At Eternity’s Gate, alıştığımız biyografik filmlerden bir tanesi değil.” diyor Willem Dafoe. Geçtiğimiz sene Sean Baker harikası The Florida Project ile Oscar adaylığı elde eden usta oyuncu, Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında – At Eternity’s Gate ile birkaç hafta sonra Dolby Tiyatrosu’na geri dönecek ve diğer üç seferin aksine bu kez Oscar heykelciğini kucaklamayı umacak.

Vincent van Gogh’un kısa süren hayatının son dönemlerini ele alan Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında, Dafoe’nün de dediği gibi sıra dışı bir yapıya sahip. Kardeşi Theo’yla olan mektup trafiği aracılığıyla hakkındaki pek çok şeyi bildiğimiz ressamın hayatındaki önemli detayları sıralamak yerine dramatik yapısını daha farklı noktalar üzerinden kuruyor film. Örneğin Van Gogh’un tartışmalı ölümü ya da kulağını neden kestiği derinlemesine araştırılmıyor. Film, elbette ki buraları es geçmeyip kendi fikrini söylüyor fakat onun intihar etmesi ya da öldürülmüş olması pek de önemli değil aslında, mühim olan nokta “Van Gogh” olmak.

Julian Schnabel: “Benden Filmi Açıklamamı İsterseniz Bunun İmkânsız Olduğunu Söylerim.”

Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında’nın yönetmenliğini Julian Schnabel yapıyor. Daha çok 2007 yapımı The Diving Bell and the Butterfly ile tanınan yönetmen, tarihi figürleri ele aldığı karakter odaklı işleriyle dikkat çekiyor. Kendisi de bir ressam olan Schnabel, Jean Michel Basquiat’ın hayatını anlattığı 1996 yapımı filmin ardından bu kez büyük hayranlık duyduğu Vincent van Gogh’u merkezine alıyor yeni filminde. Ünlü ressamı anlatacak bir film yapma fikri, Paris’teki Orsay Müzesi’ne yapılan bir gezinin ardından ortaya çıkmış. Müzeyi Jean-Claude Carrière ile birlikte gezen Schnabel, Van Gogh’un resimlerinin yer aldığı serginin ardından böyle bir işe kalkışabileceğini hissetmiş ancak ressamın hayatının dip bucak bilinmesinden dolayı filmin daha farklı bir deneyime evrilmesini istemiş: “Benden filmi açıklamamı isterseniz size bunun imkânsız olduğunu söylerim… Filmi çekerken bunun bir şekilde bir sanat eserini incelerken alınan duyguya eşdeğer olmasını amaçladık.

Van Gogh’un sanat eserlerini, onun hayatındaki insanlar ve konuk olduğu mekânlarla bütünleşik bir hâlde sunan Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında, aynı zamanda ressamın zihnine yapılan bir yolculuk hüviyeti de taşıyor. Bakış açısı (Point of View) çekimler aracılığıyla dünyaya bazen onun gözünden bakarken bazen de peşi sıra takip ediyoruz Van Gogh’u. Aklını kaybetmekte olduğunu hisseden bir adamın sanrı ve buhranlarını seyirciye geçirmek istediğini söylüyor yönetmen.

Aklından geçirdiklerini uygulamak için oldukça iyi bir oyuncuya sahip olması gerektiğini bilen Julian Schnabel, Jean-Claude Carrière ve Louise Kugelberg’le birlikte senaryoyu yazmaya başlamasının ardından uzun yıllardır arkadaşı olan Willem Dafoe’yle iletişime geçerek ondan Steven Naifeh ve Gregory White Smith’in 2011’de yayımlanan Van Gogh: The Life isimli kitabını okumasını istemiş. Daha sonra Dafoe, ressamlık için eğitim almaya başladığını ve Schnabel’in de onun bu işteki perspektifini geliştirdiğini söylüyor. Proje için yönetmen ve başrolle birlikte ressamlardan oluşan bir grup 130’a yakın Van Gogh eserini yeniden hayata geçirirken Dafoe, filmde özellikle bir çift ayakkabıyı gerçek zamanlı olarak resmettiği kısımda özgüvenli hissetmiş. Tüm bu süreç boyunca rolüne git gide ısınmaya başlayan usta oyuncu, son olarak sırtında boyama aletleriyle birlikte tarlada koşup toprağı tattığı doğaçlama sahneyle birlikte kendisini tamamen Van Gogh’a kaptırmış. Filmin Arles, Auvers-Sur-Oise ve Saint-Paul de Mausole gibi ressamın son yıllarını geçirdiği bölgelerde çekilmiş olması da bunda önemli bir etmen kuşkusuz.

Günaha Son Çağrı – The Last Temptation of Christ’ta Hz. İsa’ya hayat veren Willem Dafoe, Van Gogh’u canlandırdığı sırada iki karakter arasında bir bağ da hissettiğini belirtiyor. İlginçtir ki filmin en önemli sahnelerinden bir tanesinde ressamın da kendisini İsa’yla bağdaştırdığını görüyoruz. Bu sahne sinematik dil açısından bir zıtlığı da içerisinde barındırıyor aslında. Film boyunca doğayı geniş ve hareketli açılarla görürken bahsini ettiğimiz sahnenin statik ve yakın planda çekilmiş olduğunu görüyoruz. Gelgelelim Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında’nın 20 yılı aşkın bir süredir ressamlıkla da uğraşan görüntü yönetmeni Benoît Delhomme’ye göre aslında bu yakın çekimlerdeki yüzler, geniş planda çekilmiş manzara görüntüsüyle aynı işlevi taşıyor çünkü yüzler de doğa gibi hiçbir şeyi saklayamıyor. Film için tıpkı Van Gogh gibi alışılmışın dışına çıkması gerektiğini düşünen sinematograf, bunun için çekimlerin büyük çoğunluğunu kendisine hareket özgürlüğü sağlayan el kamerasıyla ve doğal ışığı kullanarak gerçekleştirmiş. Çoğu sahnede Willem Dafoe’yü adeta bir gölge gibi takip ettiğini söyleyen Delhomme, çekimler boyunca deneysellikten kaçınmadıklarını da dile getiriyor. Bunlardan belki de en dikkat çekicisi, Van Gogh’un sarıya çalan dünya görüşünü fiziksel boyuta taşımak için kameraya Julian Schnabel’in çift odaklı güneş gözlüklerinin yerleştirilmiş olması.

Willem Dafoe’ye Rupert Friend, Oscar Isaac, Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner ve Mads Mikkelsen gibi oldukça önemli isimlerin eşlik ettiği film, 15 Şubat’ta sinemalardaki yerini alacak.

Kaynak: The Hollywood Reporter & IndieWire

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi