Dış dünyaya tamamen kendini kapatmış, oldukça yobaz bir köyün hikâyesini izleriz The Village filminde. Köy temsili, zihinlerde olabildiğince huzuru çağrıştırsa da bu filmde izlediğimiz köyün korkutucu coğrafyası, içindeki insanların soluk ve gergin suratları bu toplulukta ters giden bir şeylerin varlığını hissettirir. Bu köy, tahta evlerin, sadece yaşlılardan ve orta yaşlılardan oluşan bir yönetim kadrosunun, uzun etekli kadınların, yokmuş gibi görünen toplumsal normların varlığıyla adeta baştan sona bir 19. yüzyıl temsilidir. Köylülerin tarımla geçinmelerine rağmen ormandan korkmaları, son derece keskin çizilmiş sınırlarına rağmen o sınırların aşılmaya ve ortadan kalkmaya çok hazır olması bu insanların muğlaklıklarının altını çizmekle kalmayıp 19. yüzyıl dünya siyasi tarihine ciddi göndermelerde de bulunur.

Her filmin kendi dramatik kurulumuna özel kilit bir sahnesi vardır. Bu sahnede film, kendini tüm fikirleriyle belli eder ve tek başına ele aldığınızda dahi kendi içinde özerk bir güçtedir. The Village filmindeki bu sahne oldukça romantik sunumuna karşın, güçlü evrensel okumalar yapılabilecek bir potansiyele sahiptir. Filmi hatırlayacak olursak, köylüler kendi evleriyle orman arasında sarı renkte bayraklarla bir sınır çizerek, ormana geçişi yasaklarlar. Çünkü ormanda yaşadıklarını varsaydıkları ve ‘’Konuşmadıklarımız’’ olarak adlandırdıkları kırmızı pelerinli, uzun pençeli yaratıkların alanlarına girmedikleri sürece onların da köylüleri rahatsız etmeyeceklerini düşünürler. Bir gece bu yaratıklar ormanı aşıp sarı bölgeye giriş yaparlar ve çan uyarıları başlar. Şimdi bu sahnenin biçim ve içerik özelliklerine bakalım. 

***Yazının bundan sonraki bölümü Köy – The Village filmiyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

Filmin bir sahnesinde ‘’Bir şeyleri, başkaları ne istediğimizi bilmesin diye yapmayız.’’ denmektedir. Bu repliğin ilk atfını bu sahnede izleriz. Sahnede izlediğimiz Ivy Walker (Bryce Dallas Howard) ve Lucius Hunt (Joaquin Phoenix) bu kapalı yapıdaki köyün en aykırı kişiliklerindendir ve birbirlerine karşı hissettikleri duygularını köy topluluğuna fiziksel olarak göstermemeye gayret ederler. Burada dejenere olmuş bir sosyal psikolojiyi görürüz. Çünkü hiçbir fiziksel temas böylesi bir toplumda bireysel değildir, oturmaktan cinselliğe kadar her şey toplumsallaşmıştır. Buradaki köyün yöneticilerinin, köylülere tembihlediği şey böylesi bir saldırı anında herkesin ait olduğu aile topluluğuyla beraber evlerinin altında bulunan sığınaklara saklanmasıdır. Sahnede ise Lucius’un bu yaratılan korku kavramına şüpheyle baktığını ve saklanmayıp yaratıkları beklediğini izleriz. Ivy ise, Lucius’un dışarıda olduğunu hissetmekte ve evinin kapısının önünde onu beklemektedir. Böylece her ikisi de bireysel olarak köyün inanç kavramlarına karşı gelmektedirler. 

Filmden de hatırlayacağımız gibi köylülerin ‘’Konuşmadıklarımız’’ olarak adlandırdıkları bu yaratıklar, aslında köyün yöneticilerinin belirlediği kişilerin kostüm giymiş hâllerinden başkası değildir. Yöneticiler sarı çizginin geçilmesini istemez, çünkü ormanın ötesi 2004 yılının modern Amerika’sına açılmaktadır. Yani aslında bu köy, yaşlılar tarafından yaratılan bilinçli bir simülasyonudur. 

Tarihsel Perspektif ve İdeoloji

 

Filmin 19. yüzyıla ait bir köyde geçmesi rastgele bir seçim değildir. Hem dünyada hem Amerika’da 19. yüzyıl köklü değişimlerin yaşandığı bir zaman dilimidir. Bu dönemde sanayinin katlanarak artmasının neticesinde tarım toplumu yerini kent toplumuna bırakmış, bu da köyden kente yoğun göçü tetiklemiştir. Ancak etkisi sadece bu da değildir. Köy, aile bağlarının güçlülüğünü de simgelemektedir. Dolayısıyla köyde sıkı bir otorite ve yazılı olmayan kanunlara itaat gerçekleşmektedir. Köyde birey olarak insan zayıf, topluluk olarak insan güçlüdür. Devlet istikrarı özellikle 19. yüzyıldan önce köylerde çok güçlü değildir. Ne zaman ki kentleşen insan gittikçe bireyselleşmeye başlamış, o zaman devletin aileyi kırma gücü gerçekleşmiştir.* Çünkü birey öncelikle ailesine bağlıdır, bir tehlike anında aile güvence yaratır, bu nedenle devlet istediği bireyleri yetiştirmekte zorlanmaktadır. 20. yüzyıldan itibaren devlet ideolojisi ‘’Ailenin izinden gitme, kendi kararlarını ver’’ gibi sloganları kültür endüstrisine yedirerek bireyi güçlendirmeye çalışmış, böylece bireyi aileden gönüllü kopararak zamanla sadece devlete bağımlı hâle getirmiştir. Geniş aile, sonrasında çekirdek aile dağılmaya başlamış ve önceleri ortak yaşam alanı olanı olan evlerde küçük özerk yaşamlar oluşmaya başlamıştır. Son derece özgür bir hak gibi gözüken ‘’Bireysel alan’’ bugünün toplum yapısının vazgeçilmezleri arasındadır. Bireysel alan, aslında örgütlenmeyi, ortak bir amaçla hareket etmeyi kırmaktadır. Bu açıdan filme baktığımızda köyün yönetici yaşlılarının gençlik zamanlarında (yani kentte) toplumun değişmeye başladığı, adaletsizlik ve kaosun hüküm sürdüğü şehirde yaşadıkları travmatik olaylar onları ormana kaçma; orada ütopik, stabil bir geçmiş kurmaya karar vermelerine neden olur. 

Seçtikleri zaman dilimi en iyi bildikleri ve en mutlu oldukları anlardan oluşan geçmiştir. Böylece sınırlar çizmeye başlarlar: Sabit inanç, sabit zaman, sabit kural, sabit mekân, sabit yaşam… Ancak köylülerin bu sınırları aşmaması için bir de korku unsurunun eklenmesi gerekmektedir. Burada yaşlılar tıpkı otoriter devletler gibi davranıp ormana koydukları potansiyel tehdide ‘’Konuşmadıklarımız’’ adını vermişlerdir ve onları olabildiğince korkunç bir biçimde konumlandırmışlardır. İşte tam bu noktada film ABD’nin 2000’li yıllardaki Orta Doğu politikasına selam göndermektedir. 

Biçimsel Analiz

Filmin genel renk ve ışık dağılımı, solmuş sarı ile aşırı parlak kırmızıdır. Bir de bu renklerin ara tonlarını sahne sıralamasında görürüz. Çatışmayı yaratan iki rengin genel sembolik anlamlarına bakalım.

Sarı: Neşe, ümit, canlılık, parlaklık, aydınlık, bencillik, ihanet, korkaklık.

Kırmızı: Enerji, sıcaklık, gerilim, kuvvet, cesaret, aşk, tutku, saldırganlık, savaş, şiddet, cinsellik.

Renkler, farklı kültürlerde farklı anlamlara gelip, her rengin psikolojik, tarihsel, sembolik anlamları mevcuttur. Bu nedenle bu filmdeki renk seçiminin çok yönlü bir anlam çeşitliliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Filmde ‘’Konuşmadıklarımız’’ kırmızı iken, köy ahalisi sarıdır. Ancak kırmızıya yaşlıların yüklediği anlam tehlike iken, Lucius ve Ivy’nin yüklediği anlam aşk ve enerjidir. Aynı zamanda köyün sarıya yüklediği anlam, aydınlık aldatmacasıdır. Yani aslında filmde temsil edilen renklerin ilk anlamlarının aksine zaman zaman sarının tehlike, kırmızının aydınlık olduğunu hissederiz. 

Dekor ve Ses Kullanımı

Köydeki hemen her eşya tahtadan yapılmadır. Dolayısıyla ağaçtan ve ormandan gelmektedir. Yani köylülerin korkuyla üst üste bir yaşam sürdüklerinin alegorisini fark ederiz. Aynı zamanda filmde bolca sallanan sandalye görürüz. Bu da yine yaşlılığı, sabitliği temsil eder. 

Analiz ettiğimiz sahnenin, çan uyarısı ile başladığını görürüz. İlk anlam, tehlike uyarısının seyirciye iletilmesidir. İkinci anlam kesinlikle dinsel bir anlamdır. Çan, burada bir çağrı amacı taşımakla birlikte özellikle toplumdaki din algısını yansıtmaktadır. Din, bireylere tehlikelere karşı manevi bir destek vermekle yükümlüdür. Ancak insanların bir din altında yaşamaları da ancak dünyaya ve hayata karşı aciz, tanrıya karşı küçük olduklarını hissetmekle mümkündür. Çan sesi Ivy’nin yüzüne yaklaştığımızda kesilir. 

Tüm bu bilgilerle birlikte sahnenin genel bir okumasını gerçekleştirelim. Köylüler çan sesleriyle beraber büyük bir telaş içinde yer altı sığınaklarına saklanmaya başlarlar. Ivy Lucius’u beklemektedir. Kardeşi Kitty, aileyi sığınağa saklarken Ivy’e ‘’İçeri girmelerine izin verme’’ der. Ivy, elini uzatarak korku içinde Lucius’un onu tutmasını beklemektedir. Yaratıkların eli Ivy’e doğru yaklaşırken birden Lucius’un kurtarıcı elini görürüz. Kardeşinin ‘’İçeri girmelerine izin verme’’ repliğinin altında yatan aslında geçmişin, unutulanın, yabancının içeri sokulmak istenmemesidir. Köy yöneticilerinin ‘’Konuşmadıklarımız’’ adlı yaratıkları; hiç konuşmadıkları, unutmayı tercih ettikleri geçmişleridir. Sahnenin devamında yer altına inen insanları, üzerlerine düşen sarı ışık huzmesiyle izleriz. Yüzlerinde korkuyla yukarı bakmaktadırlar, geçmişten korkarak bir ışın demeti kadar ümitle, karanlıkta çaresizdirler. Kurtuluş gerçekten de kaçarak saklanmak mıdır?

Bu el tutma sahnesi toplumsal kurtuluşa dayalı bir seçimi hatırlatır: Korku veya sevgi, geçmiş ile gelecek arasında… İnsanlık tarihinin bütün büyük kurtarıcı öykülerinde saklı olan şey budur. Hemen hepsi insanı bir yerden bir yere taşımış ancak geçici kurtarma çözümleri üretilmiştir. Filmde Adrien Brody’nin canlandırdığı köyün ‘’özürlü’’ olarak lanse ettiği karakterin adı Noah (Nuh)’tır. Sahnede ise Nuh’u insanlığı kurtarıcı bir liderden çok, tehlikenin gelişine şuursuz bir sevinç yaşayan bir birey olarak izleriz. Kurtuluş ise zaman ve mekândan bağımsız olarak sadece insanda saklıdır.

* Harari Y. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, (2011) 350                                                                                                                                                                                                                                                                     

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi