İyisiyle kötüsüyle artık bir yılı daha ardımızda bırakmak üzereyiz. Hem mikro hem de makro ölçekte git gide daha da fazla çılgınlaşan bir çevrede hayatımızı idame ettirmeye çalışırken 2019’da da çoğumuz kaçışı sinemanın o büyülü dokusunda bulmaya çalıştık. Bu süreçte kimi zaman dağılan bir evlilikten manzaralar, kimi zaman kendi büyük dünyalarında bir nevi mafyacılık oynayan erkekler, kimi zamansa Güney Koreli bir ailenin bir yandan yerel ama bir o kadar da evrensel hikâyesi ve daha pek çokları eşlik etti bizlere. Yolculuk sırasında en az gözlerimiz kadar kulaklarımız da doydu tüm bu macera içerisinde. Hatta kimi filmleri defalarca izlerken, kimilerinin ise soundtrack‘leri belki günlerce belki de haftalarca hem aklımızdan hem de kulaklarımızdan silinmedi.

Hâl böyleyken bu sene içerisinde başladığımız Benim Soundtrack Albümüm konseptinin bir yansıması olarak ekibimize 2019’da kendilerini en fazla etkileyen soundtrack‘leri sorduk. Böylelikle ortaya 11 farklı filmden 11 albüm ve uzayın derinliklerinden Elton John’ın unutulmaz şarkılarına, anatominin inceliklerinden Vivaldi’nin Dört Mevsim’ine dek uzanan geniş bir kütüphane oluştu. Dilerseniz sözü daha da fazla uzatmadan sizleri notalarla baş başa bırakalım.

Mutlu yıllar.

Benim Soundtrack Albümüm: 2019’un En İyileri

Acı ve Zafer – Dolor y gloria

Kimi yapımlar vardır ki yönetmen, bütün açık yürekliliğiyle aklında ne geçiyorsa, eteğinde ne varsa, eserine yani bu durumda filmine döker. Pedro Almodóvar’ın son filmi Acı ve Zafer, tam da bahsini ettiğimiz işlerden bir tanesi. Almodóvar’ın kendi hayatından pek çok iz taşıyan film, yıllar geçtikçe fiziksel olarak her geçen gün daha sınırlı hâle gelen bir yönetmenin, buna paralel olarak hem mental anlamda hem de kişisel ilişkileri manasında da git gide sınırlandığını görürüz. Ancak eskilerden kalma bir yüzle karşı karşıya gelmesinin ardından geçmişine dalan yönetmen, bir şekilde iyileşmenin yolunu bulacaktır. Pedro Almodóvar’ın sinematografisinden alışkın olduğumuz rengarenk dünyada geçen filmde, yönetmenin bu yolculuğu devam ederken çoğu zaman kasvetli, kimi zamansa kalbimizi umut dolduran şarkılar eşlik eder bize.

İbrahim Cem Özsefil

 

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi – Portrait de la jeune fille en feu

Kişisel kanaatimce, bu yılın en iyi filmi olmasının yanı sıra tüm zamanlarda da adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmayı başaran Céline Sciamma imzalı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi; sessizliğin söze üstün geldiği, duygu derinliği yoğun iki sahnedeki müzik kullanımıyla da bu yıla damga vurmayı başardı. Yanlış hatırlamıyorsam -ki hiç sanmam- her iki sahneyi de elim kalbimde izleyerek tamamladım. Sciamma’nın filmin anlatısını güçlendirmek ve daha da önemlisi derinleştirmek adına seçmiş olduğu müzikleri, filmden ya da filmin duygusal ritminden ayrı düşünmek de mümkün değil. Bana kalırsa sinemada müzik kullanımının işlevi de tam olarak bu ayrı düşünememe hâliyle bağlantılı. Sanatın iki farklı kolunu iç içe geçirerek yeni bir akış/kan yaratmak… Ses ve imajın birbirine erimesi, eklemlenmesiyle oluşan duygulanımsal bir akış mekaniği…

Bu sahnelerden ilki; Héloïse (Adèle Haenel) ve Marianne (Noémie Merlant)’in, bir kadın topluluğu ile birlikte, şenlik ateşi etrafında birbirlerini izledikleri, bakışlarıyla birbirlerini takip ettikleri ve ateşi çevreleyen kadınların birden, hep bir ağızdan şarkı söylemeye başladıkları “an”a tekabül ediyor. Şarkının sonlarına doğru Héloïse’in aniden tutuşuveren elbisesi… Tutuşmaya rağmen kesintiye uğramayan bakışlar… Bu sahnede kadın korosu tarafından icra edilen La Jeune Fille en Feu adlı eser, Sciamma’nın Water and Tomboy filmlerinde de birlikte çalıştığı elektronik müzik yapımcısı Para One tarafından yazılmış ve koro deneyimine sahip müzisyen Arthur Simonini ile birlikte yaratılmış. Sciamma, kendisiyle yapılan bir röportajda, parçanın sözlerini ölü bir dil olarak nitelendirdiği Latince’ye kendisinin uyarladığını dile getiriyor. Sözleri bir anlam ifade ediyor mu diye soracak olursanız, aslında o kısım epey karışık; ama bana kalırsa oldukça da anlamlı. Şarkının tam ortasında tekrarlanan “Non possum fugere.” cümlesi “Tüm bunlardan kaçamıyorum, kaçamam” gibi bir anlama denk düşüyor. Nitekim bu da kaçınılmaz aşkın bir göstergesi olarak okunabilir. Lakin Sciamma, vermiş olduğu röportajda şarkının sözlerini, Friedrich Nietzsche’nin Böyle Söyledi Zerdüşt isimli eserinde geçen bir cümleden yola çıkarak oluşturduğunu itiraf ediyor. Aslında cümleyi Google Translate ile Fransızca’dan Latince’ye çevirerek elde ettiğini ve böylece mistik bir anlam yaratıldığını da ekliyor. Nietzsche’nin cümlelerini merak edenlere hemen bir not düşeyim: metnin İngilizcesi “The higher we soar, the smaller we appear to those who cannot fly.”; metnin Almanca aslından çevirilen Türkçesi ise “Onların üstüne çıkıyorsun: ama ne denli yükseğe çıkarsan, o denli küçük görünüyorsun hasedin gözüne. En çok da uçandan nefret edilir.” Bana kalırsa şarkının sözleri gizemini ve çokanlamlılığını sürdürmeye devam ediyor.

Müzik kullanımının kalplerimizi tutuşturduğu, bizi koltuklara mıhladığı bir diğer sahne ise elbette Vivaldi’nin Dört Mevsim’inin icra edildiği son sahne! Belki hayatlarımızda en az bin kez duyduğumuz; ama hiç bu kadar yakından dinlemediğimiz o meşhur eser. Sciamma’nın yanına Vivaldi’yi de alarak yönetmenlik resitaline dönüştürdüğü bu sahnede; bakan ve bakılan her iki karakterin de ruhuna sızdığımız, onların da bizim ruhumuza sızdığı ve tüm duvarların yıkıldığı bir yaşam ve aşk resitali…

Gizem Çalışır

Joker

Usta işi yönetmenliği, Joaquin Phoenix’in muazzam oyunculuğu, yarattığı atmosfer ve en önemlisi de üstlendiği misyonla Joker, yılın etkileyici ve tartışılan filmlerinden biri oldu. Joker on yıldır illallah ettiğimiz basmakalıp süper kahraman furyasını yerle yeksan edebilecek kuvvette ve derinlikte bir milat. Filmin kurduğu atmosferin bu denli etkileyici olmasının en önemli sebeplerinden biri; Emmy ödüllü İzlandalı müzisyen Hildur Ingveldar Guðnadóttir’in 2009 yılında yayınladığı Whithout Sinking albümünden izler taşıyan, İskandinav ezgilerini tabanına alarak oluşturduğu muhteşem müzikler. Filmin müzikleri Joker’e dönüşüm süreci anlatılan Arthur Fleck karakterinin dramını, gerilimlerini ve karanlığını izleyicinin iliklerine kadar hissettirmekte Joaquin Phoenix’ten sonra en önemli rolü üstleniyor. Albümdeki hepsi birbirinden kıymetli 17 parçanın içinde Defeated Clown ve Joker’in dans ettiği meşhur sahnede çalan Call Me Joker parçalarını ayrı bir yere koymak gerekiyor. Son kertede; elimizde yılın kıymetli ve etkileyici soundtrack albümlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Burak Ülgen

Marriage Story

Sinemada müzik kullanımı, senaryonun oluşturduğu atmosferde, yönetmenin dışardan -ya da kimi zaman içerden- bir katman yaratmaya olanak tanıyor. Hâliyle bir sahneyi izlerken duyduğumuz melodi, aynı karakterlerin yarattıkları kimlik gibi kendi kimliğine sahip ilerliyor o sahne ya da tüm film boyunca. Senenin en iddialı filmlerinden Marriage Story’nin orijinal film müziklerini besteleyen Randy Newman da bir çiftin ayrılık hikâyesinde yol alırken, hem bu iki karakterin ayrı yönlerini hem şehirleri hem de akıp gitmekte olan zamanın tesirini notalarına taşımış. Dingin bir karakteri olan müzikler git gide tırmanan gerilimden kaçınırken bir taraftan da izleyiciler için bir nefes alma alanı oluşturuyor. Filmin girizgâh kısmında kahramanlarımızı tanıdığımız What I Love About Charlie ve What I Love About Nicole monologları yine aynı başlıklarla Newman’ın notalarında da hayat bulmuş. Nicole ve Charlie’nin aklından geçenleri bu sefer notalarla kulaklarımıza taşıyan Newman, iki karakterin iç dünyalarını da sunuyor bize. Maziden gelen bir oyunun müziklerini de hatırlatıyor gibi aynı zamanda bu notalar. New York’un sahne dünyasına dair de bir dokusu olan albüm bu yüzden filmin en kritik sahnelerinden birinde Adam Driver’ın söylediği Being Alive’ın ruhuyla da eşleşiyor. Stephen Sondheim’ın eseri olan Being Alive, ünlü Broadway müzikali Company’de baş karakter Bobby’nin söylediği bir şarkı. Bobby’nin düşünceleriyle ilgili birçok cümleye ışık tutan Being Alive, Marriage Story’de Charlie’nin dünyasıyla buluşuyor. Ve onun sesinden şarkıda da dediği gibi ‘yaşamak için çok seven, çok iyi tanıyan, uykulardan uyandıran birine’ dönüşüyor bu sefer şarkı. Kendi ruhunu kaybetmeden o ruhun taşıdıklarını Charlie’ye aktarıyor. Randy Newman da karakterlerin ruhunu iyice tanıyarak kendi melodilerini Marriage Story’nin ortasına yerleştiriveriyor.

Sezen Sayınalp

Monos

Mica Levi, Derinin Altında – Under the Skin ve Jackie gibi yakın geçmişin önemli yapımları için imza attığı işlerle günümüzün en önde gelen film müziği bestecilerinden biri hâline gelmiş durumda. Minimalist ve yer yer deneysele yaklaşan tarzıyla, film müziği olgusuna yeni olduğu kadar özgün de bir bir yorum getiren müzisyen Jackie için yaptığı bestelerle En İyi Orijinal Film Müziği dalında Oscar adaylığı da kazanmıştır. Eşi suikasta uğradıktan sonra Jackie Kennedy’nin içine düştüğü ruh hâlinin işitsel karşılığını bulmak konusunda filmin anlatısına muazzam bir şekilde hizmet eden bu besteleri, düşündüğümüzde Levi’nin Monos için yapabilecekleri daha ilk andan itibaren heyecan verici geliyordu kulağa. Tam olarak neresi olduğu belli olmayan bir Güney Amerika ülkesindeki bir dağın tepesinde, medeniyetten, hatta dünyadaki diğer her şeyden uzak bir grup çocuk gerillanın; önce eğitimlerine, gündelik yaşam pratiklerine, kendilerince düzenledikleri seremonilere, devamında da bu düzeni kaosa sürüklemelerine odaklanan “deli işi” bir film için Levi kesinlikle doğru isimdi. Boş şişelere üfleyerek elde edilen tınılar, bir tür vurmalı çalgı olan timpani ve Levi’nin imzası hâline gelen tekinsiz sentetik sesler. Genel olarak bu üçünü kullanarak son yılların en büyük kaos anlatılarından birinin ses bandını, bazen tuhaf bir sakinlik, bazen de yükselmekte olan tansiyonun etkisini katlayacak bestelerle dolduruyor Levi. Ses tasarımı ve film müziği arasında gidip gelen bu çalışmayı gündelik hayatta açık dinlemek kaç kişiye keyif verecektir bilmiyorum ama Monos için Mica Levi’nin yaptığı besteler filmin içinde ya da dışında hayret verici derece de yoğun tınlıyor.

Güvenç Atsüren

Parazit – Gisaengchung

Çok uzak diyarlardan önümüze sunulan bir hikâye, nasıl oluyor da bu denli içerisine çekebiliyor izleyeni? Her şey sona erdikten sonra bile, bir süre durup etkisinden çıkmayı beklemek gerekiyor. Öylesine evrensel bir dile sahip ki, içinde yaşadığımız dünyaya dışarıdan bakmamızı sağlıyor. Yönetmenin bir röportajında kurduğu cümle bunun nasıl olduğunun cevabı gibi; “Aslında hepimiz “kapitalizm” isimli aynı ülkede yaşıyoruz.

Parazit; Okja ve Yaratık – Gwoemul gibi filmlerden tanıdığımız Bong Joon-ho’nun yedinci uzun metrajı. Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan film, aynı zamanda Güney Kore’nin Oscar adayı. Üst sınıf ve alt sınıf kavramlarını somutlaştıran, hâlihazırda bizi içine çekmiş olan sistemin, iki aile üzerinden birebir anlatımı. Filmi güçlü kılan da bu anlatım için kullanılan yöntem. Çok başarılı bir sanat yönetimi, gerçekçi oyunculuklar, inanılmaz doğal diyaloglar ve en sıradan sahnede bile insanı içine çekmeyi başaran müzikler. Öyle ki, tıpkı Kim Ki Duk’un muhteşem filmi Boş Ev – Bin-Jip gibi, Parazit’in de istediği etkiyi yaratabilmek adına herhangi bir diyaloğa ihtiyacı yok. Filmi en özel kılan benim için bu; sanki karakterler hiç konuşmasa bile bu etmenler sayesinde film, hikâyesini tam anlamıyla aktarabilir izleyiciye. İşte bu sebeple, Parazit filminde müzik gizli bir kahraman gibi.

Besteci Jung Jae-il bir röportajında diyor ki; “Parazit’in senaryosu şöyle başlar: ‘Karanlık ve umutlu bir müzik çalıyor…’ Uzun zaman böyle bir müziğin gerçekten var olup olmayacağını düşündüm. Yönetmen Bong ve ben tüm filme nüfuz edebilecek ve odaklanarak ilerleyebilecek bir sesle başladık. En önemsiz anlardan, bir cinayete kadar uzanan duygulara eşlik edebilen, her türlü kaosu ifade eden ve coşkuyu, barışı veya yalnızlığı somutlaştıran tek bir ton nedir?

Cevabı aşağıya bırakıyorum.

Gökçe Bilgiç

Rocketman

David Fletcher, geçtiğimiz yıl efsane rock grubu Queen’i konu alan Bohemian Rhapsody’i yönetti. Bu yıl ise bir başka efsanenin, Elton John’un bütün farklılıklarına rağmen eşsiz yeteneğiyle önlenemeyen yükselişini konu alan Rocketman’in yönetmen koltuğunda yerini aldı. Bohemian Rhapsody, özellikle hikâyesi anlamında beklentilerin altında kaldı ancak Rocketman, müzikal yapısı ve yaşananlarla kurduğu samimi bağıyla Bohemian Rhapsody’nin önüne geçti.

Uygulayıcı yapımcılarından birinin Elton John olduğu film, bir başyapıt olamadı ama müzikal anlamda sıradışı olmayı başardı. Taron Egerton, Elton John’u oynarken sergilediği başarılı performansına ek olarak filmde yer alan şarkıları da seslendirdi. Müzikal sahnelerin gücünden büyük ölçüde beslenen filmde özellikle 70’li yıllara damgasını vuran Elton John’un yaşamı mercek altına alınırken, olayların duygu yoğunluğunu desteklemek adına I Want Love, Crocodile Rock, Your Song, I’m Still Standing ve tabii ki Rocketman gibi efsaneleşmiş şarkıları sahnelerde yaşananlarla ilişkilendirilerek kullanıldı. Filmde, Elton John’un Kiki Dee’yle birlikte Don’t Go Breaking My Heart şarkısı için çektiği klip de yeniden canlandırıldı. Film, Elton John’un beraber birçok hite imza attığı Bernie Taupin’le film için bestelediği ve Egerton’la söylediği (I’m Gonna) Love Me Again şarkısı ile geçtiğimiz günlerde açıklanan 2020 yılı Oscar Adayları kısa listesine En İyi Orjinal Şarkı kategorisinden girmeyi başardı.

Reggie Dwight’ın utangaç bir piyano dehasından bütün ihtişamı ve abartılı kostümleriyle Elton Hercules John’a dönüşümünü anlatan bu serüvenin, en güçlü rüzgarı olan enerjisi yüksek müzikal sahnelerinde efsaneleşmiş şarkılara eşlik etmeden durabilmek neredeyse imkânsız.

Zeynep Pınar Uçar

 

The Irishman

Sinema tarihinin ve özel olarak Amerikan sinemasının üretkenlik ve vizyonerlik konusunda nevi şahsına münhasır yönetmeni Martin Scorsese’in son filmi The Irishman, yıllar boyunca yönetmenin dolaştığı, göz gezdirdiği ve yapılandırmaya çalıştığı Amerikan sosyal yaşamı ile suç dünyasının en uç noktalarından birisi şüphesiz. The Irishman’da karşımıza çıkan hikâyenin, yönetmen tarafından Amerikan siyasal hayatına göndermeler yapılarak karşımıza çıkması belki de filmin sinema tarihi açısından önemini daha iyi açıklamaktadır. Scorsese’nin, The Irishman’da daha önce yönettiği tüm filmleri ve bu filmlerin anlatılarını gözeterek; içerisinde dolaşmayı ve yansıtmayı çok sevdiği suç dünyasının da anlatısal kapanışını bize sunduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Bu açıdan film müziklerinin çoğunluğu yönetmenin uzun yıllardır hemen her filminde yanında yer alan Robbie Robertson tarafından ortaya çıkmış gözüküyor. Film müziklerinin naçizane fikrime göre taşıdığı ayırt edici ve hissedilebilir yanı da tam olarak burada ortaya çıkıyor diyebilirim. Filmografisinde yer alan Arka Sokaklar – Mean Streets, Taksi Şoförü – Taxi Driver, Sıkı Dostlar – Goodfellas, Casino, New York Çeteleri – Gangs of New York ve Köstebek – The Departed gibi filmler sırasıyla düşünüldüğünde son filmi The Irishman, tüm bu filmografiyi gözettiği gibi aynı zamanda onu yapılandıran ve tarihsel yolculuğun kapanmasını sağlayan bir film. Bu açıdan uzatmadan tekrar etmek gerekirse The Irishman film müziklerini dinlerken kendimizi doğal olarak yıllara dayanan bu sinema yolculuğunun içinde hissetmemek elde değil.

Alp Karaçaylı

Ve Sonra Dans Ettik – And Then We Danced

Levan Akin’in, 2013 yılında Gürcistan’daki Onur Yürüyüşü’nde yaşananların ardından çekmeye karar verdiği Ve Sonra Dans Ettik, bizi çok da yabancısı olmadığımız bir coğrafyaya götürüyor. İlhamını yürüyüşte gerçekleşen utanç verici olaylardan alan yönetmenin bu utancı koca bir başkaldırıya dönüştürmesi filmi, bu yılın en özel işlerinden biri yapıyor.

Yönetmenin kendi ülkesinin ataerkil halk dansı üzerinden sergilediği direniş kendini en çok son sahnede hissettiriyor. Uzun süre etkisinden çıkılamayan final dansı film boyunca aşkını, heyecanını, hırsını hatta hayal kırıklığını kalbimde hissettiğim Merab’ın haykırışı hâline gelirken Irakli ile başlayan hikâyesini onsuz da devam ettirebileceğinin ispatı niteliğinde.

Hem bahsettiğim hislerin zahmetsizce kalbe dokunmasını sağlayan hem de anlatıya güç katan en önemli unsurlardan biri ise elbette müzik seçimleri. Filmin, ABBA’dan Roby’ye, Kite’dan Gürcü halk melodilerine uzanan soundtrack listesini aşağıda bulabilirsiniz.

Cemre İliksiz

 

Vox Lux

Brady Corbet imzalı Vox Lux, kurtulduğu silahlı saldırının ardından söylediği şarkıyla ülke çapında bir üne kavuşan ve zaman içerisinde bir popstar’a dönüşen Celeste’in hikâyesini anlatıyor. Madonna ve Lady Gaga gibi ikonik figürlerden esinlenerek yaratılan Celeste karakterinin yapısı, ülkede ve dünyada yaşanan trajik olaylarla ve katliamlarla büyük bir değişime uğruyor. Raffey Cassidy’nin hayat verdiği genç Celeste, masum ve nahif bir karakter olarak gösterilirken; Natalie Portman’ın canlandırdığı yetişkin Celeste ise kaprisli, kendini beğenmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Scott Walker’ın gerilim dolu müzikleriyle beraber Celeste’in ruh hâli, Sia’nın sözlerini yazdığı şarkılarla doğru orantılı olarak ilerliyor. Raffey Cassidy’li Celeste’in söylediği Alive şarkısı, hayatını yaşamak isteyen genç bir kızın umutlarını dile getirirken; sonrasında söylediği Your Body Talk ve Hologram (Smoke and Mirrors) şarkıları ise müzik dünyasında ayakta kalmak için zamanın ruhuna ve popüler kültürüne ayak uydurmak zorunda kalan bir şarkıcının personasını bizlere gösteriyor. Natalie Portman’lı Celeste’in final sahnesinde sahnesinde söylediği Blinded By Love, Firecracker, Sweat and Tears, Private Girl, EKG parçaları da, adeta popüler kültürün oyuncağı hâline gelmiş bir şarkıcının aşırılıklarını bizlere yansıtıyor. Vox Lux, zamanın ruhunu ve çelişkilerini, popüler kültürle paralellik kurarak irdeleyen ve bunu müziklerine yansıtarak bir popstarın portresini bizlere anlatan şahane bir eser.

Sıla Şahinöz

 

Yıldızlara Doğru – Ad Astra

Yıldızlara Doğru filminde müzik, iki ayrı müzisyenin uzayda iki ayrı ambiyans yaratmasıyla fark yaratır. Çağdaş müziğin iki önemli temsilcisi Max Richter ve Lorne Balfe; filmin evrenini, hikâyenin temasına uygun şekilde fiziksel ve ruhani olarak ikiye böler. Şimdi, her iki müzisyenden birer parça ile albümün başarısına kısaca değinelim.

Max Richter – To the Stars: Bu gerçek anlamda bir ‘’yükseliş’’ müziğidir. Yaylı vurgulara dikkat edersek, yükseldikçe ağırlaşan hüznün, yükseldikçe artan yalnızlık duygusunun net bir şekilde içimize işlediğini fark ederiz. İnsanın iç evreninde yaşadığı boşluk duygusu, kozmosun yüceliğiyle, devasalığıyla boy ölçüşmektedir. Dolayısıyla Richter’ın müziği, evrene daha ruhani ve melankolik bir tonda bakar.

Lorne Balfe – Underground Lake: Bu ise tam bir çöküş müziğidir. Balfe’ın uzun synthleri, uzaydaki fiziksel boşluğu ve kaybolmuşluğu verir. Burada, Richter’ın tersine insanın kozmostaki boyutsal acizliği vurgulanır.

Filmin müzik kompozisyonunu, Richter ve Balfe olarak ayırmak yerine bütünüyle değerlendirecek olursak; tüm parçalarda, kasıtlı olarak duraksayan fakat ‘’boşluklarda birleşen’’ muhteşem bir armoninin kurulduğunu görürüz. Richter ve Balfe’ın sesleri, her ne kadar görüntüye hizmet ediyor olsa da bir şekilde onun önüne geçmiş olur. Fakat bu aslında bir suçtur; çünkü film sırtından bıçaklanır!

Tayfun Bodur

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi