JFQtlSvdWxQ

Sinemanın tarihine yön veren yönetmen Ingmar Bergman’ın anlatım diline dair çözümleme yapan video incelemesi, yönetmenin filmlerine rüya ve gerçeklik kavramları üzerinden yaklaşıyor.

“Bazen rüya görürken, bu rüyayı hatırlayacağımı ve bundan bir film yaratacağımı düşünürüm. Sanırsam bir çeşit mesleki rahatsızlık bu.” Kendi rüyalarına ve sinemasına yaklaşımını bu kısa ve açık cümleyle gözler önüne seriyor Ingmar Bergman. Kendi bilinçdışının ona verdiklerinin şekliyle oynamak, onu sanata çevirmek ve hikâyelere dönüştürmek Bergman’ın sinemasının temelini oluşturan şeylerden biridir. Filmleri, gerçekten de karakterlerinin rüyalarında geçseler de geçmeseler de rüyavari birçok sahneyle doludur. Bunların yanında, filmlerinin rüyavari atmosferine katkı sağlayan yoğun varoluş kaygıları ve krizleri, şeytani ziyaretlerden kaynaklanan cinsel dürtülere dair kaygılarıyla beraber karakterler de gerçekle rüyanın çok ayırt edilemediği bir noktada dururlar. Tıpkı Bergman’ın bilinç dışında olan biten her şey gibi, karakterlerin içinden geçtikleri ruhsal süreçler de belirsizdir.

Ingmar Bergman’a göre ne resim ne de şiir, rüyaların kendine özgü doğasını aktarmakta sinema kadar iyi işlev gösterebilir. Rüyalarda zaman ve mekân genelde belirsiz yahut değişken ve akışkandır, izleyicilerin algısıyla en rahat bir biçimde oynayabilen -neredeyse- tek sanat dalı olan sinema bunun için rüyaları aktarmada bu kadar başarılıdır. Bir filmde gerçekliğin içinde mi yoksa dışında mı olduğumuzu anlamak, o akış hâlini yaratmak, bunu bir tabloda yaratmaktan daha kolaydır Bergman’a göre. Kullanılabilecek herhangi bir alışılmadık kamera açısı, sahneyi aniden kesme ya da beklenmedik bir ses kullanımı gibi film yapımının temelini oluşturan bu basit teknikler, izleyiciyi kolayca filmde geçen herhangi bir sahnenin gerçekliğine inanıp inanmana konusunda ikna edebilir.

Bergman’ın Şeytanları ve Canavarları

Rüya görmenin sinemanın doğal durumu olduğunu söyleyen Bergman’ın bu savını en gözle görülür bir biçimde uyguladığı yapımı 1957 yılında çektiği Yaban Çilekleri – Wild Strawberries filmidir. Film, sinema tarihinin en unutulmaz bilinç dışı çağrışımlarını yapan sahnelere sahiptir. Bu sahneler, Bergman’ın rüyalarından ve kâbuslarından esinlenerek yaratılmıştır. Filmin anlatısına göre, Victor Sjöström tarafından canlandırılan yaşlı bir profesör olan Ithzak Borg, okulundan bir onur belgesi alacaktır. Nedense bu Ithzak’ı düşünceli bir ruh hâline sokar. Bu düşünceli ruh hâli Ithzak’ın son derece keskin ve şiddetli rüyalar görmesine neden olur. Ithzak, kimsesiz sokaklarda, yıkılmış evlerin arasında  kendini kaybeder, akrep ve yelkovanı olmayan saatler onu rahatsız etmeye başlar, saatlere baktıkça kendi faniliğini hatırlar. Daha sonrasında da bu rüya dünyasından yakasını kurtaramaz, annesi vefat etmiş babasının eski saatini Ithzak’a verdiğinde – ki bu saatin de akrep ve yelkovanı yoktur-  rüyaları gerçek hayatına da sızmış olur.

Kahramanımızın ilk kâbusu geleceği hakkındaki endişelerinden kaynaklansa da, filmdeki diğer bir kabusu da geçmişten şimdiye sırtında taşıdığı pişmanlıkların yükleridir. Geçmiş iş yaşantısında, mikroskobun altında bir örneği tanımlanması istendiğinde, o yalnızca kendi gözlerinin yansımasını görür, doktorun tahtaya yazdığı görevi çözümleyemez çünkü anlamadığı bir dilde yazılmıştır, bir kadavrayı incelemesi istendiğinde kadavra onun suratına gülmeye başlar. Bir cesedin alaycı bir tavra büründüğü tek film değildir Wild Strawberries. Bergman’ın en kâbusvari filmi olan 1968 yapımı Kurtların Saati – Hour of the Wolf’da, kendi kafasının içerisine hapsolmuş bir sanatçının gotik bir imajı çizilir. Burada da sanatçının yüzüne gülen cesetler, kargalar ve Bergman’ın da kariyerinin önemli bir kısmını oluşturan birçok doğa üstü ögeler vardır. Bergman’ın kariyerinin ikinci kısmı, şeytanlarının ve canavarlarının gölgelerinden sıyrılıp filmlerinde var olabildikleri bir evredir: Anna’nın Tutkusu – The Passion of Anna, Çığlıklar ve Fısıltılar – Cries and Whispers, Güz Sonatı – Autumn Sonata… Bu filmler kırılgan bir alacakaranlığın içinde geçiyor gibidir, ta ki  keskin bir güneş ışığıyla bölünüp, buharlaşana dek.

Somut bir yer ve mekan hissi yaratmaktan tamamen vazgeçmek yerine Bergman, odağını iç mekânlara kaydırır ki bu çok az yönetmenin ulaşabildiği bir anlatımdır. Bergman’ın çekimlerine son filmi olduğunu düşünerek başladığı 1982 yapımı Fanny ve Alexander, Bergman’ın anlatısından fazlasıyla etkilendiği August Strindberg’in Dream Land oyunundan bir alıntıyla sona erer: “Her şey olabilir, her şey mümkün ve akla yatkındır. Zaman ve mekân yoktur. İnce bir gerçeklik çerçevesinde, hayâl gücü yeni biçimler yaratarak dönmeye devam eder.” Filmini tamamlayan bu alıntıyla Bergman, sanki izleyicisini, filmlerinin ve ortaya koyduğu bütün sanatının rüyalardan oluştuğunu, rüyalardan beslendiğini ve yine rüyalara döndüğünü anlatmak ister gibidir. Bergman’ın yarattığı dünya sonsuz bir dünyadır, sonsuzluğu mümkün kılan şey ise rüyalardır. Ve de eğer şanslıysak, sinematik dünya rüyalardan asla uyanmayacaktır.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi