Sinema, çok beğenilmesi, gişede büyük başarılar elde etmesi gibi sebeplerle yapay olarak devamı getirilen filmlerin oluşturduğu hayal kırıklığı havuzunun yanında anlatacağı hikâyeyi tek filmde anlatmak istemeyen ve bu sebeple hikâyeyi ya da yalnızca bir hissi üç ayrı filme bölebilen yönetmenlerin varlığıyla kaliteli film serilerine de sahip olabiliyor. Bazense üçlemeler, yönetmenin filmografisine bakarak benzer ortaklıkların kurulması sebebiyle sonradan da bir seri olarak adlandırılabiliyor. Her hâlükârda sinemanın karanlık tarafı büyük başarı elde eden bir ilk filmin ardından gelen kötü devam filmleriyle dolu olsa da bunun karşısında film serilerine yeniden tutunmamızı sağlayacak kadar da başarılı üçlemeler var. Biz de bir evrenin içine dahil olup orada uzunca vakit geçirmek isteyenler için her bir yapımı ayrı ayrı kıymetli olan 8 çarpıcı film üçlemesini bir araya getirdik.

Birbirinden Başarılı Yapımlardan Oluşan 8 Çarpıcı Film Üçlemesi

Apartman Üçlemesi

(Repulsion, Rosemary’s Baby, The Tenant)

Roman Polanski’nin ustalık eserleri olarak niteleyebileceğimiz Repulsion, Rosemary’s Baby ve The Tenant, modern insanı kapalı kapılar ardına iten, burayı paranoya bezeli bir mekâna dönüştüren ve böyle “gerçek” bir kaygıdan paranoya soslu korku ve gerilim filmleridir diyebiliriz. Özellikle Repulsion ve Rosemary’s Baby eril toplum düzenin bireysel üzerindeki etkisini yansıtmadaki başarısıyla dikkat çeker. Toplum-birey çatışmasının sonuçlarını bireylerin kapandığı kapalı mekânlar olarak resmedilen apartman dairelerinin duvarları arasında arayan Polanski, zaman zaman gerçek ile hayali de birbirine karıştırarak son derece güçlü ve derinlikli tür filmlerine imza atar bu üçlemede.

Cornetto Üçlemesi

(Shaun of the Dead, Hot Fuzz, The World’s End)

Başrollerde Simon Pegg ve Nick Frost’un yer aldığı, senaryosu Wright ile birlikte Pegg’e ait olan “Cornetto Üçlemesi”, farklı mizah anlayışıyla dikkat çekerken yaptığı göndermeler ve Wright’ın başarılı yönetimiyle bizlere benzerine daha önce pek rastlamadığımız türde bir görsel deneyim sunar. İngiliz sinemasının son dönemde yetiştirdiği en başarılı yönetmenlerden biri olan Edgar Wright, bu üçlemenin her bir ayağında başka bir film türünü ele alarak onlara kendi mizahi dokunuşlarıyla bambaşka bir hava katar. Shaun of the Dead’de zombi filmlerini, Hot Fuzz’da polisiyeleri, son olarak da The World’s End’de uzaylı istilası anlatılarını ters yüz ederken sayısız popüler kültür referanslarıyla dolu, eğlence dozajının hiç düşmediği filmlere imza atar.

Dolar Üçlemesi

(A Fistful of Dollars, For a Few Dollars More, The Good, the Bad and the Ugly)

“İsimsiz Adam Üçlemesi” olarak da bilinen, yönetmen Sergio Leone’nin spagetti western alt türünü yarattığı filmler olarak bilinir “Dolar Üçlemesi”. Leone’nin klasik western kalıplarını yıkarak, türe şiddeti ve para hırsını katmasının altında, yönetmenin Vahşi Batı’nın tarihi aynı zamanda şiddetin de tarihi olduğuna dair görüşü yatar. Bu fikirden yola çıkarak kendi deneyimlerinden kaynağını alan özgün üslubunu filmlerine kattı. Bu filmlerde klasik Hollywood westernlerinden baskın olan kahramanlık gibi duyguların yerini daha materyal kaygılar alır. Böylece filmlerin şiddet dozu, devreye giden para hırsıyla birlikte artar. Bu damardan hareketle “Dolar Üçlemesi”nin sinema tarihine şekil veren yapıtlardan meydana geldiğini söylersek abartmış olmayız. Zira bu filmlerin hayranları arasında Bernardo Bertolucci, John Carpenter, Martin Scorsese ve Quentin Tarantino gibi genişçe bir yelpazeye yayılmış çok başarılı sinemacılar yer almakta.

Duygusal Buzlanma Üçlemesi

(Der Siebente Kontinent, Benny’s Video, 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls)

Çağımızın en büyük sinemacılarından biri olan Michael Haneke’nin ilk üç uzun metrajlı sinema filminden oluşlan bu üçleme, modern insanın tükenişini, adınında da açık ettiği üzere, duyguları minimize edilme hâli üzerinden şekillendiren üç filmden oluşuyor. İlk film Der siebente Kontinent’le modern Avrupa üst ve orta sınıflarının mevcut durumda geleceksiz kalıyor oluşuna dair bir sert başlangış yapan “Duygusal Buzlanma Üçlemesi” diğer iki filminde, duyguların git gide seyreldiği, daha iyi bir gelecek ihtimalinin ortadan kalktığı güncel durumun nedenlerini araştırmaya koyulur. Bireylerin çevreyle ya da diğer insanlarla ilişkilerini başlarını kaldırdıklarında her yerde gördükleri imajlarla, haber bültenlerinde okunan metinler üzerinden kuruşlarına merhametsiz bir bakış atan Benny’s Video ve 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls ile birlikte Haneke, bu üçlemeyle sinema tarihinin bir dönemin ruh hâline dair en güçlü saptamalarından birine imza atar.

İletişimsizlik Üçlemesi

(L’Avventura, La notte, L’eclisse)

İlk eserlerini İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımına yakın duran bir üslupla çeken Michelangelo Antonioni, kariyerinin devamında özgünleştirdiği sinema diliyle modern Avrupa sinemasının en önemli figürlerinden biri hâline gelmiştir. Bu seviyeye yükselmesinde sırasıyla 1960, 1961 ve 1962’de çektiği, literatüre “İletişimsizlik Üçlemesi” olarak da geçen L’avventura, La notte ve L’Eclisse filmlerinin payı büyüktür. Aslında, bu filmler sinema tarihinde öylesine güçlü etki yapmıştır ki, Avrupa sinemasının bugünkü hâlini almasında çok etkin bir rol oynamışlardır. Modern insanın ne yaparsa yapsın içindeki boşluğu dolduramaması ve bu boşluk içinde her geçen gün kendini daha fazla kaybetmesi durumunun tema olarak alan bu filmler, biçimsel tercihleriyle de bu temaları eşsiz bir şekilde desteklerler. Bu denli basit ama müthiş derinlikli bir problematik noktadan hareket eden üçleme, seyirciye karakterlerin yaşadığı durumu sonuna kadar hissettirerek sinema tarihinde bir mihenk taşına dönüşmüştür. Son olarak Antonioni’nin 1964 yapımı filmi Il deserto rosso’nun da zaman zaman bu yapımlarla birlikte anıldığını söylemekte fayda var.

Oda Üçlemesi

(Såsom i en spegel, Nattvardsgästerna, Tystnaden)

Ingmar Bergman, kariyerinin her döneminde tanrı ve tanrının varlığı/yokluğu fikri üzerine kafa yoran filmlere atmış bir yönetmen. Ama “Tanrının Sessizliği Üçlemesi” ya da “İnanç Üçlemesi” adlarıyla da bilinen; Såsom i en spegel, Nattvardsgästerna ve Tystnaden filmlerinden oluşan “Oda Üçlemesi” bu doğrudan bu sorgulamayı odağına alması itibarıyla usta yönetmenin filmografisinde özel bir yerde durur. Bu üçlemede Bergman’ın çocukluğundan getirdiği tanrıyla ilgili fikirlerinin, farklı aşamalarına değindiğini söyleyebiliriz. Såsom i en spegel’de tanrının var olup olmadığına dair, şayet varsa bireylerin hayatlarına nasıl sirayet ettiği üzerine düşünür. Üçlemenin sonraki halkası Nattvardsgästerna’da bir papaza tanrının olmadığını doğrudan ifade ettirir. Tystnaden ise tanrının olmadığı bir dünyanın tasvirine soyunan bir filmdir. Bu bütünlüklü ve derinlikli yapısının yanında “Oda Üçlemesi” sinematografik olarak da başyapıt seviyesindeki filmleri ihtiva eder.

Üç Renk Üçlemesi

(Bleu, Blanc, Rouge)

Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin hayatını kaybetmeden hemen önce tamamladığı “Üç Renk Üçlemesi” modern sinemanın zirvelerinden birini teşkil eder. Bu üçleme kişisel ve sanatsal bir vasiyet gibidir de aynı zamanda. Bu filmlerde Kieslowski’nin kariyerinin her dönemine dair doneler bulunabilir. Yönetmenin toplumsal ve siyasi olaylarla doğrudan bağlantılı kurmaca ve belgeseller çektiği ilk döneminde de, daha içsel, daha duygulara yönelik filmlere imza attığı son döneminden de izler görmek mümkündür bu üçlemede. Adını Fransa bayrağının renklerinden olan filmler, bu renklerin simgeledikleri üzerinde kurgulanmışlardır. Üçlemenin ilk filmi Mavi, eşini bir kazada kaybettikten sonra yaşadığı yasla baş etmeye çalışan ve tüm duygusal bağlarından kopup yaratıcılık ışığında özgürleşmeye çalışan bir kadını merkeze alır. Filmin adı da bayrakta “Özgürlük” simgesi olarak yer alan renkten gelir. Beyaz ise “Eşitlik” kavramının simgesidir. Adını bu renkten alan ikinci film, yurt dışında çalışan bir Polonyalı bir erkeğin, Fransız bir kadınla olan sorunlu evliliğine odaklanır; buradan Polonya’nın Avrupa’yla olan ilişkilerine dair fikir yürütür. Son film Kırmızı ise, birbirinden son derece farklı özellikle sahip iki bireyin arkadaşlığını anlatır. Kırmızı da “Kardeşlik” anlamını taşır zaten.

Before Üçlemesi

(Before Sunrise, Before Sunset, Before Midnight)

Zamanın sihriyle bizi tanıştıran başarılı yönetmen Richard Linklater, Before üçlemesiyle dokuz yıl arayla bizi farklı şehirlerde, günün üç farklı dilimiyle buluşturmayı başarmış; Celine ve Jesse ile tanıştırmıştı. Zamanın üzerinde büyüleyici bir etkisinin olduğuna inandıran Linklater’ın belki de aşkı en yalın anlatan filmlerinin yer aldığı Before serisi neden bu denli sevilen ve başarılı bir üçleme oldu? Celine ile Jesse’in hikâyesi Viyana’da başlıyor. Olağandışı gördüğümüz ama hep bir gün gerçekleşeceğine dair umudumuzun tükenmediği masalsı bir aşk. Sonra hafif bir uyanır gibi olup; Paris’te tekrar rüyaya dalıyoruz. Ama sonra yıllar sonra Yunanistan’da gerçek dünya karşımıza çıkıyor ve artık sonsuza kadar gözlerimizi açıyoruz. Tüm o hikaye ‘Gün Doğumu’ ve ‘Gün Batımı’ gibi görünüp kayboluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information