J. R. R. Tolkien, kendisini takip etmeye çalışan biz fantezi romancıları için çıtayı çok yükseğe koydu. Birbirinden farklı diller icat etti. Bense sadece icat etmiş gibi davrandım.” Günümüzün en büyük bilimkurgu ve fantezi romancısı George R. R. Martin, Tolkien filmi için katıldığı bir söyleşide yazardan bu şekilde bahsediyor. Şu sıralarda gerek sinema, gerekse edebiyatta altın çağını yaşayan bilimkurgu ve fantezinin temellerini atan bir deha mevzu bahis olduğunda, bu övgüler elbette ki şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan modern kültüre bu denli damgasını vurmuş bir yazarın şimdiye dek bir sinema filmine konu edilmemiş olması. Tolkien Vakfı’nın bu konudaki isteksizliği bir yana, böylesine bir karakterin örneğini çokça gördüğümüz sıradan bir biyografiyle beyazperdeye konuk olmaması sevindirici aslında. Ancak bu durum yakın zamanda değişti.

Dome Karukoski’nin imzasını taşıyan film, J. R. R. Tolkien’in muhteşem Orta Dünya mitinin ortaya çıktığı “Eureka” anının ya da yazım sürecindeki beyin fırtınasının peşinde değil. Aksine karşımızda, günümüzde sıkça kullanılan bir tabirle, sadece Birmingham’dan bir çocuk var. Küçük yaşta babasını, kısa süre sonra da annesini kaybetmiş, herkesten ve her şeyden uzakta kalmış ama umutları ve engin hayal gücü olan bir çocuk. Ve film boyunca onun hayallerini, dostluklarını ve aşkını görüyoruz aslında. Kendisini daha geniş kitlelere ulaştıran Tom of Finland’ın ardından yeni bir biyografi çekmeyi pek de istemeyen Karukoski’yi ikna eden de tam olarak bu: “Küçükken tıpkı Tolkien gibi benim de babam çevremde değildi ve tıpkı onun gibi dışlanmıştım. Ancak kitapları çok seviyordum, onlar benim arkadaşımdı ve karakterler de ailemdi. Önce Hobbit’i okudum ve Gandalf’a bayıldım. Sonra Silmarillion, Yüzüklerin Efendisi ve diğerleri. İlk aşkım bir Elf’ti.

Tolkien’in Orta Dünyadan Taşan Hayatı

Tolkien, temelini aynı zamanda yazarın King Edward’s School’da tanıştığı Geoffrey Bache Smith, Christopher Wiseman ve Robert Gilson’la birlikte kurduğu T.C.B.S. yani Tea Club, Barrovian Society’nin üzerinden kuruyor. Tolkien’in ilk gençlik yıllarına damgasını vuran bu yoldaşlık, Kauroski’nin filmi standart bir biyografi olmaktan kurtarmasını sağlayan bir diğer faktör. Filmin duygusal yükünü de çeken dörtlü arasındaki bu ilişki, yönetmenin bilinçli bir tercihi olarak karşımıza çıkıyor: “Tolkien’in tüm kitaplarını okuduktan sonra artık ben de gerçek ailemi, yoldaşlığımı bulmuş gibiydim, tıpkı onun TCBS’te bulduğu gibi. Bu duygu benim gerçekten de filme yansıtmak istediğim bir şeydi. Bu çocuklarla olan yoldaşlığının ve onlarla ilişkisinin Tolkien’in hayatının ilk döneminde ne kadar önemli olduğunun altını çizmek istedim.

Her ne kadar yazarın Orta Dünya öncesindeki hayatı konu edinse de, Tolkien’in her yanında o dünyadan imgeler bulmak mümkün. Sarehole’u Shire’a, Oxford’daki ağaçları ise Mallorn ağaçlarına pekâlâ benzetebiliriz ve elbette ki bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak özellikle Somme Savaşı sırasında imgelerin iyiden iyiye attığını hatta bazılarının direkt olarak Dome Karukoski tarafından eklendiğini görüyoruz. Filmi oluştururken karakterlerin doğasına bire bir sadık kaldıklarını söyleyen yönetmen, Somme Savaşı’ndaki imgelerin ise kendi hayal gücünün bir eklemesi olduğunu dile getiriyor: “Ejderhalar, alev makineleri değil. Savaşta onu direkt etkileyen bir element yok fakat bazı şeylerin, diğerlerine evrildiğini görebilirsiniz. Kitaplardaki Balrog, alev ve gölgeden oluşan bir varlık. Alev ve gölgeyi başka nerede görebilirsiniz? Bu savaşlarda.” Zaten Tolkien’in kendisi de Orta Dünya’daki pek çok ögenin bir alegori olmadığını defalarca dile getirmiş. Dolayısıyla esas olan bire bir esin kaynaklarından ziyade üst üste konan ve giderek evrilen bir dünyanın oluşuyor olması. Karukoski de örneklerini şu şekilde çoğaltıyor: “Savaş sırasında gördüğümüz Kara Şövalye’yi ele alalım. Henüz Nazgul değil. O, ilk olarak annesinin ona anlattığı hikâyedeki kahramandı. Daha sonra savaşın onun üzerinde bıraktığı toksik etkiyle birlikte beyaz atlı şövalyeden Kara Şövalye’ye evrildi. Yani, film boyunca aslında onun dünyayı yarattığını görüyoruz.

Gelgelelim en nihayetinde Tolkien; arkadaşlık, aşk ve de umut üzerine bir film. Dolayısıyla bu hikâye, J. R. R. Tolkien’in olduğu kadar, Geoffrey, Christopher ve Robert’ın da hikâyesi. Karukoski’nin, seyircinin sinema salonundan ayrılırken düşünmesini istediği şey de bu zaten: “Bu dört genç, dünyayı sanatla değiştirmeye ve ilham vermeye çalışıyor. Tolkien’in, filmi izleyen gençleri kendi topluluklarındaki bir şeyleri değiştirmeye ya da sanat aracılığıyla insanlara ilham vermeye itmesini umuyorum.

Kaynak: Moviehole & SlashFilm & Collider & SyfyWire

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi