Uzun süredir 60’ların sonundaki Charles Manson ailesinin cinayetlerini konu edindiğini bildiğimiz yeni Quentin Tarantino filmi Once Upon a Time in Hollywood'u beklemek için elbette bir konu ya da sebebe ihtiyaç duymuyorduk. Geçen yılın sonlarında sinopsisine kavuşmamızla beraber, aslen Manson cinayetlerinin ikliminde geçen bir Hollywood hicvi olduğu ortaya çıktığında da heyecanlanmak için gerekli her şeyimiz vardı kuşkusuz. Ancak şöyle bir problemimiz var ki, bildiğimiz ve beklediğimiz filmle izlediğimiz aynı değil. Bir yandan yabancı basında tam puanlar, övgüler havada uçuşuyor ancak en iyi ihtimalle bile sıkıcı, parıltısız ve tutkusuz olduğu gerçeğine de hazırlanmakta fayda var. Gözden düşmüş bir televizyon aktörünün, emektar dublörüyle yıllara ve çeşitli stüdyo işlerine yayılan hikâyesini, Los Angeles’ın altın döneminin seri katili Manson ailesi eksenine oturtmaya çalışan Tarantino’nun tükenmiş olabileceğinin en büyük kehaneti, kağıt üstünde bile yeterince ikna edici bir “rüya projesi” etkisi yaratamamasında belki de. Aksiyon dozu en düşük filmi olmasının yanı sıra, alıp sürükleyen bir ilişkiler ağı sunamamasına inanmak, her saniye daha inanılmaz hâle geliyor. Her sahneyi bir şekilde zamansal ileri-geri gitmelerle kırmaya çalışan kurgusunun yine en büyük zaafı, zaten bu sahnelerdeki fikirlerin bir an bile ilgi çekici olamamasında yatıyor. Film bittikten sonra niye izlediğimizi bilmediğimiz o kadar çok an kalıyor ki elde, esasen bu filmin gerçekten neye dair olduğu, hangi izleği üzerinden komedi ya da tansiyon yarattığı meçhul olan bir açmazda buluyoruz kendimizi. Toplamda hatırı sayılır bir süre zarfında ekran kaplayan yakın oyuncu markajları ve drone takipleri bile QT sinemasında görmeye alışık olmadığımız gösterme araçları. Film için tercih edilen dönem müzikleri de hikâyenin devleşmesinin önünü video clip veya reklamvari anlarla tıkayanlardan. Hikâyelerinde pek çok döneme sızıp her birinden gizli hazine tadında şarkılar çıkaran Tarantino’nun özellikle müzik seçimlerinde bile bu kadar hit kaygılarına girmesi, filmin de “walk of fame”den başka bir şeye dönüşememesinin altını çiziyor sürekli. Once Upon a Time in Hollywood: Tutkuyu Çıkardığımızda Elde Kalan Muazzam bir totoloji ustası da olan yönetmenin alameti farikası diyalogları, yine ilk kez bir filminde akıp gitmekten, tenis maçı izleme pratiğinden çok uzakta seyrediyor. Film boyunca şakasını sürekli gizlediği süsü verilen tüm açı-karşı açı replikler, karakterlerin ağzında şişip kalıyor, karşıya aksetmiyor ya da bir başkasının filminde dahi anlamını yitirecek şekilde öylece havaya karışıp gidiyor. Dolayısıyla önceki filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız haz verici konuşma trafiğinden de mahrum bırakıldığımız bir Tarantino kalemiyle karşı karşıyayız. Her şeyin başında bütün bu tıkanıklığın sebebini pekâlâ kurgunun filmi anlayamamış olmasında da arayabiliriz. Ritim bozukluğunun kendini belli etmeye başladığı ilk yarım saatte, 160 dakika gibi uzun bir sürenin hazırlığına soyunduğunu ve malzemesini sakladığını düşünedururken, geleneği olduğu üzere finaldeki climax’ine kadar bizi o rahatlamaya neredeyse hiçbir gelişmeyle ortak edemiyor. Bir dedektif haritası gibi raptiye ipleriyle birbirine bağlanan QT senaryolarının doğası gereği sinefilleri ihya eden kesmeler ve biçimle içeriğin sürekli dirsek teması, nihayetinde climax, elimizdeki 160 dakikanın genelinde hasretini çektiğimiz ve veremediğimiz iyi haberlerden. Yıllar içinde kendi dili ve müfredatını bu şekilde oluşturan Quentin Tarantino’nun muzip senaryo ve kurgusal zekasının izini bu filmde sürebilmek oldukça zor kısaca. Zincirsiz - Django Unchained ile emaresini görmeye başladığımız ve The Hateful Eight’te süre talihsizliğiyle tespite açık kendini tekrara düşmelerin, yeni filmin tamamını oluşturduğunu söyleyebiliriz.…

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

Filmografisi ölçeğinde tek kelimede “tutku” ile özetine kavuşan Tarantino sinemasının son halkası, tutku içermeyen her şeyin birer toplamı olması açısından büyük bir kitle için hayal kırıklığı olacaktır.

Kullanıcı Puanları: 3.3 ( 6 votes)
40

Uzun süredir 60’ların sonundaki Charles Manson ailesinin cinayetlerini konu edindiğini bildiğimiz yeni Quentin Tarantino filmi Once Upon a Time in Hollywood’u beklemek için elbette bir konu ya da sebebe ihtiyaç duymuyorduk. Geçen yılın sonlarında sinopsisine kavuşmamızla beraber, aslen Manson cinayetlerinin ikliminde geçen bir Hollywood hicvi olduğu ortaya çıktığında da heyecanlanmak için gerekli her şeyimiz vardı kuşkusuz. Ancak şöyle bir problemimiz var ki, bildiğimiz ve beklediğimiz filmle izlediğimiz aynı değil. Bir yandan yabancı basında tam puanlar, övgüler havada uçuşuyor ancak en iyi ihtimalle bile sıkıcı, parıltısız ve tutkusuz olduğu gerçeğine de hazırlanmakta fayda var.

Gözden düşmüş bir televizyon aktörünün, emektar dublörüyle yıllara ve çeşitli stüdyo işlerine yayılan hikâyesini, Los Angeles’ın altın döneminin seri katili Manson ailesi eksenine oturtmaya çalışan Tarantino’nun tükenmiş olabileceğinin en büyük kehaneti, kağıt üstünde bile yeterince ikna edici bir “rüya projesi” etkisi yaratamamasında belki de. Aksiyon dozu en düşük filmi olmasının yanı sıra, alıp sürükleyen bir ilişkiler ağı sunamamasına inanmak, her saniye daha inanılmaz hâle geliyor. Her sahneyi bir şekilde zamansal ileri-geri gitmelerle kırmaya çalışan kurgusunun yine en büyük zaafı, zaten bu sahnelerdeki fikirlerin bir an bile ilgi çekici olamamasında yatıyor.

Film bittikten sonra niye izlediğimizi bilmediğimiz o kadar çok an kalıyor ki elde, esasen bu filmin gerçekten neye dair olduğu, hangi izleği üzerinden komedi ya da tansiyon yarattığı meçhul olan bir açmazda buluyoruz kendimizi. Toplamda hatırı sayılır bir süre zarfında ekran kaplayan yakın oyuncu markajları ve drone takipleri bile QT sinemasında görmeye alışık olmadığımız gösterme araçları. Film için tercih edilen dönem müzikleri de hikâyenin devleşmesinin önünü video clip veya reklamvari anlarla tıkayanlardan. Hikâyelerinde pek çok döneme sızıp her birinden gizli hazine tadında şarkılar çıkaran Tarantino’nun özellikle müzik seçimlerinde bile bu kadar hit kaygılarına girmesi, filmin de “walk of fame”den başka bir şeye dönüşememesinin altını çiziyor sürekli.

Once Upon a Time in Hollywood: Tutkuyu Çıkardığımızda Elde Kalan

Muazzam bir totoloji ustası da olan yönetmenin alameti farikası diyalogları, yine ilk kez bir filminde akıp gitmekten, tenis maçı izleme pratiğinden çok uzakta seyrediyor. Film boyunca şakasını sürekli gizlediği süsü verilen tüm açı-karşı açı replikler, karakterlerin ağzında şişip kalıyor, karşıya aksetmiyor ya da bir başkasının filminde dahi anlamını yitirecek şekilde öylece havaya karışıp gidiyor. Dolayısıyla önceki filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız haz verici konuşma trafiğinden de mahrum bırakıldığımız bir Tarantino kalemiyle karşı karşıyayız.

Her şeyin başında bütün bu tıkanıklığın sebebini pekâlâ kurgunun filmi anlayamamış olmasında da arayabiliriz. Ritim bozukluğunun kendini belli etmeye başladığı ilk yarım saatte, 160 dakika gibi uzun bir sürenin hazırlığına soyunduğunu ve malzemesini sakladığını düşünedururken, geleneği olduğu üzere finaldeki climax’ine kadar bizi o rahatlamaya neredeyse hiçbir gelişmeyle ortak edemiyor. Bir dedektif haritası gibi raptiye ipleriyle birbirine bağlanan QT senaryolarının doğası gereği sinefilleri ihya eden kesmeler ve biçimle içeriğin sürekli dirsek teması, nihayetinde climax, elimizdeki 160 dakikanın genelinde hasretini çektiğimiz ve veremediğimiz iyi haberlerden. Yıllar içinde kendi dili ve müfredatını bu şekilde oluşturan Quentin Tarantino’nun muzip senaryo ve kurgusal zekasının izini bu filmde sürebilmek oldukça zor kısaca.

Zincirsiz – Django Unchained ile emaresini görmeye başladığımız ve The Hateful Eight’te süre talihsizliğiyle tespite açık kendini tekrara düşmelerin, yeni filmin tamamını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Filmografisi ölçeğinde tek kelimede “tutku” ile özetine kavuşan Tarantino sinemasının son halkası, tutku içermeyen her şeyin birer toplamı olması açısından büyük bir kitle için hayal kırıklığı olacaktır. Bittiğinde bir senaryo atölyesinden çıkmış hissiyatı veren, sinemanın oluşuyla mümkün olan sinemasında maalesef yeni bir şey bulunmamakla beraber, eskilerin de kötü birer taklidinden öteye geçemiyor. Filmin ismi de, ana karakterin kariyer krizleri de sanki bir anda (ve yine) Tarantino’nun kendi personasına dönüşüveriyor.

Konuk Yazar: Eray Yıldız

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi