Alman yazar Alfred Döblin, başyapıtı Berlin Alexanderplatz’ı 1929 yılında ilk kez yayımlandığında, henüz Nazizm’in yükselişi sebebiyle ülkesini terk etmemişti. Roman hemen akabinde, 1931 senesinde ilk kez sinemaya uyarlandı. Sadece 90 dakikalık bu filmin ardından, romanın hakkını asıl veren uyarlamanın gelmesi için on yıllar geçmesi gerekecek ve bu da ancak televizyonun sağladığı geniş alan içerisinde, 14 bölümlük Fassbinder uyarlaması olacaktı… Cezaevinden çıktıktan sonra suça tövbe eden ama yine de aynı kirli dünyanın içine düşmekten kurtulamayan Franz’ın öyküsü, Fassbinder’in filmografisinden bağımsız düşünülemez oldu. Dolayısıyla Afgan asıllı Alman sinemacı Burhan Qurbani’nin romanı günümüze uyarlama girişimi, her şeyden önce büyük bir cesaret gösterisi… Qurbani bu modern zamanlar adaptasyonuna, (anti-) kahramanını Nijerya asıllı bir mülteci yapmak gibi kağıt üzerinde çok merak uyandırıcı bir adımla başlamış. Almanya’ya ulaşmak için çıktığı yolculukta kendini asla affedemediği zor kararlar almak zorunda kalmış biri Francis. Yeni vatanında illegal olarak başladığı hayatında, itilip kakılmaya razı değil. Kısa sürede yükselmek, kendisini ezenlerden daha güçlü olmak istiyor. Bir de ne pahasına olursa olsun Alman pasaportu! Berlin Alexanderplatz: Berlin, Acı Vatan Francis’in kararlılığı, uyuşturucu mafyasında sıfırdan yükseleceği yeni bir yolculuğun başlangıcı demek. Vaktiyle kendisi gibi göçmen olarak bu ülkeye geldikten sonra ne tam Alman olabilmiş ne de kendi kimliğini koruyabilmiş ama işlettiği gece kulübü sayesinde ayakları üstünde durmayı başarabilmiş Eva, onu ne kadar uyarmaya çalışsa da Reinhold adlı arıza tipin etki alanına giriyor Francis. Reinhold’un verdiği yeni Alman adıyla Franz. Franz’ın yükselişi, düşüşü, savaşmaktan vazgeçmeyişi, kazandığı ve kaybettiği her şey, bu kez üç saatlik bir sinema filminin malzemesi. Berlin Alexanderplatz ile Burhan Qurbani, ilk filmi Shahada’dan on sene sonra yeniden Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasına kabul edildi. Fakat Berlin’de aldığı karışık tepkilerin de işaret ettiği gibi, Qurbani bize çok şık bir paketin altında pek de taze bir şey sunmuyor. Şunun hakkını teslim etmek gerek: Başarılı görüntü yönetiminden yapım tasarımına, teknik anlamda her açıdan üst düzey bir işle karşı karşıyayız. Qurbani oldukça büyük bir prodüksiyonun altından başarıyla kalkarak gelecekte iddialı projelerle karşımıza gelmeye devam edeceğini ispatlıyor. Ancak bu ambalajın altında, fazla Hollywood kafasıyla adeta Scarface çizgisine sürüklenmiş, yüzeysel bir anlatı var sadece. Gişe potansiyeli olan iyi bir seyirlik ama kalkıştığı aslında bundan daha fazlası değil mi? Franz gibi bir karakteri Afrikalı bir mülteciye dönüştürmek, seyirciye bir vaattir. Bu vaadin altının doldurulması, karşılığının verilmesi gerekir. Qurbani fazlasıyla stilize bir gangster öyküsü anlatırken, ne mültecilerin gerçek sıkıntılarına yeterince temas edebiliyor ne de karakterler ve ilişkileri basmakalıp etiketlerin ötesine geçebiliyor. Qurbani bu etiketleri bir de Hıristiyan mitolojisine referanslarla taçlandırıp, Berlin Alexanderplatz gibi bir eseri hepten ucuzlaştıran, bin defa izlediğimiz Hz.İsa analojisine sığınıyor. Üstün teknik nitelikleri haricinde, başarılı oyunculukları da filmin önemli bir artısı. Franz’a hayat veren Welket Bungué çok iyi. Reinhold rolünde, kısa süre önce Oyunbozan - Systemsprenger filminde de başarılı performansına şahit olduğumuz Albrecht Schuch ise tek kelimeyle müthiş. İki karakter arasında homoerotik çağrışımları da bulunan tekinsiz ilişki dinamiği, filmin en güçlü kozu. Bir nevi yin ve yang, hatta Batman ile Joker gibiler. Filmden geriye bundan fazlası da kalmıyor zaten. İnsanın dönüp Fassbinder’in uyarlamasına sığınası geliyor hatta…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Şunun hakkını teslim etmek gerek: Başarılı görüntü yönetiminden yapım tasarımına, teknik anlamda her açıdan üst düzey bir işle karşı karşıyayız. Qurbani oldukça büyük bir prodüksiyonun altından başarıyla kalkarak gelecekte iddialı projelerle karşımıza gelmeye devam edeceğini ispatlıyor. Ancak bu ambalajın altında, fazla Hollywood kafasıyla adeta Scarface çizgisine sürüklenmiş, yüzeysel bir anlatı var sadece.

Kullanıcı Puanları: 3.74 ( 6 oy)
55

Alman yazar Alfred Döblin, başyapıtı Berlin Alexanderplatz’ı 1929 yılında ilk kez yayımlandığında, henüz Nazizm’in yükselişi sebebiyle ülkesini terk etmemişti. Roman hemen akabinde, 1931 senesinde ilk kez sinemaya uyarlandı. Sadece 90 dakikalık bu filmin ardından, romanın hakkını asıl veren uyarlamanın gelmesi için on yıllar geçmesi gerekecek ve bu da ancak televizyonun sağladığı geniş alan içerisinde, 14 bölümlük Fassbinder uyarlaması olacaktı… Cezaevinden çıktıktan sonra suça tövbe eden ama yine de aynı kirli dünyanın içine düşmekten kurtulamayan Franz’ın öyküsü, Fassbinder’in filmografisinden bağımsız düşünülemez oldu. Dolayısıyla Afgan asıllı Alman sinemacı Burhan Qurbani’nin romanı günümüze uyarlama girişimi, her şeyden önce büyük bir cesaret gösterisi…

Qurbani bu modern zamanlar adaptasyonuna, (anti-) kahramanını Nijerya asıllı bir mülteci yapmak gibi kağıt üzerinde çok merak uyandırıcı bir adımla başlamış. Almanya’ya ulaşmak için çıktığı yolculukta kendini asla affedemediği zor kararlar almak zorunda kalmış biri Francis. Yeni vatanında illegal olarak başladığı hayatında, itilip kakılmaya razı değil. Kısa sürede yükselmek, kendisini ezenlerden daha güçlü olmak istiyor. Bir de ne pahasına olursa olsun Alman pasaportu!

Berlin Alexanderplatz: Berlin, Acı Vatan

Francis’in kararlılığı, uyuşturucu mafyasında sıfırdan yükseleceği yeni bir yolculuğun başlangıcı demek. Vaktiyle kendisi gibi göçmen olarak bu ülkeye geldikten sonra ne tam Alman olabilmiş ne de kendi kimliğini koruyabilmiş ama işlettiği gece kulübü sayesinde ayakları üstünde durmayı başarabilmiş Eva, onu ne kadar uyarmaya çalışsa da Reinhold adlı arıza tipin etki alanına giriyor Francis. Reinhold’un verdiği yeni Alman adıyla Franz.

Franz’ın yükselişi, düşüşü, savaşmaktan vazgeçmeyişi, kazandığı ve kaybettiği her şey, bu kez üç saatlik bir sinema filminin malzemesi. Berlin Alexanderplatz ile Burhan Qurbani, ilk filmi Shahada’dan on sene sonra yeniden Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasına kabul edildi. Fakat Berlin’de aldığı karışık tepkilerin de işaret ettiği gibi, Qurbani bize çok şık bir paketin altında pek de taze bir şey sunmuyor.

Şunun hakkını teslim etmek gerek: Başarılı görüntü yönetiminden yapım tasarımına, teknik anlamda her açıdan üst düzey bir işle karşı karşıyayız. Qurbani oldukça büyük bir prodüksiyonun altından başarıyla kalkarak gelecekte iddialı projelerle karşımıza gelmeye devam edeceğini ispatlıyor. Ancak bu ambalajın altında, fazla Hollywood kafasıyla adeta Scarface çizgisine sürüklenmiş, yüzeysel bir anlatı var sadece. Gişe potansiyeli olan iyi bir seyirlik ama kalkıştığı aslında bundan daha fazlası değil mi? Franz gibi bir karakteri Afrikalı bir mülteciye dönüştürmek, seyirciye bir vaattir. Bu vaadin altının doldurulması, karşılığının verilmesi gerekir. Qurbani fazlasıyla stilize bir gangster öyküsü anlatırken, ne mültecilerin gerçek sıkıntılarına yeterince temas edebiliyor ne de karakterler ve ilişkileri basmakalıp etiketlerin ötesine geçebiliyor. Qurbani bu etiketleri bir de Hıristiyan mitolojisine referanslarla taçlandırıp, Berlin Alexanderplatz gibi bir eseri hepten ucuzlaştıran, bin defa izlediğimiz Hz.İsa analojisine sığınıyor.

Üstün teknik nitelikleri haricinde, başarılı oyunculukları da filmin önemli bir artısı. Franz’a hayat veren Welket Bungué çok iyi. Reinhold rolünde, kısa süre önce Oyunbozan – Systemsprenger filminde de başarılı performansına şahit olduğumuz Albrecht Schuch ise tek kelimeyle müthiş. İki karakter arasında homoerotik çağrışımları da bulunan tekinsiz ilişki dinamiği, filmin en güçlü kozu. Bir nevi yin ve yang, hatta Batman ile Joker gibiler. Filmden geriye bundan fazlası da kalmıyor zaten. İnsanın dönüp Fassbinder’in uyarlamasına sığınası geliyor hatta…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information