Bilimkurgu, edebiyatta da oldukça etkili bir tür olması sebebiyle ilk günlerinden sinemada da varlığını güçlü bir şekilde hissettirmiştir. Sessiz sinema günlerinden beri birçok bilimkurgu başyapıtı görmemizin sebebi de bu aslında. Film noir ise, Alman Dışavurumculuğu’nun etkisiyle klasik Hollywood döneminin lokomotif türlerinin başında geliyor. Bilimkurgu, distopya anlatıları üzerinden film noir’lar ise I. Dünya Savaşı ve Büyük Buhran’ın etkisiyle toplumda etkisini gösteren yozlaşma ve umutsuzluğun izinde karanlık anlatılar sunar sıklıkla. Tech noir olarak tabir edilen alt tür ise bu iki janranın temel unsurlarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Yaratıcılara sundukları sonsuz özgürlük ortamı ile birçok başyapıtın ortaya çıkmasına olanak sağlamış tech noir türünün 6 çarpıcı örneğini bir araya getirdik.

Bilimkurgu ve Kara Film Unsurlarını Bir Araya Getiren 6 Çarpıcı Tech Noir

Bıçak Sırtı – Blade Runner (1982)

Sinema tarihine izini bırakmış, postmodern sinemanın en önemli örneklerinden unutulmaz film Blade Runner, Philip K. Dick’in Do Androids Drem of Electric Sheep? isimli romanından beyazperdeye uyarlanmıştır ve usta yönetmen Ridley Scott tarafından yönetilmiştir. Film, hayvanlarının neslinin tükenmekte olduğu ve insanların dünyayı terk edip diğer gezegenlere yerleştiği bir dünyada, görevi insana birebir benzeyen androidleri bulup öldürmek olan Deckard’ın kendi insanlığını ya da daha genel ifade edersek varlığını sorgulamasını işliyor. Filmin dünyasının mimarisi, Fritz Lang imzalı sessiz dönem bilimkurgu başyapıtı Metropolis’teki distopyanın izlerini taşıyor: Göğe uzanan kübik binalar, şehri bir ağ gibi kaplayan ulaşım cihazları ve telaşlı kalabalığın doldurduğu sokaklar. Böylesi bir dünya tasfiri, Blade Runner’ın atmosferini film noir’ların karanlık, gölgelerle dolu, yağmurun her daim ıslattığı sokaklarla vücut bulan atmosferine yaklaştırır.

Terminator (1984)

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır. Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen önce Skynet savaşçı “Terminatör”lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir. Film noir ve bilimkurgu türlerinin bir harmanı olan tech noir türünün de en çarpıcı örneklerinden biri olmasının yanında filmde görünen bir gece kulübünün aynı adı taşımasıyla, bu alt türün isminin geldiğin yapım da olan Terminator, yönetmen James Cameron’ın vizyoner bakışının izlerini, görsel dilinden anlatısının yenilikçiliğine kadar her noktasında kendini hissettiriyor.

Beynimdeki Düşman – Johnny Mnemonic (1995)

Bilginin en değerli materyallerin başında geldiği 21. yüzyılda, internet tüm insanlığın ortak sinir sistemine dönüşmüş durumda adeta. Filme adını veren, Keanu Reeves’in canlandırdığı Johnny Mnemonic, satmak için beynine yerleştirdiği bilgilere yer açmak amacıyla kendi anılarının bir kısmını yok etmiştir, fakat anılarını geri yükleyebilmek için paraya ihtiyacı vardır. Anılarını geri yüklemesini sağlayacak parayı kazanabilmek için 21. yüzyılın en değerli ve tehlikeli bilgilerinin taşıyıcılığını yapmayı kabul eder. Bu işi alarak kendi hayatını tehlikeye atan Johnny’nin tek sorunu bilgiyi elde etmek için peşine düşen kişiler değildir: Beynine yüklediği bilgi çok yer kapladığı için eğer bilgiyi indirmek için gerekli olan kodu öğrenmezse Johnny ölme riskiyle karşı karşıyadır. Sanal dünya ve insan organizmasının bütünleştiği bu hikâyede, insan zihninin bile yapay bilgiler üzerinden değer kazandığını izliyoruz. Öyle ki bilgiyi üreten insan beyni, bilgiyi taşımak için bir araç hâline gelirken bilgi kendini üreten beyinden daha kıymetli görülüyor. Bu bağlamda neredeyse bir hafıza kartı ya da flash belleğe dönüşen insan beyni, film noir’ların olmazsa olmaz unsurlarından karakterlerin peşine düştüğü değerli eşyalardan, para dolu çantalardan birine dönüşür.

Tuhaf Günler – Strange Days (1995)

Oscar ödülü kazanan ilk kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un yönetmenliğini üstlendiği Strange Days, ilk çıktığı yıllarda değeri bilinmemiş olsa da belli bir izleyici kitlesini yakalayan filmlerden biridir. Senaryosunu James Cameron’un yazdığı film, 1999 yılından yeni milenyuma geçiş döneminde yani yılbaşı gününde Los Angeles şehrinde geçiyor. Bu şehirde yaşayan sokak dolandırıcısı, eski polis ve aynı zamanda insanların anılarını tüm detaylarıyla kaydedip onları tekrar yaşayabildikleri SQUID (Superconducting Quantum Interference Device) adı verilen klipleri başka insanlara satmakla görevli olan Lenny Nero’nun  yaşadığı maceralara odaklanıyor. Bir gün esrarengiz bir klibin eline geçmesi sonucunda Los Angeles polisiyle başı dertte olan Lenny kısa bir süre sonra eski sevgilisinin de polislerin hedefi olduğunu öğrenmesiyle filmde olaylar farklı bir hâl alır. Anime kültüründen ve film noir’lardan da yararlanan film, özellikle SQUID kliplerinin gösterildiği sahnelerde müthiş bir görsellik yakalıyor. Bunun yanında müzikleriyle de adından söz ettiren Strange Days, zıtlıklardan yararlanarak iyi bir sistem eleştirisi yaparken aynı zamanda oyunculuk performanslarıyla sinemaseverlerin izlemesi gereken yapımlardan biri olarak akıllarda yer ediniyor.

Karanlık Şehir – Dark City (1998)

Ölümsüz Aşk – The Crow ile sürpriz bir çıkış yapan Alex Proyas’ın yazıp yönettiği, başrollerinde Rufus Sewell, William Hurt, Kiefer Sutherland, Jennifer Connely gibi isimleri gördüğümüz Dark City, özellikle gotik atmosferi ile kültleşen filmlerden biri. Ana karakter John Murdoch, öncesini hatırlamadığı bir şekilde nerede olduğunu bilmediği bir otel odasında uyanır. Uyandığında ise soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetlerin zanlısı olarak arandığını öğrenir. Bu eylemleri yaptığına dair hafızasında herhangi bir anı bulunmadığı için Murdoch, gerçekleri bulmak için çok fazla derine inmek zorunda kalır. Murdoch’ın olayın en derinine inmesi ile dünyayı kontrol eden ve The Strangers denilen varlıklar hikâyeye dâhil olur. Seçilmiş kişi arketipi ile pek çok filmde gördüğümüz benlik karmaşası yaşayan ana karakterlerin birleşimi olan Murdoch’ın hikâyesi, Proyas’ın karanlık atmosferi ve gotik prodüksiyon çalışması ile daha da değerlenir. Olayların geçtiği şehrin ve bu şehrin temelinde yatan “tuhaf” pratiklerin anlatının önemli bir parçası olması ve tasarımın film noir’lardan ciddi esintiler taşıması Dark City’yi tech noir türünün önemli örneklerinden birine dönüştürür.

Rönesans – Renaissance (2006)

Christian Volckman’ın yönettiği bir animasyon olan Renaissance, 2054 yılının Paris’inde geçiyor. Bu bağlamda karanlık bir gelecek tasviri yapması sebebiyle tech noir alt türünün ilk örneklerine yakın duran yapım, özellikle görsel tasarımıyla dikkat çekiyor. İnsanlara gençlik ve güzellikle satan Avalon isimli devasa bir şirketin, gündelik hayatın ötesinde yönetimde de söz sahibi olması sebebiyle oluşan distopik atmosferden hareket eden anlatı, bir polis memurunun kaybolan bir bilim insanını bulmakla görevlendirilmesi sebebiyle polisiye ve dolayısıyla film noir’a yaklaşıyor. Fakat filmin, siyah-beyaz dünyası, karanlık şehir tasfiri ve otorite figürlerinin yozlaşmışlığı ile de bu tonu pekiştiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi