14 Mayıs’ta başlayacak olan 72. Cannes Film Festivali’nin öncesinde gelin festival tarihinde birden fazla Altın Palmiye kazanma başarısı göstermiş 8 yönetmene bir göz atalım. 

Venedik Film Festivali’ne bir alternatif olması amacıyla 1946’da düzenlenmeye başlayan, zaman içerisinde halefinin bile üzerine çıkan Cannes Film Festivali, pek çoklarına göre dünyanın en prestijli film festivali. Dolayısıyla her yılın mayıs ayında sinema dünyasının gözü Croisette’e çevriliyor. Bu sene de durum farklı değil elbette ki. Dünyanın dört bir yanından gelen filmler ve yönetmenler, farklı dallardaki ödüller için yarışırken Altın Palmiye’yi kimin kazanacağı sorusu ise festival boyunca herkesin merakını cezbedecek.

Biz de hazır Cannes Film Festivali bir kez daha kapımızı çalmak üzereyken festivalin 71 yıllık tarihinde bir yolculuğa çıkarak birden fazla kez Altın Palmiye kazanmış yönetmenlere bir göz atalım istedik.

Birden Fazla Altın Palmiye Kazanmış 8 Yönetmen

Alf Sjöberg

Kariyerine tiyatroda başladıktan sonra sinemaya da el atan Alf Sjöberg, İsveç sinemasını hem Avrupa’ya hem de dünyaya tanıtan ilk yönetmendi. Ingmar Bergman’ın bir nevi ustası olarak niteleyebileceğimiz ve Bergman’ın ilk senaryosu olan Torment’in yönetmenliğini de yapan Sjöberg, Cannes Film Festivali’nin ilk düzenlendiği yıl olan 1946’da Iris och löjtnantshjärta isimli filmiyle, o zamanlardaki ismiyle, Büyük Ödül’e ulaşan ilk yönetmen olmuştu. Aynı başarıyı 1951 yapımı Bayan Julie – Fröken Julie ile tekrarlayan Sjöberg, sonraki filmleriyle de festivalde boy gösterse de bir daha ödüle ulaşamadı.

Francis Ford Coppola

1960’ların sonuyla birlikte ABD’nin en yetenekli genç yönetmenlerinden birisi olarak öne çıkan Francis Ford Coppola, Baba – The Godfather ile rüşdünü tüm dünyaya ispatladı. 1974 yılında serinin devam filmi merakla beklenirken bu sırada o dönemin en büyük siyasi olaylarından Watergate Skandalı’nı adeta öngörmesiyle dikkat çeken Konuşma – The Conversation, Cannes Film Festivali’nde gösterildi ve Altın Palmiye’nin sahibi oldu. Baba II – The Godfather: Part II’dan beş yıl sonra gelen ve kimilerine göre yönetmenin başyapıtı olan Kıyamet – Apocalypse Now ise Cannes’da hem Altın Palmiye hem de FIPRESCI Ödülü’nü kazanır ancak bu, yönetmenin ödül için yarıştığı son filmi olur.

Bille August

Gelelim bir diğer İskandinav sinemacıya. Artık o eski görkemli dönemlerinden oldukça uzakta olan Danimarkalı yönetmen Bille August, başroldeki Max von Sydow’un muhteşem performansıyla öne çıkan 1987 yapımı Fatih Pelle – Pelle erobreren ile ilk Altın Palmiye’sine ulaşırken filmle Altın Küre ve Oscar da kazanmış olması yönetmenin Amerika topraklarında da tanınırlığa ulaşmasını sağlamıştı. Ingmar Bergman’ın senaryosuyla beyazperdeye taşınan ve usta sinemacının kendi ailesini anlatmasıyla da dikkat çeken 1992 yapımı İyi Niyetler – Den goda viljan ise August’un ikinci kez Altın Palmiye’ye ulaşmasını sağlar.

Emir Kusturica

Kariyerine oyuncu olarak başladıktan sonra 70’lerin sonu itibarıyla televizyon için filmler çekmeye başlayan Emir Kusturica, henüz ilk uzun metrajı olan 1981 yapımı Dolly Bell’i Anımsıyor musun?- Sjecas li se Dolly Bell? ile Venedik Film Festivali’nde dört ödül birden kazanarak dikkatleri üzerine çekmişti. Yönetmenin, dört yıl sonra gelen ikinci filmi Babam İş Gezisinde – Otac na sluzbenom putu ise Cannes Film Festivali’nde hem Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI Ödülü’nü kucaklar. Amerika topraklarındaki ilk İngilizce filmi Arizona Rüyası – Arizona Dream’le başarısını sürdüren Kusturica, ana diline geri döndüğü 1995 yapımı Yeraltı – Underground ile bir kez daha Altın Palmiye’nin sahibi olur. Gelgelelim yukarıda bahsettiğimiz diğer yönetmenlerin aksine Kusturica, ilerleyen yıllarda da Croisette’te yer almayı sürdürür.

Shôhei Imamura

Japon Yeni Dalgası’nın önemli figürlerinden bir tanesi olan Shôhei Imamura, sinema kariyerine 50’lı yılların sonunda başlarken 60’larda çektiği Nianchan ve Böcek Kadın – Nippon konchûki ile Berlinale’e konuk olarak Avrupa’da bir nebze de olsa giriş yapar. Ancak yönetmenin Fransa topraklarında boy göstermesi 1983 yapımı Narayama Türküsü – Narayama bushikô ile olur ve bu film, kendisine kariyerinin ilk Altın Palmiye’sini kazandırır. Bundan sonra çektiği her filmle Cannes Film Festivali’ne konuk olmaya devam eden Imamura, çeşitli dallarda ödüller kazanırken 1997 yılında seyirciyle buluşan Yılan Balığı – Unagi ile bir kez daha Altın Palmiye kazanır.

Dardenne Kardeşler

Kariyerlerinin daha ilk gününden bu yana bir arada çalışan Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne, 1999 yılında seyirciyle buluşan dördüncü filmleri Rosetta ile Cannes Film Festivali’ne konuk olurken Altın Palmiye de dâhil olmak üzere üç ödül birden kazanır. O tarihten bu yana festivalin gediklileri hâline gelen ikili, 2005 yapımı Çocuk – L’enfant ile en büyük ödüle bir kez daha kavuşur. Aradan geçen dönemde farklı dallarda ödüller kazanmaya devam eden Dardenne Kardeşler’in, bu sene son filmleri Le jeune Ahmed ile Ana Yarışma’da yeniden boy göstereceklerini hatırlatalım.

Michael Haneke

Hâlen hayatta olan en büyük yönetmenlerden bir tanesi olan Michael Haneke’nin, Cannes Film Festivali ile olan yakın ilişkisi hepinizin malumu. Henüz ilk filmi Yedinci Kıta – Der siebente Kontinent’le festivalde yer alan yönetmen, Ölümcül Oyunlar – Funny Games’in Hollywood uyarlamasının haricindeki tüm filmleriyle Croisette’te boy göstermiştir. Şu ana dek Cannes Film Festivali’nde toplamda 10 ödül birden kazanarak muhtemelen festival tarihinin en başarılı isimlerinden olan Haneke’nin ilk Altın Palmiye’si aslında beklenenden oldukça geç şekilde, 2009 yapımı Beyaz Bant – Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte ile gelir. Yönetmenin bir sonraki filmi Aşk – Amour da aynı ödüle layık görülerek ustanın bir kez daha tarih yazmasına önayak olur.

Ken Loach

50 seneyi aşkın kariyeri boyunca kendi çizgisinden ödün vermeyip sosyalist görüşlerini filmlerine yedirmekten hiçbir zaman vazgeçmeyen İngiliz yönetmen Ken Loach, ikinci uzun metrajı Kes ile Eleştirmenlerin Haftası bölümünde yer almasından bu yana Cannes Film Festivali’nden pek de uzak kalmadı. Defalarca Altın Palmiye’ye aday olup tıpkı Haneke gibi çokça ödül kazanan yönetmen, en büyük ödüle ise ilk kez 2006 yapımı Özgürlük Rüzgarı – The Wind that Shakes the Barley ile ulaştı. Loach, benzer bir başarıyı 10 yıl sonra gelen Ben, Daniel Blake – I, Daniel Blake ile tekrarlayarak bizleri bir kez daha kendisine hayran bırakmıştı. Yeni filmi Sorry We Missed You ile bir kez daha Ana Yarışma’da yer alacak olan usta yönetmen, belki de bu sene bir ilke imza atarak Altın Palmiye’yi üçüncü kez kucaklayacak ilk isim olacak.

Kaynak: IMDb

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi