Barry Jenkins, Christopher McQuarrie, John Krasinski ve Gillian Flynn kendilerine özgü senaryo yazım tekniklerini anlattı. Aile dramının bir korku filmiyle nasıl harmanlandığını, edebi uyarlamanın zorluklarını ve seyirciyle nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini inceleyelim.

Barry Jenkins, Christopher McQuarrie, John Krasinski ve Gillian Flynn’den Senaryo Yazımıyla İlgili İpuçları!

Gillian Flynn

David Fincher’ın sevilen filmi Gone Girl’ü ve Widows’u da filmin yönetmeni Steve McQueen’le beraber yazan başarılı isim Gillian Flynn, Widows’tan hareketle gerilim ve heyecan dolu bir soygun filmini yazma sürecinden bahsetti. İşe önce karakterleri tanımaya çalışmakla başladığını söyleyen senaristin ilk yaptığı şey bir soru listesi hazırlamak: “Mesela sorulardan birisi “Kahvaltı zamanında ne yaparlar?”. Böylece filmdeki bütün kadınları sabah ziyaret etmenin müthiş olacağının farkına vardım. Örneğin, Linda (Michelle Rodriguez) dükkanını açıyor ve eşiyle bir para sorunu yaşadıklarını anlıyorsunuz. Alice (Elizabeth Debicki) ve eşini görüyorsunuz ve Alice’in dayak yediğine şahit oluyorsunuz. Sonrasındaysa Veronica (Viola Davis) ve Harry (Liam Neeson) ile karşılaşıyorsunuz ve aralarındaki ritüelden anlıyorsunuz ki çetenin lideri Harry ve son, ölümcül işi için birazdan evden ayrılacak. Veronica bir şişe tutuyor, “Unutma” diyor ve şişenin içindekini yere döküyor. Ardından şişeyi ona sunar gibi gözükse de aşağı indiriyor.”

Sahnelerin etkileyiciliğini her zaman artırmaya çalışmanın önemini anlatan Flynn bu sahneyi özellikle çok sevdiğini çünkü çok şey anlatan, temel bir sahne olduğunu söylüyor. “Bu sahne ikisinin arasındaki yakınlığı ve ritüeli çok iyi açıklıyor. Çok uzun zamandır birlikte olduklarını anlıyorsunuz. Harry’nin bu işleri çok uzun zamandır yaptığını ve Veronica’nın bu yüzden gerildiğini, Harry’nin de aralarındaki tatlı ve muzip ilişkiyi sevdiğini görüyorsunuz. Şişe bir anda öykünün kurucu bir noktası oluyor.” diyerek öyküyü ne gibi küçük noktalardan kurabileceğimizi örnekliyor.

Steve ve ben, birbirinin içine geçmiş anları severiz -aileye dair sahneler ve soygunun kötüye gittikçe daha da şiddetli bir hâl alması arasında gidip gelmek gibi- ve bunu olabildiğince sert, garip ve bambaşka bir biçimde yapmaya çalışırız. Böylece seyirciler olanlara karşı bir anlamda hazırlıksız yakalanmış olur. Steve bunu “öp ve tokat at” döngüsü olarak betimliyor, çok yerinde bir ifade.” diyerek gerilimi ve heyecanı nasıl üst noktalarda tuttuklarını açıklıyor.

Barry Jenkins

Barry Jenkins, If Beale Street Could Talk filmini James Baldwin’in 1974 tarihli aynı adlı romanından sinemaya uyarladı. Film, suçlanan siyahi bir genci ve onun suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan bir aileyi anlatıyor.

James Baldwin’in kitaplarını okuyormuş hissi uyandıran bir film yapmak istediğini anlatan Jenkins’e göre yazarı bu kadar iyi yapan etkenler insan bilincinin nasıl işlediğini çok iyi yansıtması ve çağrışımcı yapısı. Yazarın anlatım tarzının standartların dışında olduğunu söyleyen Jenkins, “Öyküler genelde “A ise B’dir, C de D’ye yol açmıştır” şeklinde bir sebep sonuç ilişkisi üstünden gider. Ama bunun bizim düşünce biçimlerimizle uyumlu bir anlatı olduğunu sanmıyorum. James Baldwin’i okuduğunuzda bu sınırlamaların içinde kalmıyorsunuz. Düşünmenin ve duyguları yaşamanın nasıl bir his olduğunu çok iyi yansıtıyor.” diyerek yakalamaya çalıştığı anlatım tarzını anlattı.

Filmin Baldwin’in sesinin ve anlatımının sinmediği bir versiyonunu düşünemediğini söyleyen Jenkins, “Filmde birkaç kez dış ses kullanmak istedik ama anlatıcının anlattığı her şeyin zaten görseller ve imgelerle anlatıldığını gördük ve vazgeçtik.” diyerek oyuncuların anlatılmak istenenleri somutlaştırmasını ve dış sese ihtiyaç duymamayı yeğlediğinden bahsediyor.

Jenkins, filmin kitaptaki en sevdiği alıntılardan biriyle açıldığını söylüyor: “Amerika’nın Tanrı’nın bir hediyesi olduğunu düşünmüyorum, ama eğer öyleyse, Tanrı’nın günleri sayılı demektir.” Yazara göre bu filmin ana fikri. Açılışta karakterleri anlatmak yerine doğrudan filme dair bir perspektif sunmayı tercih etmiş. Uyarlamayla ilgili her aşamanın çok zorlu geçtiğini ifade eden yönetmen, filmde aşka ve karanlık noktalara ne derece ağırlık vermeleri gerektiği konusunda özellikle sıkıntı çekmiş. Yine de “Ama bu James Baldwin, onunla ilgili bir şeyi okumak ve anlamak asla kolay değildir.” diyerek yazara  hayranlığını vurgulamayı ihmal etmiyor.

John Krasinski

A Quiet Place’in yönetmeni John Krasinski, Bryan Woods ve Scott Beck’le beraber yazar ekibinde de yer aldı. Aynı zamanda başrolü, eşi Emily Blunt’la paylaşan Krasinski, filmde kör ama çok iyi işiten yaratıkların istila ettiği bir dünyada çocuklarını korumaya çalışan bir ailenin öyküsünü perdeye aktarmıştı.

Krasinski bu filmi yapmaya nasıl karar verdiğini şöyle özetliyor: “Günün birinde bana bir korku filmi çekeceksin deseniz size deli olduğunuzu söylerdim. Çekmeyi bırakın izleyemezdim bile. Ama sonra bu senaryo karşıma çıktı, konuşamayan bir aileyle ilgiliydi ve bunun nedenini bulmak zorundaydınız.”

“O zamanlar ikinci çocuğumuz yeni doğmuştu ve senaryoyu okurken 3 haftalık bir bebek yanı başımdaydı. Ve beni çarpan da bu oldu, eğer senaryoyu yeniden yazabilseydim bunu dümdüz bir korku filmi yapmazdım. Bir aile dramı olurdu, ebeveynliğe dair mükemmel bir metafor olarak düşünürdüm bu fikri.” 

Böylece çıkış noktasını kendi deneyimlerinden bulan Krasinski, açılış sekansından filmin sonuna kadar her anı aileyle ilişkilendirmiş. “Mesela işitme cihazını gizli bir silah hâline getirmek yalnızca yaratıkları öldürmenin zekice bir yolu değildi, sağır olan kızın ailenin yüz karası değil öykünün kahramanı olmasını sağlıyordu. Zayıflığı olduğunu düşündüğü şeyin aslında en büyük gücü olduğunun göstergesiydi.” açıklamasıyla buna çarpıcı bir örnek sunuyor.

Bu filmi yazmanın kariyerindeki en kişisel deneyim olduğunu ifade eden Krasinski, “Bu aileyle ve ailenizi korumak için neler yapabileceğinizle ilgili bir film. Çılgınca görünse de bu filmi çocuklarıma sevgimi anlatan bir mektup olarak yazdım.” diyerek kişisel deneyimlerin yazımdaki önemini gözler önüne seriyor.

Christopher McQuarrie

Christopher McQuarrie Mission: Impossible – Fallout’un hem senaristi hem de yönetmeni. Film devlet görevlisi Ethan Hunt’ın (Tom Cruise) maceraları ve ucu ucuna kurtulduğu tehlikeli takip sahnelerinden oluşuyor.

McQuarrie’ye göre aksiyon senaryolarının yazımıyla ilgili en önemli nokta öykü: “Favori aksiyon sahnelerinizi düşünün. Muhtemelen tek ortak özellikleri öyküdür. Riske girmez, karakterlere ve onların çelişkilerine yatırım yapmazsanız aksiyon filminiz insanların dikkatini ancak bir buçuk dakika boyunca çekebilen bir piyese dönüşebilir.”  

McQuarrie, aksiyonda önemli olan bir diğer etkenin seyirci beklentisi olduğunu düşünüyor: “En iyi aksiyon sekanslarına baktığınızda seyirciden düşünmesini, hatırlamasını ve yorumlamasını beklemediklerini görürsünüz. Seyircilerin bilinçaltını tek ve basit bir soruya odaklarlar ama bu soru işlerin nasıl sona ereceği değildir. Eğer önemli olan bu olsaydı, Ethan Hunt, James Bond, Jason Bourne, John McClane, Indiana Jones, Buster Keaton, Charlie Chaplin veya Harold Lloyd’la hiç tanışamazdık. Sonunda kazanacaklarına ve iyi olacaklarına güveniyoruz. Bu seyirci ve senarist arasında kutsal bir anlaşma gibi.”

McQuarrie’nin asıl önemli sorusu ise şu: “Bu, ne şekilde iyi bitebilir? İyi bir aksiyonun odak noktası iyi bitecek ama öyleymiş gibi görünmeyen bir senaryo yazmak olmalı. Her şey kötü olduğu sürece şansı kullanın, her şey karmaşık olduğu sürece tesadüflerden yararlanın. Kahramanı kırılgan, kötüyü dayanıklı yazın.”

Ama en önemli noktanın yine seyircide bittiğini söyleyen McQuarrie, “İzleyiciler filminize eğlenmek için geliyor. Biraz işkence çekmek isteseler bile asla cezalandırılmak istemezler. Onlara saygılı olun ve onlar için çalıştığınızı unutmayın. Sonra da onları kıskaca alın ve gitmelerine izin vermeyin.” açıklamasında bulunuyor.

Kaynak: The New York Times

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi