100 yılı aşkın sinema tarihinde belirli bir döneme bakmak, genel itibarıyla sinemanın gidişatına dair fikirler verebilir. Tüm bu koca külliyat içinde değerlendirdiğimizde bulunduğumuz dönemin sinemanın altın çağı olmadığını söylemek haksızlık olmayacaktır. Lakin bu, dünyanın pek çok coğrafyasından genç ya da ustalığını kanıtlamış yönetmenlerin hâlâ güçlü filmler ortaya koymadığı anlamına da gelmiyor. Yorgos Lanthimos’tan David Cronenberg’e, Dardenne Kardeşler’den Andrew Haigh’a yurt dışından birçok önemli sinemacının eserlerini içeren, BluTV arşivinde yer alan son 10 yılda çekilmiş 10 harika film listesini sizler için derledik.

BluTV Arşivinde Yer Alan Son 10 Yılda Çekilmiş 10 Harika Film

Dogtooth – Köpek Dişi (2009)

Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış Ödülü’nün sahibi olan film, anne ve babalarının gözetimi altında, dış dünyayla bağlantısı koparılarak bir evde yaşamaya zorlanan ergenlik çağındaki üç kardeşin yapay bir şekilde kurulan bu düzen içerisindeki yaşantısını ele alır. Çocuklar, tüm eğitimlerini evde alırken, dış dünya ile hiçbir şekilde temas kuramazlar. Babalarının hayatları boyunca tekrar ettiği gibi, çocukların dışarı güvenle çıkabilmelerinin tek şartı “köpek dişlerinin” düşmesidir. Yunan Yeni Dalgası’nı ve akımın en önemli temsilcisi olan Yorgos Lanthimos’u dünyaya tanıtan film, başta aile olmak üzere Batı medeniyetini oluşturan tüm kurumlara karşı bir tür meydan okuma.

The Wrestler – Şampiyon (2009)

80’lerin en başarılı profesyonel güreşçilerinden biri olan Randy, artık New Jersey civarındaki okul ve gösteri salonlarında dövüşerek geçinmeye çalışmaktadır. Özel hayatında başarısız, kızıyla ilişkisi kopmak üzere olan Randy kalan az sayıdaki hayranranın sevgisiyle hayata tutunur. Ancak bir karşılaşma esnasında kalp krizi geçirince doktoru, Randy’ye bir daha güreşmemesi gerektiğini söyler. En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilen filmin yönetmen koltuğunda çağımızın en saygın sinemacılarından Darren Aronofsky oturuyor. Randy’e hayat veren Mickey Rourke’un personasıyla karakter arasındaki paralellik üzerinden daha da güçlenen anlatı, yönetmenin diğer işlerine kıyasla daha sade bir noktada dursa da son derece dokunaklı.

Even the Rain – Yağmuru Bile (2010)

İdealist yönetmen Sebastian, Kristof Kolomb ile ilgili bir film çekmeye kararlıdır, ama bu Hristiyan kahramanın mitini tersine çevirecek, açgözlülüğünü ve vahşi eğilimlerini gösterecektir. En ucuz ve Latin Amerika’daki en “yerli” ülke olan Bolivya’da yapılan çekimler sırasında toplumsal huzursuzluk patlar. Halk en temel hayati ihtiyacı olan su için savaşmaya başlamıştır. Başroldeki Gael García Bernal’in son derece çarpıcı bir performans ortaya koyduğu Even the Rain, Güney Amerika ülkelerinin yüzleştiği politik sorunlara dair güçlü politik metniyle de dikkat çekiyor.

Cosmopolis (2012)

Don DeLillo’nun çok satanlar listesinden uzun süre inmeyen aynı adlı romanından David Cronenberg tarafından sinemaya uyarlanan filmde; Manhattan’da limuzininin içinde çeşitli olaylar nedeniyle mahzur kalıp ve 24 saatini arabasında geçirmek zorunda kalan bir adam ve karısının hikâyesi anlatılıyor. Multimilyoner Eric, arabasının içinde hem parçalanan hayatını düzene sokmaya çalışır, hem de işlerini yürütmeye çabalar. Tamamına yakını bu limuzinin içinde geçen Cosmopolis’te usta yönetmen Cronenberg, bu daracık mekândan günümüzün ekonomik ve kişisel ilişkilerine dair distopyavari, çok karanlık bir anlatı çıkarıyor.

Searching for Sugar Man – Bir Şarkının Peşinde (2012)

Malik Bendjelloul’un yönetmenliğini yaptığı ve En İyi Belgesel Oscarı’nı kazanan film, hayranı oldukları, bir anda ortadan kaybolduğu varsayılan şarkıcıyı bulmak amacıyla çıkan iki kişinin yolculuğunu konu alıyor. 70’li yılların başlarında farkında olmadan bir müzik efsanesine dönülen Detroit’li bir yerel müzisyenin hikâyesini ele alan belgeselde Sixto Rodriguez’in efsaneleşme ve ortadan kaybolma sürecine dair birçok bilgi ediniyoruz. Rodriguez, kısa süreli amatör kariyeri boyunca ekonomik anlamda pek de başarılı olmayan iki albüm kaydeder ve ilk albüm sayesinde Güney Afrika’da bir efsaneye dönüşür. İşin ilginç yanı ise Rodriguez’in bu şöhretten haberi olmamasıdır. Searching for Sugar Man, son dönemde belgesel sinema başlığı altından anlatılmış en çarpıcı ve en dokunaklı hikâyerlerden birini anlatıyor.

Camille Claudel 1915 (2013)

Fransız heykel sanatçısı Camille Claudel’in gerçek hayat hikâyesinden perdeye yansıtan filmde sanatçıyı Oscar ödüllü Juliet Binoche canlandırırken, yönetmen koltuğunda Cannes Film Festivali’nde iki kere Jüri Özel Ödülü kazanan Bruno Dumont üstleniyor. Sevgilisi Auguste Rodin tarafından terk edilen Camille umutsuzluğa sürüklenmiştir. Durumu gitgide kötüleşen Camille, ailesi tarafından Fransa’nın güneyinde bir akıl hastanesine yatırılır. 30 yıl kapalı kaldığı hastanede hem sanattan uzak kalmış hem de farklı olduğu düşünüldüğünden toplum tarafından dışlanmanın çaresizliğini yaşamıştır. Yönetmen Dumont’nun sinematik yaklaşımlarının biyografi türüyle harmanlanmasının sonucu olan Camille Claudel 1915, odaklandığı sanatçının ruhunun derinliklerine nüfuz etmeyi başarırken, zorlu ama yoğun bir seyir sunuyor.

Prisoners – Tutsak (2013)

Şükran Günü’nü kutlamak için bir araya gelen Dovers ve Birches ailelerinin hayatları, her şeyin yolunda gittiği bu yemek esnasında aldıkları korkunç bir haberle altüst olur. Gecenin ilerleyen saatlerinde ailelerin iki küçük kızlarının kaybolması sonrasında panik dolu anlar yaşanır. Polise başvursalar da bir sonuç alamazlar. Keller Dover da bunun üzerine polisin çabalarını yetersiz bulur ve adaleti kendi elleriyle aramaya karar verir. Genç ve başarılı dedektif Loki’den de yardım isteyen Keller, kendini suçlu ve masumun birbirine karıştığı oldukça komplike bir davanın içerisinde bulur. Başrollerinde Jake Gyllenhaal ve Hugh Jackman’ın performanslarıyla yükselen Prisoners’ın yönetmeni ise günümüzün en sevilen sinemacılarından Denis Villeneuve.

Frank (2014)

2015 yapımı Room ile Oscar arenesına çıkan yönetmen Lenny Abrahamson’ın çektiği; Michael Fassbender, Maggie Gyllenhaal ve Scoot McNairy’nin başrolünde yer aldığı Frank, genç bir müzisyen olan Jon’un filme adını veren karakterin liderliğindeki ilginç bir müzik grubuna katılmasından sonra yaşananları anlatıyor. Kafasında kocaman bir maskeyle Frank karakterine hayat veren Fassbender’ın performansıyla hayranlık yarattığı film aynı zamanda son bloğunda yükselttiği duygusal tonuyla da unutulmazlar arasında kendine yer buldu.

Two Days, One Night – İki Gün ve Bir Gece (2014)

Dardenne Kardeşler’in yazıp yönettiği Two Days One Night, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmıştı. Başrolünde yer alan Oscar ödüllü oyuncu Marion Cotillard’ın son derece güçlü bir performans sergilediği film; maddi anlamda pek de parlak bir dönem geçirmeyen Sandra’nın çıkartılmak üzere olduğu işini yeniden kazanma çabasına odaklanıyor. Patronunun çözüm planına göre ya Sandra işten çıkarılacak ya da şirket çalışanları ekstra primlerinden vazgeçeceklerdir. Sandra’nın kapı kapı dolaşarak çalışma arkadaşlarını ikna etme girişimini takip ettiğimiz Two Days One Night, günümüz Avrupa toplumunun ekonomik ilişkilerine ve zorlu çalışma koşullarına tavizsiz ve politik bakış atıyor.

45 Years – 45 Yıl (2015)

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan ve Charlotte Rampling’in En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildiği yapımda, 45 yıldır evli olan Kate ve Geoff çifti, yaklaşan evililik yıl dönümlerini kutlamaya hazırlanmaktadır. Geoff’in aldığı bir mektup, çiftin uzun süreli evliliğinin temelinde sessiz ama derin bir çatlak oluşturur. Weekend ve son olarak çektiği Lean on Pete ile hatırlayacağımız yönetmen Andrew Haigh’ın ilmek ilmek işlediği dramatik yapı finalde vardığı noktayla Kate’in içinde bulunduğu ruhsal durumun kusursuz bir temsilini sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi