Yıl 2011. Büyük Britanya’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Karanlık bir aynanın hayaleti. Büyük bir hızla değişmekte olan, şirketler ve artık onların yan ürünü hâline gelmiş devletler tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılan sefil hayatlarımıza bir tokat çarpıyor. Birkaç yıl içinde tüm Avrupa’yı ele geçiren, oradan da diğer kıtalara yayılan bu endişe verici dâhiyane hikâyeler dizisi, olağan bir tehdit altında insanlığın ne kadar içler acısı hâllere düşebileceğini resmetmeye ant içmiş bir şekilde, her yeni bölümünde izleyenlerini dehşete düşürüyor. Tarihin bu dolaylarında, kitlelerin isyanları patlıyor, birçok ülkede ayaklanmalar başlıyor. Sosyal medya, kamusal alanı yeniden tanımlıyor. Toplum, alev alev yanmakta olan bir paradigmanın çekirdeğinde. Şimdiye kadar bildiğimiz hiçbir şey, içinde olduğumuz değişimi tanımlayamıyor. Çünkü bildiklerimiz, değişimin kendisine yetişemiyor. Gerçeklik, şeffaflık, politika, devrim, isyan, para, insan… Her şey değişiyor. Black Mirror neredeyse tüm bu değişen, değişmekte olan kavramları ve onların hiç değişmeyen artıklarını kendisine dert ediniyor. Hiç sorulmayanları soruyor.

Kestik.

Yıl 2019. Dünyanın en büyük ülkelerinden bir tanesinin başına dev bir şirketin sahibi geçmiş. Devrimin sevimli müjdecisi V for Vendetta’nın maskeleri Türkiye’deki ucuzcu bir marketin raflarında üç liraya satılmış. Zaten devrim filan da olmamış. Yanlış ellere geçmesiyle tehdit oluşturan ve önlenemez bir hızla ilerleyen teknoloji, şirketler tarafından çoktan pay edilmiş. Hâliyle o teknolojinin yaratacağı gelecekle ilgili karamsar düşünen ve bunu kitlelere yaymayı amaçlayan herkes, satın alınarak susturulmuş ya da istenildiği gibi konuşturulur olmuş. Şirketlerin ürünü hâline gelen “gelecek tasarısına” dair en ufak bir negatif tutum itibarsızlaştırılmış. Kendi hâline bırakılsa insanlığın kökünü kurutacak yapay zekâ, bankaların müşteri memnuniyeti için ehlileştirilmiş, Google aramasında yazdığımız kelimeleri kullanarak bize alışveriş sitesi reklamları sunacak kadar basiretsiz bir araca indirgenmiş. Black Mirror  5. sezon ile birlikte, zamanında heyecanlı izleyenlerinin yüzünde bıraktığı dehşet ve kafa karışıklığı ifadesini silip süpürmüş. Hayata, insana ve geleceğe dair devasa bir soru bankası potansiyeli taşıyan bu gerçekten daha gerçek kurmaca, yıllar içinde soru sormayı bırakmış. Ama işte, belli bir seyir geleneği devam ettiğinden ve bu yapım sayesinde koca bir ekip ekmek kazandığından, kurmaca da devam etmiş.

Son.

Black Mirror’ı hangi ara bu kadar içselleştirdim bilmiyorum, ama kendisi az önce okumuş olduğunuz, Bir Dizinin Çöküşü adlı mini bir distopik sinopsis yazdıracak kadar sarsıcı bir 5. sezon deneyimi yaşattı. Dizinin tutumu belki hiçbir zaman çok da devrimci olmadı, kabul edelim (yani Avrupa’nın üstündeki bir hayalet haline gelecek kadar da değil en azından) ancak, sorun sadece içerik ve anlatılan hikâyelerde değil. Yer yer senaryonun sarktığı, zaten gösterilen şeylerin bir de diyalogla desteklendiği, oyuncusunun gerçek hayattaki hayran kitlesi temel alınarak anlatının mizah seviyesinin düşürüldüğü, neden-sonuç ilişkisinin zorla kurulmaya çalışıldığı ama asla kurulamadığı ve yerli yersiz aks atlandığı, üç bölümden oluşan bir sezondan bahsediyoruz. Konusu itibarıyla da, dizimizin alamet-i farikası, “gelişmekte olan teknoloji ve bizi çepeçevre saran aygıtların ürkütücü evrenine” yeni yine yeniden düştüğümüz bir çerçeve içinde, aslında şimdiye kadar anlattıklarından daha ilginç, daha farklı hiçbir şey sunmuyor. Neticede, koskoca siyah aynamızı alaşağı ettikten sonra, aslında yer yer iyi giden şeyleri de görmezden gelemediğimi itiraf edeyim. İyi kötü her şeyiyle bölümleri kısaca inceleyip, bu sezonun hakkı verilebilir diye düşünüyorum. Bu inceleme sırasında da herhangi bir spoiler vermeyerek, sadece genel yapısını aktararak, henüz izlememiş olanların tadını kaçırmayacağım.

Black Mirror 5. Sezon: Bir Dizinin Çöküşü

Smithereens: Yoldan Çıkmanın Yolları

Smithereens isimli bölümde, çok değil birkaç hafta önce bambaşka bir evrende güzel boyunlu rahip olarak gönüllerimize taht kuran yıldız oyuncu Andrew Scott (selam Fleabag!), Christopher karakterini canlandırırken yeteneğiyle bir kez daha göz dolduruyor. Bir taksi şoförü olan Christopher, adım adım artan bir tempoyla izleyiciyi bir düğümün içine doğru çekiyor. Olan bitenin nedenlerini, Christopher’ın motivasyonunu merak ederken kendinizi bir anda o özlediğimiz klasik gerilim konvansiyonunun tatlı huzursuzluğunda bulabilirsiniz. Bu arada yalnızca Andrew Scott değil, bölümde gerçekten iyi denebilecek teknik unsur kesinlikle oyunculuk. Ancak bölüm, bir 90’lar polisiye – gerilim filmiymişçesine usul usul ilerlerken, bir anda Black Mirror bölümü olduğunu anlayıp, sosyal medya eleştirisi yapması gerektiğini hatırlıyor. Bu anlık farkındalığın hemen ardından gelen trajik hikâye o kadar havada ve yavan kalıyor ki, Scott’un oyunculuğu bile kâr etmiyor.

Rachel, Jack and Ashley Too: Pop, Pop ve Biraz Daha Pop

Miley Cyrus’ın bir pop yıldızını canlandırdığı bu bölümün en önemli özelliği, Miley Cyrus’un bir pop yıldızını canlandırması. Bu bağlamda en azından gerçeklikle ilgili bir kırılma yakalanmaya çalışılmış denebilir. Cyrus tarafından canlandırılan ve personasını birebir aktardığı kalabalıklar içindeki yapayalnız Ashley O, oldukça yetenekli ve akıllı bir sanatçıyken, sistemin kölesi olmuş yakınları tarafından iliklerine kadar sömürülüyor. Tüm bu olan bitene seyirci kalan on beş yaşındaki azılı hayranı Rachel, Ashley O’nun belleğinin kopyalandığı Ashley Too adındaki plastik bir oyuncağa taparken, oyuncağın çıldırmasıyla hayranı olduğu büyük sanatçının dramına ortak oluyor. Az önce okuduklarınızdan hiçbir şey anlamadıysanız bu sanırım biraz da Charlie Brooker’ın sorunu. “Ne zaman ilginç bir şey yakalayacağım” sorusuyla bütün bölüm boyunca donuk bir ifadeyle ekrana baktıran, ama aslında heyecanlı ve trajik olması gereken bu hikâye, kaçınılmaz olarak Miley Cyrus’un hayran kitlesi de düşünülerek, belli bir mizah seviyesi ve anlatımla yorumlanmış. Yapay zekâ, robotlar ve ergenlik hakkında hafif güldürülü, yer yer trajik bazen de aksiyon dolu bir maceraya atılmak isterseniz bu pasif agresif eleştiriyi bırakıp hemen bölümü açabilirsiniz. Bu arada güzel bir trivia: Black Mirror 5. sezon 2. bölümün müziklerini Phoebe Waller-Bridge’in kız kardeşi Isobel Waller-Bridge üstlenmiş.

Striking Vipers: Ciddi Bir Oyun

Black Mirror 5. sezon Striking Vipers isimli bölümle kapanıyor; ki bu bölüm, teknik hezimetlerine rağmen, sezonun en Black Mirror’a yakışır bölümü. Üniversite yıllarında ev arkadaşı olan ve Anthony Mackie ile Yahya Abdul-Mateem II tarafından canlandırılan iki genç adamın, yıllar sonra yeniden bir araya gelmesiyle işler karışır. Çünkü aradan geçen zamanla birlikte birçok şey değişmiştir. Mesela, eskiden oyun konsoluyla oynadıkları Striking Vipers oyununu, şimdi tamamen zihinsel etkileşimle bir sanal gerçeklik deneyimi olarak oynayabileceklerdir. Bedenlerine dair limitlerin kalktığı, daha da önemlisi bedenlerini yeniden yapılandırabildikleri bu sanal ortamda dövüşmek için buluştuklarında, aslında gerçek gerçeklikte keşfetmenin imkânsız olduğu zihinsel bir deneyimi de yaşama fırsatı bulurlar. Konu itibariyle müthiş bir bölüm olduğunu düşünebilirsiniz, ancak Black Mirror’ın hep etrafında dolaştığı ve Charlie Brooker’ın “Ben aslında teknoloji karşıtı değilim.” gibi bir açıklama yapmasını gerektiren bastırılmış muhafazakârlık, bu bölümde kendisini ayan beyan gösteriyor. İnsan ilişkileri nasıl evrilecek, ilerleyen teknolojiyle yeni deneyimler karşısında nasıl bir savunma mekanizmamız ve tavrımız olacak gibi soruları yeniden sorarken, diğer yandan sanal gerçeklik ve gerçek gerçeklik arasındaki hiyerarşiyi masaya yatırıyor. Bölüm yalnızca gerçekliklerin hiyerarşisi meselesi için bile izlemeye değer, ama tutarlı seyreden bir hikâye anlatımı gibi bir beklentiniz varsa, onu bir kenara bırakın.

Black Mirror 5. sezon Netflix‘te yayında.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi