Sinema, diğer sanatlardan, popüler kültürden ve dünyada yaşanmış ya da yaşanmakta olan olaylardan etkilenmesinin yanında kendi içinden de beslenen bir sanat dalı olarak öne çıkar. Sinema filmlerinde bazen görece olarak kıyıda köşede kalmış bir filme gönderilen bir selam dikkat çekerken, bazen de iki büyük yönetmen birbirlerinin filmlerinden esinlendikleri sahnelerle karşı tarafa şükranlarını sunar. Sinema izleme deneyimini derinleştiren keyifli atıfları, bir filmden diğerine yapılan akılda kalıcı 10 gönderme listesinde sizler için derledik.

(500) Days of Summer’dan Det sjunde inseglet’e

Sinema tarihinin en ikonik sahnelerinden biri Det sjunde inseglet’te (Yedinci Mühür) Max von Sydow’un canlandırdığı, Haçlı Seferi’nden dönen şövalyenin ölümle satranç oynadığı sahnedir şüphesiz. Ingmar Bergman’ın başyapıtındaki bu sahne, şövalyenin içinde bulunduğu varoluşsal sorgulamaların vücut bulmuş hâli olarak filmin anlatısı içinde yer alır. Derin okumalara açık olan bu sahnenin bir benzeri, 21. yüzyılın en iyi romantik komedileri arasında sayabileceğimiz (500) Days of Summer’da da yer alır. Joseph Gordon-Levitt’in canlandırdığı Tom karakteri, sevdiği kadın Summer tarafından terk edilmiştir ve dolayısıyla kalbi son derece kırıktır. Mevzu bahis sahnede Tom, satrancı ölümle değil, aşk tanrısı Eros’la oynar. Fakat burada, Eros bir tanrıdan ziyade, ağzı bozuk bir genç kadın olarak vücut bulur. Filme son derece keyifli bir ekleme yapan bu sahne, (500) Days of Summer’ın popüler kültür göndermelerine seyir zevkini artırıcı bir katkı yapar.

Boogie Nights’tan Goodfellas’a

Günümüzün en büyük yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın ilk başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz Boogie Nights (Ateşli Geceler), porno endüstrisine giren ana karakterinin yükseliş ve sonrasında çöküş hikâyesini anlatır. Yani bir bakıma Martin Scorsese’nin Goodfellas’ta (Sıkı Dostlar) yeraltı dünyasına giren genç bir adamı merkeze alarak sunduğu anlatıyı başka bir sektör üzerinden tekrar eder. Ama Boogie Nights ve Goodfellas arasındaki benzerlikler bununla da sınırlı değildir. Paul Thomas Anderson’un filminde, Goodfellas’taki usta işi takip çekimlerini andıran planlar yer alır. Olayları Goodfellas’ın ana karakteri Henry’nin gözünden izlediğimiz ve onun birçok karakterle tanıştığı sahnenin çok benzerini Boogie Nights’ın açılışında izleriz.

Do the Right Thing’den The Night of the Hunter’a

Aslen Oscar kazanmış son derece başarılı bir oyuncu olan Charles Laughton’ın ilk ve son yönetmenlik denemesi olan The Night of the Hunter, değeri sonradan bilinmiş bir başyapıt olarak anılır. Birçok başka yapıma ilham kaynağı olmuş olan bu filme yapılan en bariz göndermeyi Spike Lee’nin 1989 tarihli Do the Right Thing’inde görebiliriz. The Night of the Hunter’ın Robert Mitchum tarafından canlandırılan ve güvenini kazandığı kadınları öldüren bir seri katil olan ana karakterinin el parmaklarında, “aşk” ve “nefret”i simgeleyen “L-O-V-E” ve “H-A-T-E” dövmeleri vardır. Bu dövmeler, Lee’nin ırkçılıkla ilgili başyapıtı Do the Right Thing’de Radio Raheem karakterinin parmaklarındaki yüzüklere dönüşür.

From Russia with Love’dan North by Northwest’e

Yazar Ian Fleming’in 1953’te yarattığı ve artık popüler kültürün en bilinen figürlerinden biri olan James Bond karakterinin beyaz perdede arz-ı endam edişi 1962 yapımı Dr. No filmi ile olmuştur. İkinci Bond filmi olma özelliğini taşıyan From Russia with Love’la (Rusya’dan Sevgilerle) sinemada sağlam bir yer edinir seri. Filmin sinema tarihinde kendisine köklü bir yer bulmasındaki Alfred Hitchcock etkisi de gözlerden kaçmaz. Daha ilk romanın yazıldığı günlerde bile bir sinema ustası olarak anılan Hitchcock’un 1959 yapımı North by Northwest’le (Gizli Teşkilat) casus filmleri alt türüne yaptığı katkı çok büyüktür. Sinemanın en tanınmış casusu olan James Bond da From Russia with Love’la filme hak ettiği hürmeti gösterir. North by Northwest’te Cary Grant’in uçak tarafından takip edildiği sahneye benzer şekilde, From Russia with Love’da sinemanın ilk Bond’u Sean Connery bir helikopter tarafından takip edilir.

Pulp Fiction’dan Psycho’ya

Konu Quentin Tarantino filmleri olunca akıllarda sayısız sinemasal gönderme canlanması son derece olağan bir durum. Popüler kültür ve sinema referansları konusunda neredeyse bir maden olarak nitelenebilecek olan Tarantino filmografisindeki en şık göndermelerden birinin şüphesiz Pulp Fiction’da (Ucuz Roman) yer alan Psycho (Sapık) göndermesi olduğunu söyleyebiliriz. Psycho’nun en kilit sahnelerinden birinde, patronundan çaldığı parayla kaçan Marion arabadayken, karşıdan karşıya geçmekte olan patronuyla göz göze gelir. Fakat Marion’ın amacından haberdar olmayan patronu yürümeye devam eder. Pulp Fiction’da bu hınzır Hitchcock sahnesi neredeyse birebir olarak tekrar edilir. Bruce Willis’in canlandırdığı Butch karakteri, trafik ışıklarında beklerken dolandırdığı Marsellus’la karşılaşır. İki sahne arasındaki tek fark, Marion’un aksine Butch’un arabayla Marsellus’u çiğnemesidir!

Raging Bull’dan On the Waterfront’a

Raging Bull (Kızgın Boğa) ve On the Waterfront (Rıhtımlar Üzerinde) ana karakterlerini merkezine alarak hikâyelerini anlatan filmlerdir. Ve bu iki karakter birbirlerine ciddi paralellikler taşır; ikisinin de pişmanlıklarla dolu boks kariyerleri vardır, ikisi de erkek kardeşleriyle ciddi sorunlar yaşar. Aynı zamanda ikisi de gerçek insanlar temel alınarak yaratılmıştır. Karakterlerinin özelliklerinin yanında iki film, erkeklik üzerine söz söylemeleri noktasında da benzeşirler. Elia Kazan’ın yönetmenliğindeki On the Waterfront’un en meşhur sahnelerinden birinde Marlon Brando’nun ustalıkla canlandırdığı Terry, erkek kardeşiyle kariyeri hakkında konuşurken “Şu an olduğum serseri yerine, çok daha iyi bir boksör olabilirdim” der. Raging Bull’daki Jack LaMotta ise, aynı repliği boks kariyeri sona erdikten sonra giriştiği komedi gösterilerinden birinin hemen öncesinde aynaya bakarak tekrarlar.

Rango’dan Fear and Loathing in Las Vegas ve Chinatown’a

Gore Verbinski’nin western sularında gezen animasyon filmi Rango, baştan sona göndermelerle doludur. Neredeyse, gönderme yapılmak için çekilmil bir film hissi veren yapımda, bu konuda verilebilecek en bariz örnekler Fear and Loathing in Las Vegas (Las Vegas’ta Korku ve Nefret) ve Chinatown’a (Çin Mahallesi) yapılan atıflardır. Rango filmine adını veren ve kişilik krizi yaşayan bukalemunun ön camına çarptığı arabanın ve içindeki kişilerin görünümü akla Terry Gilliam’ın Fear and Loathing in Las Vegas’ını fazlasıyla getirir. Benzer şekilde, senaryodaki su krizi durumu da Roman Polanski’nin Oscarlı klasiği Chinatown’u çağrıştırır. Rango’nun ilk bakışta bir çocuk filmi olduğunu düşünebiliriz ama içerdiği bu ve diğer birçok göndermeyle yetişkin seyircilere de birçok şey vadettiği kesin.

Requiem for a Dream’den Perfect Blue’ya

Satoshi Kon’un emekli olmuş bir pop yıldızının ruh hâline psikolojik gerilim yönünden yaklaşan karaklık animesi Perfect Blue’u kendinden sonra çekilen birçok live action filme de esin kaynağı olmuş son derece etkileyici bir yapımdır. Perfect Blue’nun tematik olarak Darren Aronofsky’ye özellikle Black Swan’da (Siyah Kuğu) ilham verdiği muhakkak. Ama bu anime başyapıtının, Aronofsky üzerindeki etkisini başka filmlerde de görmekteyiz. Yönetmenin, 2000 yapımı Requiem for a Dream’in (Bir Rüya için Ağıt) bir sahnesini Perfect Blue’dan ödünç aldığı söylenebilir. Perfect Blue’nun ana karakterini, gerçeklikle bağının iyiden iyiye esnediği bir anda, küvette yüzünü suya batırmış otururken görürüz. Requiem for a Dream’deki benzer sahnede ise Jennifer Connelly’nin canlandırdığı Marion, uyuşturucu bağımlılığının etkisiyle dibe doğru çekilirken küvette aynı biçimde oturur.

The Shining’den Körkarlen’e

Üstü kapalı ya da bariz bir şekilde sinema tarihinin en çok gönderme yapılan filmden biri şüphesiz Stanley Kubrick’in psikolojik korku başyapıtı The Shining’dir (Cinnet). Fakat bu film de bünyesinde son derece işlevsel bir gönderme bulundurur. İsveç sinemasının en önemli filmleri arasında gösterilen 1921 yapımı Körkarlen’e (The Phantom Carriage) yapılan bu gönderme, The Shining’in de en bilinen sahnelerinden biri hâline gelmiştir aynı zamanda. Yönetmen Victor Sjöström’ün sessiz korku klasiğinin bir sahnesinde, bir kapının baltayla kırılışına şahitlik ederiz. Aynı eylemi, The Shining’de Jack Nicholson’ın canlandırdığı Jack Torrance, kilitli kaldığı kilerden kurtulmak için tekrarlar.

The Untouchables’tan Bronenosets Potemkin’e

Tüm zamanların en etkileyici filmleri arasında sayılan, Sergei Eisenstein imzalı propaganda klasiği Bronenosets Potemkin (Potemkin Zırhlısı), aynı zamanda en akılda kalıcı görsel imgelerden birini de içerir. Filmin sinematik ustalığının zirve yaptığı Odessa Merdivenleri sahnesinde, bir bebek arabası merdivenlerden aşağı doğru yuvarlanır. Hem görsel hem de duygusal anlamda unutulmaz olarak niteleyebileceğimiz bu sahnenin bir benzeri The Untouchables’da (Dokunulmazlar) yer alır. Brian De Palma’nın 1987 yapımı suç filminde, girilen bir silahlı çatışma esnasında, yine bir bebek arabası merdivenlerden aşağı doğru kayar. Fakat sonuçta bebek Kevin Costner’ın hayat verdiği Eliot Ness karakteri tarafından kurtarılır.

 

 

 

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi