Barthes, 1977’de yayımlanan Bir Aşk Söyleminden Parçalar adlı kitabında aşkın genel olarak her türlü erkin uzağında yapılanmış ve sürgün edilmiş bir söylemi olduğunu dile getirirken bir yandan da herkesin kendi yaşantısına göre biçimlendirdiği bir aşk izgesinden söz eder. Aşk söylemindeki betileri Sartre’dan Goethe’ye, Lacan’dan Nietszche’ye örnekler vererek açıklayan Barthes, acaba Ömer Kavur’un Kırık Bir Aşk Hikâyesi filmini izleseydi hangi betilere ulaşırdı? Film, sondan başa dönerek anlatır bu hikâyeyi. Aysel (Hümeyra) ve Fuat (Kadir İnanır) ayrıldıktan on yıl sonra buluşurlar belki de son defa birbirlerini görmek için. Devamında hikâyenin geçtiği ama Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ndeki karakterlerin olmadığı Ayvalık’ın gösterildiği gri tonlarda bir jenerik girer. İki türlü okumak mümkündür jenerikteki göstergeleri: Birincisi, filmin adındaki “kırık”lığa, hikâyenin vardığı sona gönderimde bulunur o boş sokaklar, mutluluğun Aysel ve Fuat’ın yanlarından gelip geçtiği tenha bir Ayvalık. İkinci olarak da şöyle okunabilir: Başkalarının mutsuzluğuyla zafer kazanan ve kurulu düzenini sürdürenler ortadan çekildiğinde görülebilen, kendi başına bir Ayvalık. O mekânları cehenneme çevirenler, yaşanmaz hâle getirenler olmasa aynı kasabada başka bir hikâye yaşanabilir ve devam edebilirdi. Hikâye geriye sardığında Aysel’le Fuat’ın ilişkisinin sonunu hazırlayan düzen ortaya konur Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin ilk yarısında. İstanbul’dan kasabadaki liseye yeni gelen edebiyat öğretmeni Aysel, yavaş yavaş o muhitteki insanlarla tanışırken yönetmen, kamerasını Fuat’ın nişanlısı Belgin’in evine ya da öğretmenler odasına çevirerek izleyicinin Aysel’den önce bu insanların küçük dünyalarını tanımasını sağlar. Lisenin tarih öğretmeni Zehra, Belgin’in evinde insanları çevresine toplamış, kasabada kimle kimin ayrıldığını, kimlerin özel hayatlarında ne gibi değişiklikler olduğunu anlatmaktadır. Bu sahnenin hemen ardından bir an önce o ortamdan kaçmak isteyen Belgin çıkar karşımıza. Annesi, “ideal bir gelin portresi” çizmesi gerektiği konusunda Belgin’i uyarır; çünkü dedikodu yaptıkları masada Fuat’ın annesiyle ablası da vardır ve Belgin’in onlarla oturup bu sığ dünyanın bir parçası olmak yerine kendini sokağa atması, adab-ı muaşerete uygun düşmez. Filmin daha başlarında Fuat gibi Belgin’in de bu evliliği istemediğinin, ailelerinin baskısı altında olduklarının altı çizilir. Bu vurgu, Aysel karakterini erkeği baştan çıkartıp yuva yıkan biçiminde yapılandırılacak bir stereotip olmaktan kurtarır. Belgin’i de mutsuz bir aile tablosu içine hapsetmek isteyenler, Aysel ve Fuat değil, yaşamları üzerinde yalnızca çocuklarının söz hakkının olduğunu unutan aileleridir. Ne kertede sığ ve anlamsız bir yaşam sürdürdüklerinin ayırdına varmazlarken yeni yeni mutsuz yaşamlar inşa etmek konusunda çok heveslilerdir. Barthes, aşkı dışarıda bırakan sistemin çarklarından söz eder. O çark da el birliğiyle döner. Bir ucundan Belgin ve Fuat’ın aileleri, bir ucundan konu komşu, bir ucundan da tarih öğretmeni Zehra tutar örneğin. Çok gerçek bir temsildir bu Zehra karakteri. Yüzeyselliğin ve anlamsızlığın her yere sirayet ettiğini gösterir. Belgin’in annesinin sofrasında bıraktığı dedikodulara öğretmenler odasında hız kesmeden kaldığı yerden devam eder Zehra. Aysel daha gelip kendini tanıtmadan ilk ve “en gerekli” bilgiyi verir onun hakkında: “Yeni edebiyat öğretmeni evli değilmiş!”.

Hayat Her Gün Sadece Tekrar Ediyor

Başka ve daha büyük çarklar, fabrikalarda insanların yaşamları üzerine kolayca kararlar alınırken döner. Belgin’in babası, Fuat’ın ailesinin ekonomik durumunun bozulmasını fırsat bilerek Fuat’ın imalathanesinin  peşindedir. Fuat, bir başkasının güdümünde çalışamayacağını söylediğinde karşısındakinin zihniyetini eksiksiz biçimde ortaya koyan şu tümceyi duyar: “Para bütün meseleleri çözer.” Belgin’in babasıyla aynı zihniyeti paylaşanlardan biri de Fuat’ın ablasıdır. Biri işlerini büyütmeyi, diğeri ekonomik durumlarını düzeltip eski varlıklı günlerine dönmeyi amaçlar. Arada kaybolup giden ya da aslında pek de akıllarına getirmek istemedikleri bir soru vardır: Fuat ve Belgin bu evliliği istiyor mu? Fuat’ın annesi, bir kez kızına müdahale etmeyi dener ama yanıt hazırdır: Onlar herkesin iyiliği için enine boyuna düşünmüşlerdir. Kendi yaşamları alışılageldik biçimde sorgusuz sualsiz kurulmuştur. Sonraki kuşağın yaşamının da bildikleri gibi devam etmesini isterler. Fuat ve Belgin’in nişanında yüzükler takılırken o akşamın “ileri gelen” davetlilerinden birinin yaptığı bir konuşma vardır. Şöyle der: “İnsanlar doğarlar, büyürler, yuva kurarlar, çocukları olur, çocuklarının mürüvvetini görürler. Hayat böylece devam eder.” Ailelerinin Fuat ve Belgin’den beklediği, adamın birkaç tümcede özetlediği bu boş hayatın bir kopyasını çıkarmalarıdır. Bütün bu anlamsızlığın ayırdında olan tek insan vardır o kasabada: Resim öğretmeni Bedri. Yıllardır yaşadığı kasabadaki kısır döngüyü kırmak istese de direnme gücü kalmamıştır artık. Benzer yollardan Fuat da geçmektedir. Kendine ve yaşadıklarına yabancılaşmıştır ama bir yandan kendi içinde sorgulamaya devam eder. Bir çembere sıkıştığının ayırdındadır. Bedri, o çemberden artık kurtulma umudu kalmadığı için intihar eder. Denizi bir metafor olarak düşündüğümüzde seçtiği intihar yöntemini bir nevi özgürlüğe ulaşmak olarak okumak mümkündür. Bedri’nin intiharı, hikâyede bir kırılmadır. Bu olaydan sonra Aysel ve Fuat’ın ilişkisi tam olarak başlar.

Mutluluk Yanlarından Henüz Gelip Geçmeden

Çıkar ilişkilerinin, maddi hesapların egemen olduğu, dedikodu kazanlarının kaynadığı  ve yaşamları biçimlendirdiği bir yerde gelişir Aysel’le Fuat’ın hikâyesi. Bedri’yle denize açılıp dertleştikleri gece, Fuat yaşamında anlamlı bir şeyin eksikliğini duyduğunu anlatır. Bedri, ona bu durumdan kurtulmak için yaşamını değiştirmesini ve mücadele etmesini öğütler. “Neye karşı?” diye sorar Fuat. Mücadele etmeye ve herkesi karşısına almaya değer bir şeyin varlığını Aysel’le yakınlaştıkça görür. Aslında nişan gecesi Aysel’i daha ilk gördüğünde yaşamını değiştirmek için ilk adım sayılabilecek bir cesaret bulur kendinde ve kimseye aldırmadan Aysel’i dansa kaldırır. Buradaki cüreti Barthes, “Taşkınlık” başlığı altında Werther’i örnek vererek açıklar. Fuat’ta o an için ve sonrasında bir süreliğine ne istediğini bilerek hareket etmenin verdiği bir güç söz konusudur. Werther gibi hesapsız hareket eder. Bedri’nin intiharından önce bir defa da hiçbir neden olmadan yalnızca Aysel’i görmek istediği için okuldan arar ama rahatsız ettiğini düşünüp yanıt beklemeden telefonu kapatır. Burada Barthes’ın ifadesiyle aşık öznenin kaygılarının yerini Bedri’nin intiharından sonra cesaret alır. Aynı durum, Aysel’i aşık özne olarak aldığımızda onun için de geçerlidir. Fuat’ın “Birbirimize neden bu kadar uzağız? Bunu anladın mı?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Sevgi bağlılık istiyor. Bizse bundan kaçıyoruz. Hep kendi sorunlarımız ağır basıyor”. Bu konuşmalarında ilk defa birbirlerine sakınmadan kendilerini açarlar. Barthes, “Olaylar, engeller, terslikler” bölümünde ufak tefek engellerden her türlü bayağılığa ve saçmalığa kadar aşık öznenin mutlu olmasını engelleyen etkenlerden söz eder. Aysel ve Fuat, ilk defa bu engelleri de konuşurlar; ancak karşılaşacakları güçlükleri bir yana bırakarak Barthes’ın karşılaşma betisinde betimlediği mutlu dönemi kısa süreliğine yaşarlar. Sonra Fuat, “mecburiyet” olarak tarif ettiği engelleri gerekçe göstererek verdiği sözleri tutamamaya başlar. Aile yemeğinden sonra gece geç bir saatte Aysel’e gittiğinde evin ışıkları kapanmıştır artık.

Aşk Belki de Acı Çekmek

Korkuları galip gelmeye başlar ve bir süre ayrı kalırlar. Barthes, aşkın iki kesinlemesi olduğunu savlar. Birinde her türlü zorluğa göğüs geren âşık özne çıkar karşımıza, diğerinde ise aynı âşık özne, kendini bir tünelde hissederek buradan çıkıp çıkamayacağı konusunda kuşkulanmaya başlar ama sonunda, Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde olduğu gibi, yeniden başlamaya karar verir. Ayrılık sonrası ilişkileri de cesaretleri de kısa sürer. Fuat, Belgin’in babasına kızıyla evlenmek istemediğini söyler ama dünyası, kazanma hırsı üzerine kurulu olan bir adama derdini anlatamaz. Aysel’i ise okulda bir anda haysiyet diye bir kavram olduğunu anımsayan Zehra’nın dedikoduları, sokakta ise iki kişinin rızasıyla yaşanan bir ilişkide tek tarafı ve yine kadını yargılayan Fuat’ın ablasının baskısı çepeçevre kuşatır. Fuat, Aysel’in elinden tutup faytonla bütün kasabayı gezerek aşklarını ama dahası utanmaları gereken bir durumlarının olmadığını herkese ilan eder. Barthes’ın deyişiyle aşık özne, aşk çığlığını duyuracak gücü kendinde bulur son kez. Akşam, herkesin onları görebileceği bir lokantaya yemeğe giderler. Burada Fuat’la Belgin’in kardeşi Yavuz birbirine girerler ama sonra sarılıp ağlamaya başladıklarında Aysel, Fuat’ın kurulu düzene teslim olacağını anlamıştır artık. Aysel, Fuat’a veda edip tayinini isteyerek kasabadan ayrılırken Fuat, Belgin’le evlenir. Herkesin mutluymuş gibi yaptığı kendi düğününe dışarıdan bir yabancı gibi bakar. İzlediği, artık hiçbir anlamı kalmayan yaşamının ilk görüntüleridir. Barthes, kesinleme kavramıyla aşık öznenin her engele karşın aşkı bir değer olarak saymasını anlatır. Fuat’ın karşılarına çıkan engellerle mücadelesi bitmiş ve mağlup olmuştur. Seçimini kurulu düzenin çarkları arasında kaybolmaktan yana yapar. Bu final, aşkı konu alan, yazınsal olarak üretilmiş başka bir metnin savını aklıma getirdi. Pınar Kür’ün 1985’te yayımlanan Bitmeyen Aşk romanında yazar-anlatıcı, ölümsüz bir aşkın olamayacağını ileri sürer. Kür de kurmaca metnin anlatıcısına katılarak Mine Söğüt’ün yayına hazırladığı nehir söyleşisi kitabında aşkın her zaman bir sonunun olduğunu, ya sevgililerden birinin ya da aşkın öleceğini dile getirir ve Bitmeyen Aşk ile Bir Cinayet Romanı adlı yapıtlarına da gönderimde bulunarak bu kitaba adını veren şu tümceyi kurar: “Her aşkın sonu cinayettir”. Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde Aysel ve Fuat ayrı ayrı yaşamlarına devam ederken aşkı öldürmeyi seçerler.

Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin ilk yarısı Bedri’nin intiharı hem Aysel ve Fuat’ın yaşamlarını sorgulamalarına hem de birbirlerinin ayırdına varmalarına yol açar. Bedri, yaşını öne sürerek direnme gücünün kalmadığını söylerken Aysel ve Fuat’ın direncini kıran yalnızca maruz kaldıkları baskılar mıdır? Aysel, Fuat’a kasabadan birlikte gitmeyi teklif edecek cesareti bulurken ya da Fuat, Aysel’in elinden tutup herkese meydan okuyabilirken bu hikâyenin yenilgiyle sona ermesinde Fuat’ın zayıflığının, kolayca teslim oluşunun payı daha fazladır. Barthes’ın örneğine yine gönderimde bulunursak sonuna kadar Werther gibi hesapsızca hareket edecek gücü kendinde bulamamıştır Fuat. Yavuz’la kavgalarından sonra birbirlerine sarılıp ağlamalarına tanık olan Aysel, Fuat’ın ailesinin dayattığının dışında bir yaşam sürmeyi göze alamayacağını anladığı için onu ve kasabayı terk eder. Yıllar sonra görüştüklerinde de yalnızca hayıflanan ve Aysel’in onu unutup unutmadığını merak eden bir Fuat karşısına çıkar. Fuat, bu görüşmeden sonra evine döner. İki çocuğu olmuştur ama çevresinin ondan beklediği bu mutlu aile tablosunun altında başka iki gerçek yatar: İki insanın mutsuzluk ve bir yalan üzerine kurmak zorunda kaldıkları, on yıldır süren bir yaşam, buna karşı Fuat’ın çekmecesinde hâlâ sakladığı, Aysel’le birbirlerine ilk defa kendilerini anlattıkları yemekte çekilen fotoğrafları. Yitirdiklerini, korkularını, yanlış seçimlerini resmeder Fuat’ın bu fotoğrafa baktığı son kare.

 

Kaynakça

Barthes, Roland, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, Çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, İstanbul, 2014.

Esen, Şükran Kuyucak, Sinemamızda Bir Auteur: Ömer Kavur, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2015.

Kür, Pınar, Bitmeyen Aşk, Can Yayınları, İstanbul, 2017.

Söğüt, Mine, Aşkın Sonu Cinayettir: Pınar Kür ile Hayat ve Edebiyat, Can Yayınları, İstanbul, 2016.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi