Zulmü ve kötülüğü, şiddeti ve yozlaşmışlığı, en çok da iki büyük dünya savaşının siyah beyaz karelerinde görürüz. İnsanın tüm umutlarının tükendiği, soyunda ne kadar zaafı varsa ortaya çıktığı anlar, bu karelerin içinde görülür. Ne var ki bu kareler, fotoğraf tarihinin de en etkileyici anlarını oluşturur. Nerede vahşet, nerede zulüm, eziyet varsa ve bir fotoğraf kadrajının içine sığmışsa, orada tüyler ürpertici bir kompozisyonun başarısı görülür. Mesele acıyı resmetmeye geldiğinde, 20. yüzyılın fotoğrafçıları kadar beceriklisi yok. Onlar çok iyi gördükleri için değil, vahşete tanık olduklarını belgeledikleri için başarılılar. Çünkü vahşet ve dehşet, o yüzyılı tanımlamaya yeten bir kelime, hatta bir ‘’ahlak’’ göstergesiydi. Ama sorulması gereken soru bundan daha da önemli. Vahşet nasıl oldu da estetik bir değer hâline geldi? Hegel, Estetik’te belirtmişti: ‘’Kırbaçlanan, başına dikenli taç giydirilen, çarmıhta acı çekerek ölen İsa, Yunan güzellik formlarıyla tasvir edilemez.’’ Çünkü Yunan güzellik formları; uyumun, oranın ancak ahlaken ‘’iyi’’ olandan gelebileceğini dile getirir. Biri o dönemin kurallarına göre ahlaklıysa, ‘’orantılıdır’’ ve güzeldir. Bu görüş, çarmıhta kanlar içindeki İsa’nın ahlaken kötü olduğunu öne sürerdi, çünkü acı çeken İsa, o sırada ‘’biçimsizdi’. Acının temsili ve resmedilmesi, Orta Çağ’ın sonlarında hem ahlaki hem de estetik, günümüzde ise sadece estetik bir değer hâline geldi. Bu temsile bir de Boyalı Kuş filminde bakalım. Boyalı Kuş: Acının ve Zulmün Temsili Jerzy Kosiński’nin zamanında tartışma yaratmış romanından uyarlanan film, dokuz bölümden oluşuyor. Bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı’nın cephelerden uzak atmosferinde evine doğru yolculuğa çıkarken karşılaştığı dokuz yetişkinin (geçici ebeveynin) isimleri, her bir bölümün başlığını oluşturuyor. Her bir yetişkin, ailesini, evini ve huzurunu arayan bu çocuk için yeni bir sığınak oluyor. ‘’Bir çocuğun gözünden savaş nasıl görünür?’’ sorusunun etrafında dönen birçok film izledik; bunlardan bazıları savaşın yalnızca psikolojik yıkımlarına odaklanırken, bazıları ise şiddeti gerçekçi bir şekilde gösterme bakımından hiç çekincesi olmayan yapımlardı. Boyalı Kuş, bu bakımından diğer ‘’savaş ve çocuk’’ filmlerinden ayrılıyor. Bu filmdeki acının temsili ve şiddetin resmedilmesi, bir çocuğun edilgen bakışından vurgulanıyor. Her ne kadar filmde şiddetin son derece sert sahnelerine tanık olsak da yönetmen Václav Marhoul, seyircinin acıyı hissetmesini isterken, bir duygusal manipülasyona uğratmıyor. Filmde sıklıkla karşılaştığımız Hristiyan imgelerinin bu şiddet temsilini anlamamızda yardımcı olacağını düşünüyorum. Filmdeki birçok sahnede İsa ve Hristiyanlık ikonlarına rastlıyoruz. Bunlar bazen sahneyle birebir ilişkili göstergeler olurken, bazen sadece arka planda varlığını koruyan imgeler oluyor. İsa’nın diğer insanlar için çektiği acı, kolyelerden biblolara kadar hemen her yerde tanık olduğumuz bir imgedir. Bu imgelerde İsa, genelde biçimsel olarak bozulmuş, bedeni yara içindeyken, suratında huzurlu bir hüzün sabitlenmiş şekilde karşımıza çıkar. Antik Yunan güzellik idealinin aksine bu imgelerde İsa, biçimsel olarak bozulmuş olsa da onun fedakârlık için çektiği acılar, insani gücünü, ahlakını yücelten bir estetiğe bürünmüştür. Yani İsa’nın ahlakı, estetik bir değere dönüştürülmüştür. Hristiyanlık’ı anlatan tablolarda, yine aynı şekilde din şehitlerinin veya azizlerin çektiği acılar resmedilirken de benzer bir yol izlenmiş; bu insanların din uğruna ne kadar kötü bir vahşete tanık olurlarsa olsunlar, yüzlerinde, çektikleri acıyı değil, uğradıkları zulme karşı koyan meleksi dinginliği göstermek tercih edilmişti. Bu tablolara baktığımızda, kırbaçlanma, bıçaklanma, göğüs kesme gibi işkencelere uğrayan kurbanların imgeleri, Hristiyanlık'ın savunduğu gibi ‘’Sağ yanağına vurana, sol yanağını çevir’’ düşüncesine…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Boyalı Kuş, diğer ‘’savaş ve çocuk’’ filmlerinden ayrılıyor. Bu filmdeki acının temsili ve şiddetin resmedilmesi, bir çocuğun edilgen bakışından vurgulanıyor. Her ne kadar filmde şiddetin son derece sert sahnelerine tanık olsak da yönetmen Václav Marhoul, seyircinin acıyı hissetmesini isterken, bir duygusal manipülasyona uğratmıyor. Öte yandan 35mm çekilen filmin her bir karesi, vahşetin seyrini, ‘’bilinçli olarak’’ estetik bir zevk hâline getiriyor ki bu tercih, görsellik açısından bir başarı olsa da aslında etik bir probleme işaret ediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.8 ( 3 oy)
70

Zulmü ve kötülüğü, şiddeti ve yozlaşmışlığı, en çok da iki büyük dünya savaşının siyah beyaz karelerinde görürüz. İnsanın tüm umutlarının tükendiği, soyunda ne kadar zaafı varsa ortaya çıktığı anlar, bu karelerin içinde görülür. Ne var ki bu kareler, fotoğraf tarihinin de en etkileyici anlarını oluşturur. Nerede vahşet, nerede zulüm, eziyet varsa ve bir fotoğraf kadrajının içine sığmışsa, orada tüyler ürpertici bir kompozisyonun başarısı görülür. Mesele acıyı resmetmeye geldiğinde, 20. yüzyılın fotoğrafçıları kadar beceriklisi yok. Onlar çok iyi gördükleri için değil, vahşete tanık olduklarını belgeledikleri için başarılılar. Çünkü vahşet ve dehşet, o yüzyılı tanımlamaya yeten bir kelime, hatta bir ‘’ahlak’’ göstergesiydi. Ama sorulması gereken soru bundan daha da önemli. Vahşet nasıl oldu da estetik bir değer hâline geldi?

Hegel, Estetik’te belirtmişti: ‘’Kırbaçlanan, başına dikenli taç giydirilen, çarmıhta acı çekerek ölen İsa, Yunan güzellik formlarıyla tasvir edilemez.’’ Çünkü Yunan güzellik formları; uyumun, oranın ancak ahlaken ‘’iyi’’ olandan gelebileceğini dile getirir. Biri o dönemin kurallarına göre ahlaklıysa, ‘’orantılıdır’’ ve güzeldir. Bu görüş, çarmıhta kanlar içindeki İsa’nın ahlaken kötü olduğunu öne sürerdi, çünkü acı çeken İsa, o sırada ‘’biçimsizdi’. Acının temsili ve resmedilmesi, Orta Çağ’ın sonlarında hem ahlaki hem de estetik, günümüzde ise sadece estetik bir değer hâline geldi. Bu temsile bir de Boyalı Kuş filminde bakalım.

Boyalı Kuş: Acının ve Zulmün Temsili

Jerzy Kosiński’nin zamanında tartışma yaratmış romanından uyarlanan film, dokuz bölümden oluşuyor. Bir çocuğun, İkinci Dünya Savaşı’nın cephelerden uzak atmosferinde evine doğru yolculuğa çıkarken karşılaştığı dokuz yetişkinin (geçici ebeveynin) isimleri, her bir bölümün başlığını oluşturuyor. Her bir yetişkin, ailesini, evini ve huzurunu arayan bu çocuk için yeni bir sığınak oluyor. ‘’Bir çocuğun gözünden savaş nasıl görünür?’’ sorusunun etrafında dönen birçok film izledik; bunlardan bazıları savaşın yalnızca psikolojik yıkımlarına odaklanırken, bazıları ise şiddeti gerçekçi bir şekilde gösterme bakımından hiç çekincesi olmayan yapımlardı. Boyalı Kuş, bu bakımından diğer ‘’savaş ve çocuk’’ filmlerinden ayrılıyor. Bu filmdeki acının temsili ve şiddetin resmedilmesi, bir çocuğun edilgen bakışından vurgulanıyor. Her ne kadar filmde şiddetin son derece sert sahnelerine tanık olsak da yönetmen Václav Marhoul, seyircinin acıyı hissetmesini isterken, bir duygusal manipülasyona uğratmıyor. Filmde sıklıkla karşılaştığımız Hristiyan imgelerinin bu şiddet temsilini anlamamızda yardımcı olacağını düşünüyorum.

Filmdeki birçok sahnede İsa ve Hristiyanlık ikonlarına rastlıyoruz. Bunlar bazen sahneyle birebir ilişkili göstergeler olurken, bazen sadece arka planda varlığını koruyan imgeler oluyor. İsa’nın diğer insanlar için çektiği acı, kolyelerden biblolara kadar hemen her yerde tanık olduğumuz bir imgedir. Bu imgelerde İsa, genelde biçimsel olarak bozulmuş, bedeni yara içindeyken, suratında huzurlu bir hüzün sabitlenmiş şekilde karşımıza çıkar. Antik Yunan güzellik idealinin aksine bu imgelerde İsa, biçimsel olarak bozulmuş olsa da onun fedakârlık için çektiği acılar, insani gücünü, ahlakını yücelten bir estetiğe bürünmüştür. Yani İsa’nın ahlakı, estetik bir değere dönüştürülmüştür. Hristiyanlık’ı anlatan tablolarda, yine aynı şekilde din şehitlerinin veya azizlerin çektiği acılar resmedilirken de benzer bir yol izlenmiş; bu insanların din uğruna ne kadar kötü bir vahşete tanık olurlarsa olsunlar, yüzlerinde, çektikleri acıyı değil, uğradıkları zulme karşı koyan meleksi dinginliği göstermek tercih edilmişti. Bu tablolara baktığımızda, kırbaçlanma, bıçaklanma, göğüs kesme gibi işkencelere uğrayan kurbanların imgeleri, Hristiyanlık’ın savunduğu gibi ‘’Sağ yanağına vurana, sol yanağını çevir’’ düşüncesine de uygunluk görürüz. Özetle bu imgelerde gösterilen şey, şiddetin değil aslında ahlakın bir temsili, yüceltilmesiydi.

Boyalı Kuş filminde gördüğümüz şiddet de benzeri bir işlev üstlenmiş. Bir çocuğun savaş atmosferinde yaşadığı tüm zulümler ve işkenceler, benzeri bir estetik görüşle sahnelenmiş, bu yüzden izlerken zorlansak da kışkırtılmış hissetmiyor veya aşırı rahatsız olmuyoruz. Oradan oraya savrulan, gittiği her yerde zulme uğrayan, aşağılanan bu çocukla birlikte, şiddete gittikçe kayıtsızlaşıyor ve onun üzerinden yeni bir duygunun doğuşuna tanık oluyoruz: Gurur. Üniformalı asker görmesek 20. yüzyılda bile geçtiğini anlamayacağımız bu hikâye, kasıtlı olarak altını çizdiği zamansızlıkla birlikte, çok net bir şey vurguluyor; insanın çaresiz kaldığı yerde, tüm acımasızlığı ortaya çıkıyor. Çağlar boyu süren bu acımasızlığın çözümü, belki de bunlara defalarca kez tanık olan çocukların yüreklerinin ne kadar temiz kalabileceklerinde gizli. Haneke’nin Beyaz Bant filmindeki çocukların neler yaşadıklarını, o hikâyenin dinle bağlantısını ve bu çocukların aslında kimlerin geçmişleri olduğunu hatırlayalım, benzer bir cevaba ulaşacağız.

Acının ve şiddetin estetiğinden bahsetmişken, filmin sinematografisi hakkında da bir iki söz söylemek gerekiyor. Zira böyle bir sinematografiye sahip olmasaydı bu film, oldukça zor şiddet sahnelerini seyirciye istediği gibi geçiremez ve hatta tam tersi bir etki oluşturmaya hizmet edebilirdi. Václav Marhoul’un seçtiği çerçevelemeler, geniş manzaraların içinde daima küçük ve yalnız kalan bir çocuğun ve belki de insanlığın, hep varlığını savunduğu ‘’Tanrı’’dan yoksun oluşunu, acizliğini vurguluyor. 35mm çekilen filmin her bir karesi, vahşetin seyrini, ‘’bilinçli olarak’’ estetik bir zevk hâline getiriyor. Bu tercih, görsellik açısından bir başarı olsa da aslında etik bir probleme de işaret ediyor. Filmin acıyı resmederken bundan bir görsel ihtişam yaratmasını (İzlerken Schindler’in Listesi filmini anımsatması boşuna değil), onu bir miktar seyir zevkine dönüştürmesini, bu sahneleri kendi atmosferini yüceltmek için bir malzeme olarak kullanmasını, ideolojik zemininde tutarlılık sağlasa bile seyirciyi bu etik çerçeveye sıkıştırması bakımından sorunlu buluyorum. Her ne kadar bu sahnelerdeki doğru kamera yerleştirmeleri, müzik kullanılmaması gibi anlatı tercihleriyle şiddet ile seyirci arasına bir set çekilmeye çalışsa da, işin ‘’gösteri’’ tarafının ağır bastığını, seyircinin ister istemez bu gösteriden etkileneceğini söyleyebilirim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information