Sinema sanatı yüz yılı aşkın bir süredir mucizelere tanıklık etmemizi sağlıyor. Bazı zamanlar filmlerle kişisel olarak kurduğumuz bağ, kimi zamanlar ise bir salonu doldurduğumuz onlarca insanla birlikte aynı anda tepki vermemizi sağlayan kolektif ritüellere dönüşüyor. Şüphesiz sinema içerisinde “başyapıt” kavramı da bu noktada ortaya çıkıyor. Bir filmi tamamen bize hissettirdikleri nedeniyle de, kafamız karıştıktan sonra okuduklarımız sonucunda da bu payeyi hak etmiş biçimde selamlıyoruz. Bazen sinema sanatını derinden etkilemiş, teknik ya da içerik açıdan ona yön vermiş filmlere başyapıt dediğimiz gibi kimselerle paylaşmak istemediğimiz, bizden başka kimselerin anlamadığını düşündüğümüz filmleri de öyle, gizlice seviyoruz.

Bu dosyanın konusu ise çoğu başyapıt kabul edilen ama kişisel manada çok da içimize sinmeyen filmlerle ilgili. Mutlaka siz okurlarımızın da hissettiği bir duygudur: Bir filmi gerçekten çok beğenirsiniz ama aklınıza takılan birkaç nokta vardır ya da tamamen nefret edersiniz ama söylemeye cesaret edemezsiniz. Konuşsanız da o filmle ilgili olumlu görüşler o kadar fazladır ki sesiniz o gürültünün içinde kaybolup gider. Bu sefer sesimiz kaybolmasın istedik ve affınıza sığınarak “içimize sinmeyen” filmlerle ilgili birkaç kelam edelim dedik. Dosyayı hazırlayan altı kişi olarak şüphesiz, arkadaşlarımızın seçtiği filmlere “bu başyapıta nasıl kusur bulursun?” dediğimiz zamanlar olsa da tepkilerimizi içimize attık ve birbirimize kulak verdik. Varsa sizlerin de şüpheyle yaklaştığınız “başyapıt”ları duymak isteriz. Keyifli okumalar!

Hazırlayanlar: Batu Anadolu, Gizem Çalışır, Tolga Demir, Serdar Durdu, Kerem Duymuş, Utku Ögetürk

Ben-Hur (1959)

Lew Wallace’ın Ben-Hur: A Tale of the Christ romanından uyarlanan film, sinemanın en vizyon sahibi yönetmenlerinden biri olan William Wyler’ın elinde yüksek profilli bir gişe ve ödül canavarına dönüşmekle kalmamış; kendisinden sonra gelen tarihi filmlere de karakter yaratımı, set tasarımı, müzik kullanımı ve sanat yönetimi konusunda öncülük etmiştir. Buna karşın Wyler’ın canavarının kusurlarının da en az kendisi kadar gösterişli olduğunu söyleyebilirim. Tarihi epiklerin uzun süreye sahip filmler olması beklenen bir şey olsa da Ben-Hur’un 212 dakikalık süresini kendi anlatı yapısı içerisinde anlamlandıramıyorum. Evet, film prolog ve epilog kısımlarında Hristiyanlığın doğuşuna vurgu yapıyor –ki açılış jeneriğinin nefis olduğunu kabul ediyorum- ama özellikle karakterin intikam çabasının; meşhur yarış sahnesi ile sonuçlanmasından sonra ailesini ararken yaşadığı mucizeler, İncil’in fazlasıyla temsil düzeyinde sergilendiğini düşündürüyor. Charlton Heston fiziksel açıdan Ben-Hur rolüne yakışsa da duygusal açıdan karakterin içini dolduramıyor (Wyler da sık sık Heston’ın performansının hayal kırıklığı yarattığını belirtir) ve yer yer aşırı oyunculuğa kaçıyor. Son olarak, senaryoda Ben-Hur ile Messala arasındaki gerilimin temel unsurlarından birinin, aralarındaki cinsel çekim olduğunu vurgulayan senaryo yazarı Gore Vidal’in isminin jenerikten çıkarılması ve Wyler ile Heston tarafından bir bakıma “lanetlenmesine” karşın, bu gerilimin filmde net şekilde hissedilmesi takdir-i ilahi olsa gerek! (Batu)

À bout de soufflé (1960)

Jean-Luc Godard’ın ilk yönetmenlik çalışması À bout de soufflé, bilindiği gibi Yeni Dalga akımının ilk ve en önemli örneklerinden biri. Evet, filmin sinema sanatına pek çok yenilik getirmekle birlikte, ardından gelecek sinemacılara yeni bakış açıları kazandırdığını da kabul ediyorum.  Sinema temelde hikaye anlatma sanatıdır. Filmlerin ne anlattığına ve nasıl anlattığına bakarız.  Henüz  ilk filmiyle bir başkaldırıda bulunan Godard, filmler hikaye anlatmak ve bunu da klasik yollarla yapmak zorunda değil diyor. Bu bakış açısı modern sinemaya birçok başyapıt kazandırdı şüphesiz. Ama bu, Godard’ın ortaya koyduğu filmin bir başyapıt olduğu anlamına gelmiyor. Godard’ın À bout de soufflé’da yaptığı, seyircinin kurmacanın içine girmesini engellemek, izlediğimizin bir film olduğunu dikte etmekti. Özetle Godard’ın ilk filmi yenilikleriyle pek çok kazanım sağlarken, diğer yandan sinemanın özündeki amaca ters düşmüştür. Bu anti-sinema örneğinin sinema tarihinde bir köşe taşı olduğunu kabul ederken, sinema sanatına kazandırdıkları dışında yalın bir değerlendirmede önem arz ettiğini düşünmüyorum. Son olarak filme altın çağını geride bırakan ‘film noir’e yapı-bozucu bir ürün kazandırmasıyla da bir değer yükleyebiliriz. (Serdar)

1 2 3 4 5
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi