Advertisement

“Çünkü insanın gözünü kör eden ne sevgidir ne de korku. İnsanın gözünü kör eden sadece kayıtsızlıktır.”

James Baldwin

Geçtiğimiz hafta, 25 Mayıs 2020 tarihinde George Floyd, polis şiddeti sonucu öldürüldü. Siyahların dünden bugüne maruz kaldığı sistematik ırkçılığı yeniden gözler önüne serdi Floyd’un öldürülmesi. Siyahların mücadelesini, varlıklarını, seslerini her fırsatta görmezden gelmeye, unutmaya çalışan beyazların konumlarını da. George Floyd’un ölümünün ardından başlayan protestolar dünyada “öteki” olmanın, faşizmin ötekiyi tanımlama biçiminin üzerine tekrar düşüneceğimiz bir gündem oluşturdu. Faşizmin temelinde yer alan “düşman yaratma” kavramı, toplum üzerinde hüküm kurabilmek için oluşturulan sistematik yapının bir göstergesi. Düşman olarak kodladığı “öteki”leri zan altında bırakan nefret söylemleriyle oluşturulan ve sonra da kanun koyucularla biçimlenip çoğunluğun iktidarında sessiz bırakılmaya çalışılan tüm ırklar, etnik kökenler bu sistematik ırkçılığın karşısında mücadele veriyor yüzyıllardır. Geçtiğimiz hafta tüm bunlar üzerine düşünmek için bir farkındalık yaşadı insanlık, geç kalınmış ve bir canı daha kaybetmiş bir farkındalık…

Bu sistematik ırkçılık, sanat dallarından özellikle sinemanın ele aldığı konulardan biri oldu. Amerikan sinemasına baktığımızda da siyahlara karşı yürütülen baskı ve nefretinin ele alındığı Spike Lee imzalı 1989 yapımı Doğruyu Seç – Do the Right Thing filmi, nefret söylemiyle biçimlenen toplumun ele alındığı Tony Kaye imzalı 1998 yapımı Geçmişin Gölgesinde – American History X gibi hâlâ akıllara kazınan sahneleriyle Amerikan tarihine yeniden baktığımız filmler yakın dönemin önemli örneklerinden. Gerek nefret dilinin faşist ideolojiyle birlikte nasıl biçimlendiğini gözlerimizin önüne getirmesi gerekse tarihi sorgulayan sinema dili açısından bu filmlerin varlığı sinema adına oldukça önemli ve değerli. Ancak görülen o ki hâlâ bu dilin nasıl inşa edildiğini, tarihte süregelen ırkçılığı, gündelik hayatın içine işlemiş ayrımcı söylemleri fark etmeyen tasasız ama kendilerini “bilinçli” addeden bir çoğunlukla da karşı karşıyayız. Polis şiddetinin ardından sadece “şok olmakla” yetinen Amerikalılar, polis şiddetinin varlığını bir türlü kabul etmeyen diğer ülkeler, diğer vatandaşlar… Bu böyle sürüp gidiyor. Sistematik ırkçılık yer ve zaman değiştirmiş ama ötekinin sesini duymak için hiçbir çaba gösterilmemiş. James Baldwin’in röportajında bahsettiği gibi bunların bitmesi için hep gelişme gösterileceği söyleniyor. Bizler de tekrar, hayatları, varlıkları, isimleri, sesleri duyacağımız ve dinleyeceğimiz filmlere ve belgesellere odaklanıyoruz.

Black Panthers: 68’den Bugüne

Bu noktada Agnès Varda’nın 1968 yapımı Black Panthers belgeselinden bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz haftadan bu yana tekrar gündeme gelen bu belgesel Varda’nın Amerika’da geçirdiği dönemde kayda aldığı bir başka protesto gösterisine odaklanıyor. Zaman farklı ama ele aldığı konu aynı. Amerika’da siyahlara karşı yapılan ayrımcılığa ve hak ihlallerine karşı kurulmuş Black Panther Party’nin kurucularından Huey P. Newton’ın yeterli delil olmamasına rağmen suçlandığı davanın protestoları sırasında çekilen belgesel hem Black Panther Party’nin üyelerine hem de dönemin atmosferine odaklanıyor. Kara Panterlerin söylediği bir şarkıyla açılan belgeselde, şarkıdaki çalınan seslere, çalınan hayatlara ve kimliksizleştirmeye dikkat çeken sözleri duyuyoruz. Kölelikten bugüne gelen sistematik ırkçılığın bir özetini dinliyoruz aslında. Kölelik kaldırılınca siyahlara karşı yapılan tüm eziyetlerin bittiğini sanan çoğunluğun dinlemesi gereken dizeler bunlar. Köleliğin başka isimlerle başka şekillerde kendini yeniden ürettiği bir sistemin ortasındayız ve belgesel de tam bu noktada kamerasını açıyor. Kendi halkını kendi birliğini savunmak, korumak ve hayatta kalmak zorunda olan siyahlar, belgesel boyunca konuşulması gereken tüm konu başlıklarını -polis şiddeti, hak ihlalleri, beden politikaları- tek tek anlatıyorlar. Varda’nın kamerası bir yaşamın ortasında tüm bu cümlelere, bu seslere, bu hayatlara odaklanıyor. Protestonun ortasında, insanların arasında, sloganların yanında kamerayla beraber dolaşıp duyuyor, dinliyor ve tarihe yeniden bakıyoruz. Black Panther Party’yi etkisizleştirmek için sürdürülen ataklardan da bahseden belgesel, Huey P. Newton’ın aldığı ceza sonrasında, neler olduğuna dair partinin ve Kara Panterlerin yaşamları için nasıl zorluklarla karşılaştığına dair son sözlerini söylerken bir taraftan da bugünleri aynalıyor aslında. Bu hayatlara karşı geliştirilen ve yeniden üretilen sistematik nefretin, ayrımcılığın, ırkçılığın bitmesi gerektiğine vurgu yapan Varda, Black Panthers belgeselinden, yıllar sonra yeniden ve yeniden yaşanacak ayrımcılığı bizlere tekrar hatırlatıyor.

Tekrar bugüne dönüyoruz. Dün 13 Mart 2020’de öldürülen Breonna Taylor’ın doğum günüydü.

27. yaşını kutlayamadı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information