman geçer. Rıfat’ın askere gitmesi gerekir. Bu haberi Triyandafilis’e vermek zordur. “Ölümler, ayrılıklar bir çocuğa nasıl anlatılır? Bu yaşıma geldim, daha ben bilmiyorum da sen nerden bileceksin?” der Sultan, Rıfat’a. Triyandafilis’in bildiği tek bir şey vardır. Giden sevdikleri bir daha dönmemişlerdir o güne kadar. Korkuları yeniden gün yüzüne çıkar ve zor ikna ederler onu. Bu defa korktuğu başına gelmez. Rıfat, askerden döner. Triyandafilis, dış dünyanın gerçekliği üzerine şöyle bir ilişki kurar: “Savaş bitti. Rıfat geldi”. Onun için bu kadar yalındır her şey. Rıfat döndüğü için mutludur ama hiç hesapta olmayan bir çağrı gelir aradan biraz zaman geçince. Rıfat’ın Kore’ye savaşa gitmesi gerekir. Triyandafilis, daha önce yaptığı gibi sokak sokak onu aramaz ama evde aynı tümceyi tekrarlar durur: “Gitme!”. Sultan, bir süre sonra radyoda Rıfat’ın adını Kore’deki şehitlerin adları açıklanırken duyar. Kıza bu haberi veremez; ancak Triyandafilis de Rıfat’ın dönmeyeceğini anlamış gibidir. Dış dünyada olup bitenlerin nedenlerini kendine açıklayamaz ama o dünyanın gerçeğini yavaş yavaş öğrenmek zorunda kalır. Son giden ise Sultan olur ve artık Triyandafilis tek başınadır. Yıllar geçer. O ev ve Triyandafilis üzerine efsaneler yaratılır. “Hayaletli ev” ve “ölüm meleği” olarak anılır mekân ve anlatı kişisi. Yalnızca İskenderun’da askerliğini yapan, tıpkı Pierre ve Rıfat gibi giyinen bir genç, Eren, Triyandafilis’e haksızlık ettiklerini düşünür ve özür dilemek ister. Son kez gördüğü gerçekten Triyandafilis midir yoksa bir düş müdür? Triyandafilis’in masalı böylece sona erer izleyenlerin ve okuyanların zihninde izler bırakarak ve anlatıdaki her iki dünyayı da sorgulamak için kapılar açmayı başararak. Öykünün yazarı Ayla Kutlu, bir söyleşisinde “Yüreği yakalamak… Anlattığım şey bittikten sonra da yankılanarak bellekte kalmak istiyorum” der. Triyandafilis’in öyküsü, yankılanmaya devam eder yazıldığı ve filme uyarlandığı dönemden bu yana.

Deleuze’ün kavramları üzerinden filmi özetlemek gerekirse her iki kavrama ait özellikler taşıdığı görülen Sen de Gitme, kronolojik olarak Triyandafilis’in yaşamını anlatırken bir yandan da zaman-imge kavramında Deleuze’ün sözünü ettiği bir gerçeği, görünenin aslında bambaşka olduğunu, izleyenin görmesini sağlar. Filmde zamanı iki türlü düşünebiliriz. Birincisi, öykünün geçtiği zaman dilimi; ikincisi ise filmin yapım tarihi. Her ikisi de Deleuze’ün kavramlarından “zaman-imge” olarak başlattığı dönemin sonrasına denk gelir. Öyküde II. Dünya Savaşı’nın öncesi ve sonrası, zaman dilimi olarak karşımıza çıkarken tam da Türkgeldi’nin yazının başlarında andığım makalesinde belirttiği gibi Deleuze’ün bir saptamasıyla örtüşür ve gerçeğin sorgulanmasına yol açar, görünenin altındaki görünmeyene çevirir bakışları. Nedir bu görünmeyenler? Örneğin bu film, mekân üzerinden karşıtlık kurarken dış mekânı tüm gerçeği, şiddeti ve acımasızlığıyla anlatır ama ev içinin de aslında hiç güvenilir bir alan olmadığını ilk yarıda gösterir; çünkü sevgisizlik üzerine kurulu ilişkiler ağı söz konusudur. Ne zaman Mösyö Antuvan ve ailesi Beyrut’a taşınır, Triyandafilis üç yıl sonra evine döner, o zaman Sultan, kocası, Triyandafilis, sonrasında Rıfat’la kan bağı, ırk ve benzeri ortaklıklar bulunmadan da çok güçlü bir bağ kurulacağının göstergesi olan bir “aile” çıkar karşımıza bu defa. Dış dünyada ise Triyandafilis’e açıklanması mümkün olmayan gerçekler vardır. Pierre ve Rıfat neden gider? Triyandafilis’e üç yıl boyunca cinsel ve fiziksel şiddet uygulayanlar, bu hakkı kendilerinde nasıl görürler? Triyandafilis’e bunların yanıtını vermek elbette zordur ama izleyici, dürüst davranarak kendine bu soruların yanıtlarını verebilir. Bilindiği gibi kötülük kavramı üzerine Kant ile Arendt’in yaklaşımı birbirinden farklıdır. Kant, radikal kötülüğün açıklanabilir ve anlaşılabilir olduğunu, Arendt ise tam tersini savunur “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla. Filmde gördüğümüz kötülüklerin temelinde bir erk meselesi yine karşımıza çıkar. Güçlü olanın, kendinden güçsüz ve değersiz bulduğu biri ya da birilerine uyguladığı her türden şiddet meşrulaştırılır, sıradanlaştırılır ya da üzeri örtülür. Savaşanlar, geçerli bir neden bulurlar kendilerine. Triyandafilis’e tecavüz edip vücudunda sigara söndürecek kadar kötülüğün sınırlarını zorlayanlar da bunları yapma hakkını kendilerinde görürler. Bir soruyla başlayan bu yazıyı yine bir soruyla bitirelim öyleyse: Siz bu filmi izlediğinizde ve öyküyü okuduğunuzda anlatıdaki kötülükleri, Kant’ın “radikal kötülük” kavramıyla mı yoksa Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla mı kendinize açıklarsınız?

Kaynak:

Bakır, K. (2015). “Hannah Arendt’te Kötülük Problemi”. Kaygı. https://dergipark.org.tr/download/article-file/271227

Deleuze, G. ve Guattari F., (2001). Felsefe Nedir?, Çeviren: Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, G. (2003). İki Delilik Rejimi: Metinler ve Söyleşiler 1975 – 1995. Yayına Hazırlayan: David Lapoujade, Çeviren: Mahir Ender Keskin, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Kutlu, A. (2009). Sen de Gitme Triyandafilis, Ankara: Bilgi Yayınevi.

Kürüm, Z. (2016). “Sinemanın Modernizminden Söz Etmek Mümkün müdür?”. Moment Dergi. http://www.momentdergi.org/index.php/momentdergi/article/view/205/322

Soyşekerci, H. (2012). Mavi Harfler Atölyesi, İstanbul: Komşu Yayınları.

Soyşekerci, H. (2017). “Ayla Kutlu’nun Öykü Dünyası ve Kadınlar”, Oggito. https://oggito.com/icerikler/ayla-kutlu-nun-oyku-dunyasi-ve-kadinlar/47039

Türkgeldi, K. (2015). “Hareket-İmge ve Zaman-İmge Kavramları Doğrultusunda ’21 Gram’a Bir Bakış”. Akdeniz İletişim Dergisi, https://dergipark.org.tr/download/article-file/495236

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi