Hayatla sinema arasında her zaman organik bir bağ olagelmiştir. Günlük yaşamdan yakalanan anlarla başlayan yedinci sanat, zaman içerisinde dallanıp budaklanır ve böylece bambaşka dünyaların kapıları açılır. Bu kapsamda kimi film üreticisi realiteyi bir kenara bırakarak kendi hayal dünyasını yansıtan yeni bir evren resmeder. Kimisi ise sinemanın köklerinden kopamamıştır, ya kendi hayatından yola çıkarak yapar filmlerini ya da yaşanmışlıklar, gerçek mekân ve insanlardan esinlenir.

Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencirci, ikinci grupta sayabileceğimiz iki isim. 2012 yapımı ilk uzun metrajları Noor için Pakistan’a gidip oradaki bir hikâyeyi yerel dilde çeken yönetmen ikilisi, bir sonraki filmleri Ningen için ise Japonya’nın yolunu tutar ve bu filmi de halefine benzer bir metodla çeker. 2004 yılında başlayan kariyerlerini o zamandan beri bir arada sürdüren Zencirci ve Giovanetti, yeni filmleri Sibel için ise rotayı Türkiye’nin kuzeydoğusuna, Giresun’a çeviriyor.

Sibel, çocukluğunda geçirdiği hastalık sebebiyle konuşamayan 25 yaşındaki bir kadının hikâyesi. Köyün muhtarı olan babası ve kardeşiyle yaşayıp yerel halk tarafından konuşamadığı için lanetli olarak görülen Sibel, tüm bunlara rağmen o yöreye özel kuş dili, diğer ismiyle ıslık dili, aracılığıyla iletişim kurabilmektedir. Kökeni en azından 200 yıl öncesine dayanan bu dil, sarp kayalıklara ve köyün tam ortasından geçen dere sebebiyle dağınık bir yerleşime sahip olan Kuşköy’deki ahali tarafından keşfedilmiş. Yaklaşık 14 yıl önce okudukları bir kitap sayesinde böylesine bir kültür mirasından haberdar olan Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencirci, bu dilin gerçekten de var olup olmadığını gözlemlemek üzere 2014’te Kuşköy’e gelmiş. Dilin hâlen kullanılsa bile gelişen teknoloji nedeniyle unutulmaya başladığını fark eden ikili, köydeki bir kahvede oturdukları sırada ıslık diliyle konuşan genç bir kadın görmüş. Karşısındakinden konuşma diliyle yanıt alsa ve dilsiz olmasa da ıslıkla geri dönüş yapan bu kadın, filmin çıkış noktası oluvermiş. Köyde bir süre daha kalan yönetmenler, bu sırada kızıyla iyi ilişkilere sahip muhtarla tanışıp onun evinde kalırken Gelin kayası, etrafta gezinen kurt ve bir kaçakla ilgili hikâyeler duyar ve tüm bu detaylar senaryoda kendisine yer bulur.

Daha önceki uzun metrajlarında çekimlerin gerçekleştirdiği yerdeki profesyonel olmayan oyuncularla çalışan Giovanetti ve Zencirci, Sibel’de ise farklı bir yoldan ilerlemek ister. Noor ve Ningen’de gerçek insanları ve yaşanmışlıkları ele alan ikili, bu sefer kurmaca bir karaktere ve hikâyeye yönelecekleri için senaryoya tam manasıyla başlamadan önce başrollerini belirleme kararı alır ve akıllarında tek bir isim belirir: Damla Sönmez. Sonraki süreçte filmin yapımcısı Marsel Kalvo aracılığıyla taraflar bir araya gelmiş ve o zamanlar beş cümle olan senaryodan fazlasıyla etkilenen Sönmez, projeye hemen dahil olmuş. Lakin önlerinde bir sorun belirmiş: Damla Sönmez bırakın ıslık dilini, ıslık çalmayı bile bilmiyordur. Çekimlerin başlamasından yaklaşık 2.5 yıl önce gerçekleşen bu görüşmenin ardından bir yandan senaryo yazımına geçilirken diğer yandan da kuş dilini öğrenme çabaları başlamış.

Sibel: Bilinmeyene Olan Korkunun Bir Tezahürü

Sibel, toplum tarafından farklı görülüp ötekileştirilen bir karakter, bilinmeyene olan korkunun bir tezahürü belki de. Tıpkı varlığı bile şüpheli kurt ya da kim olduğu bilinmeyip kolluk güçleri tarafından “tü kaka” ilan edilen Ali gibi. Verdiği pek çok röportajda Sibel’i bir karakterden ziyade hepimizin içindeki bir parça olarak gördüğünü söylüyor Damla Sönmez. Onun karakteri içselleştirebilmesi ve bu denli iyi bir oyunculuk çıkarması da muhtemelen bu yüzden. Keza çekimler başlamadan aylar önce başlayan Kuşköy ziyaretlerinin, bu sırada Orhan Civelek’in yardımıyla iyice öğrenilen ıslık dilinin, zorlu fiziksel egzersizlerin ve çekimler esnasında gece üçte uyanılıp güneş batana kadar süren çekimlerin Sönmez tarafından çok kolaymış gibi kucaklanmış olması da…

Prömiyerini yaptığı Locarno Film Festivali’nden iki ödülle birden döndükten sonra yurt içi ve yurt dışındaki pek çok festivale konuk olup ödüller kazanan Sibel, özellikle yurt dışındaki medya tarafından benzer şekilde bolca ödül kazanıp Oscar adaylığı elde etmiş Mustang’e de benzetiliyor sıklıkla. Birisi Türkiye’nin kuzeydoğusunda, diğeri batısında geçse bile iki filmde de ataerkil bir toplum tarafından kolu kanadı kırılmaya çalışılan kadınların hikâyesi anlatılıyor. Ancak Sibel’in başka dertleri de var, mesela toplumdan aynı şekilde baskı gören bir erkeğin, muhtarın yaşadıklarına da tanık oluyoruz. Ya da Ali üzerinden politik bir yüzeye oturtulduğunu görüyoruz. Her ne kadar iki film de masalsı bir atmosfere sahip olsa da Sibel; gerek politik söylemleri gerekse filmin başında görülen, 1960’lardan kalma bir Fransız belgeselinden alınmış kayıtlar aracılığıyla daha gerçekçi bir temelde karşımıza çıkıyor.

Başroldeki Damla Sönmez’e, oyunculuğunu her daim pek beğendiğim ve yine başarılı bir performans sergileyen Emin Gürsoy ve Fatma’ya hayat veren Elit İşcan’ın eşlik ettiği Sibel, 22 Şubat’ta sinemalardaki yerini alacak.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi