Bir Filmin Hikâyesi konseptiyle ödül sezonunu bir araya getirdiğimiz yeni bölümümüze hoşgeldiniz. Şu ana kadar Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında – At Eternity’s Gate’ten, Sibel ve Elektrik Savaşları – The Current War’e kadar toplamda altı filmi konuk ettiğim Bir Filmin Hikâyesi‘ni yaratmaktaki gayem basitçe bir yapımın ardındaki bazı ilgi çekici faktörleri gözeterek o filmin kamera arkasında yaşananları kaleme almaktı. Uzun bir süredir ödül sezonunu yakından takip etmemden de kaynaklanmış olacak ki, En İyi Film Oscarı için yarışacak pek çok filmin de yukarıda bahsini ettiğim arka plana fazlasıyla sahip olduğunu fark etmemle birlikte yeni bir bölümün de kapıları açılmış oldu. Bununla birlikte En İyi Film Oscarı için yarışan tüm filmleri konuk etmeye çalışacağım bu seride; 1917’nin Sam Mendes’in büyükbabasının I. Dünya Savaşı’ndaki hatıralarından ortaya çıkması ya da The Irishman’in hayata geçmesinin uzun yıllar alması gibi Bir Filmin Hikâyesi’nin konseptiyle benzeşen temalarla birlikte konu edilen yapımın içeriğindeki dikkat çekici bir sahnenin veya başka bir ögenin de merkeze alındığını göreceksiniz. Gelgelelim ışık tuttuğumuz nokta her daim bir filmin hikâyesi olacak. Hazırsanız başlayalım.

Marriage Story: Açılış Sekansının Gücü Adına

Bu yılki Oscar adayları içerisinde favorim, daha önceden de pek sevdiğim Noah Baumbach’ın yönettiği Marriage Story. Uzak bir ihtimal olarak görünen En İyi Film Oscarı’nı kazanmasını yürekten istediğim filmi neden bu denli sevdiğimi uzun uzadıya anlatabilirim ancak burada bulunma amacımız farklı. Daha önce senaryolarıyla öne çıkan Baumbach’ın, Netflix yapımı filmde kariyerinin en iyi işine imza atmış olması, işin yönetmenlik kısmında ilk kez bu denli etkili olmasında yatıyor. Filmin yaklaşık dokuz dakika süren açılış sekansı da, bahsini ettiğim başarılı yönetimle birlikte oldukça başarılı bir kurgu ve daha birçok farklı parametrenin aynı potada eritilmesinin bir eseri. Charlie ve Nicole’un birbirlerinin sevdiği yönlerini anlattığı iki bölümden oluşan açılış sekansı, bir yandan karakterlerin içinde bulunduğu statükoyu neredeyse hiç çaba göstermiyor gibi görünerek seyirciye aksettirirken diğer yandan sekansın evlilik terapistinin önünde bitiyor olmasıyla bizleri filmin ilerleyen bölümlerine harika şekilde hazırlıyor. Böylelikle filmle izleyici arasındaki organik bağ da ilk 10 dakikada büyük oranda kurulmuş oluyor. Yanı sıra birbirlerini hâlen seven ikilinin ilişkisinin kırılma noktasına gelmiş olması da, yine bu mektupların içeriğinde saklı aslında. Nicole’un mektubunun son perdede ortaya çıkıp filmin kalplerimize son bir hançer indiriyor olması da başka bir yönetmenlik başarısı elbette ki.

Açılış sekansıyla ilgili bir diğer ilginç nokta ise aslında tesadüfi olarak ortaya çıkmış olması. “What I Love About Charlie” ve “What I Love About Nicole” kısımlarını, Charlie ve Nicole’un günlük hayattaki olağan işlerini sıralayarak onları olağandışı yapan şeyleri keşfetmek adına ve adeta kendisi için bir egzersiz olarak yazmaya başladığını söylüyor Noah Baumbach. Dolayısıyla daha sonra bunu işlevsel olarak kullanılabileceğini fark edip müzikallerin peşrev olarak da adlandırılan giriş bölümüne benzettiği bu sahneler bütününü filmin merkezine koymaya karar vermiş.

Gelgelelim iş yalnızca yazınsal kısımda kalmıyor elbette ki. Önceki yapımlarını genellikle geniş planlarla çekerek seyircinin karakterle arasında bağ kurmasını mümkün mertebe engelleyen Baumbach, Marriage Story’nin açılış bölümünde ise görüntü yönetmeni Robbie Ryan’ın kamerayı elinde tutmasıyla bunun tam tersini yapmayı amaçlıyor. Bununla birlikte yanlardan daha kısa olan 1.66 çerçeve oranının kullanılmasıyla etkisiyle sahnelerin karakterlerin yüzüne odaklı çekilmiş olması da, filmin o samimi ve sıcak havasının çabucak hissedilmesine önayak oluyor. Ek olarak Baumbach, Charlie ve Nicole’un günlük hayattaki aksiyonlarını çok kısa olarak gördüğümüz sahnelerin aslında daha uzun şekilde çekilerek yine organik bir hava katmaya çalıştıklarını belirtiyor. Örneğin, ailenin Monopoly oynadığı sahnenin hangi kesitini kullanacaklarını bilmelerine rağmen Adam Driver, Scarlett Johansson ve Azhy Robertson’ın, oyunu gerçekten de kurup oynadıklarını ve üçlü arasındaki uyumun da sahnenin doğallığını ön plana çıkardığını düşünüyor.

Sekansın evlilik danışmanının önünde noktalanan son kısmı için ise tüm bunlar terk edilip geniş ve dolayısıyla statik plana geri dönülürken karakterlerin ayrı planlar içerisine yerleştirilmesiyle beraber ikili arasındaki izolasyon tasavvur ediliyor. Baumbach’a göre bu sahne de, tıpkı giriş sekansının diğer bölümleri gibi, filmin gidişatı hakkında önemli bir yer tutuyor: “Sahne, aynı zamanda seyirciyi biraz da olsa sarsarak onları ilerleyen kısımlarda göreceklerine hazırlıyor.”

Kaynak: Netflix & The New York Times

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information