Bundan yaklaşık bir ay kadar önce bir cumartesi öğleden sonrasında, sinema gündeminde ciddi bir dalgalanma yaratan bir gelişme oldu; Semih Kaplanoğlu'nun yeni filmi Bağlılık Aslı, adı En İyi Uluslararası Film olarak değiştirilen dalda Türkiye'nin Oscar aday adayı olarak belirlenmişti. Semih Kaplanoğlu gibi kariyerinde Altın Ayı gibi görkemli bir ödül olan; Yumurta, Süt ve Bal ile Türkiye sineması tarihinin en önemli üçlemelerinden birine imza atmış bir sinemacının yeni filminin, Türkiye'yi Oscar'da temsil etmesi için seçilmesi kağıt üzerinde pekâlâ anlaşılabilir bir karar. Lakin, filmin o güne kadar adı dahi kısıtlı bir çevre tarafından duyulmuş, ne fragmanı, ne tek bir karesi, ne posteri kamuoyu ile paylaşılmış bir yapımdan yana yapılmış olan seçim, Kaplanoğlu'nun önceki filmi Buğday'ın galasının Cumhurbakanlığı Külliyesi'nde yapılmasından, mevcut iktidara duyduğu yakınlığı her fırsatta dile getirmesine kadar birçok konuyu akıllara getirdi. Kararın ardından varlığı yokluğu bile neredeyse muallak olan Bağlılık Aslı filminin, Oscar aday adayı olarak belirlenmesinin, yönetmenin politik tutumu ışığında verilmiş, siyasi bir karar olduğu sıkça tartışıldı. Bugün gelinen noktada ise filmin vizyona girdiğini, yani en azından pratik anlamda gerçekten var olduğunu söyleyebiliriz. Bağlılık Aslı: Bir Fıtrat Hikâyesi Semih Kaplanoğlu'nun yeni filmi, en doğrudan ifade ile annelik üzerine bir anlatı sunuyor. Yeni bebek sahibi olmuş ama anneliğin hayatında ya da daha spesifikleştirirsek kariyerinden götürdüklerini bir an evvel telafi etmek isteyen, bankadaki işine dönmek için yanıp tutuşan bir anne var bu anlatının merkezinde. Filme adını da veren Aslı; ekonomik hayata dâhil olmanın, belli bir ekonomik gelir seviyesinin üzerinde olmanın getirdiği "hoyratlıkla" kafasındaki kriterleri birebir sağlayacak bakıcı bulmak için elinden geleni ardına koymayan, eşinin annesinin yardımcısını nedeni tam açıklanmasa da kaba bulan kadın olarak resmediliyor filmin en başından itibaren. İşine dönebilmek için, sütünün kesilmesine yol açacak hormonal ilaçları kullanmakta beyis görmüyor. Doktorun söylediğine göre çocuğun sağlıklı bir şekilde yetişmesine yeterli olacak bir zaman diliminde onu emzirmiş olmasını, annelikle eş görüyor. Filmin ilk bölümünde bu minvaldeki görüşmelerini uzun uzadıya açıklarken, Aslı'nın annelik konusundaki noksanlıklarının yanına, "ev hanımlığı"nı da usulca ekleyiveriyor Kaplanoğlu. Zira Aslı, yardımcısı yemek yapmadığında, ton balıklı salata yapabilmek için bile uzun uzun yemek tarifi kitabı karıştırması gereken, en iyi ihtimalle menemen yapabilen bir kadın. Kaplanoğlu'nun çizdiği bu "eksik kadın" portresinin ardında genel itibarıyla iki neden var. Birincisi Aslı'nın bir anne figürü ile büyümemiş olması. Bebeğine bakmak dururken iş hayatına dönmek için, olası yan etkileri hiçe sayıp ilaç kullanabilecek, doğru düzgün yemek yapmayı bile bilmeyen Aslı gibi bir kadının, yapamadığı, yapmayı beceremedeği her şeyi hayat amacı olarak gören bir anne modeline sahip olmaması ilk büyük problem. İkincisi ise Aslı'nın modern, seküler yaşam tarzı. Kadını, evde oturup kadınlık görevlerini ifa etmek dururken, çalışma hayatına katılmaya çağıran "modernite belası" Aslı'nın gözünü kör etmenin yanında, duygularını da silmiş gibi adeta. Bu noktada filmin modernizme bakışındaki sorunlu tutuma bir parantez açılabilir. Sinemada, hatta tüm sanat disiplinlerinde modernizm denilen olgunun, birey üzerindeki etkilerine odaklanan, tüketime dayalı bir anlayışın kişileri çektiği çıkışsız noktalara dair birçok örnek hâlihazırda mevcut olmanın ötesinde, modernizme eleştirel bir noktadan bakan bu türden filmlerin en iyi örneklerinin yaratılmasının üzerinden kabaca 50'şer yıl geçtiğini söyleyebiliriz. Hâl böyle iken, Kaplanoğlu'nun kendi deyimi ile "Anneyi anne, babayı baba, çocuğu…

Yazar Puanı

Puan - 25%

25%

Bağlılık Aslı, anneliği kadının fıtratı olarak gören, kadınların iş hayatına katılma girişimlerinin işsizliği arttıran bir olgu olarak konumlandıran zihniyetten uzak düşünülemeyecek bir yapım. Öyle ki film, modernizmin etkilerinden çok, geleneksel değerlerinden uzaklaşmış kadının yol açabileceği sorunlara yönelik bir anlatı sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 2.82 ( 13 votes)
25

Bundan yaklaşık bir ay kadar önce bir cumartesi öğleden sonrasında, sinema gündeminde ciddi bir dalgalanma yaratan bir gelişme oldu; Semih Kaplanoğlu’nun yeni filmi Bağlılık Aslı, adı En İyi Uluslararası Film olarak değiştirilen dalda Türkiye’nin Oscar aday adayı olarak belirlenmişti. Semih Kaplanoğlu gibi kariyerinde Altın Ayı gibi görkemli bir ödül olan; Yumurta, Süt ve Bal ile Türkiye sineması tarihinin en önemli üçlemelerinden birine imza atmış bir sinemacının yeni filminin, Türkiye’yi Oscar’da temsil etmesi için seçilmesi kağıt üzerinde pekâlâ anlaşılabilir bir karar. Lakin, filmin o güne kadar adı dahi kısıtlı bir çevre tarafından duyulmuş, ne fragmanı, ne tek bir karesi, ne posteri kamuoyu ile paylaşılmış bir yapımdan yana yapılmış olan seçim, Kaplanoğlu’nun önceki filmi Buğday’ın galasının Cumhurbakanlığı Külliyesi’nde yapılmasından, mevcut iktidara duyduğu yakınlığı her fırsatta dile getirmesine kadar birçok konuyu akıllara getirdi. Kararın ardından varlığı yokluğu bile neredeyse muallak olan Bağlılık Aslı filminin, Oscar aday adayı olarak belirlenmesinin, yönetmenin politik tutumu ışığında verilmiş, siyasi bir karar olduğu sıkça tartışıldı. Bugün gelinen noktada ise filmin vizyona girdiğini, yani en azından pratik anlamda gerçekten var olduğunu söyleyebiliriz.

Bağlılık Aslı: Bir Fıtrat Hikâyesi

Semih Kaplanoğlu’nun yeni filmi, en doğrudan ifade ile annelik üzerine bir anlatı sunuyor. Yeni bebek sahibi olmuş ama anneliğin hayatında ya da daha spesifikleştirirsek kariyerinden götürdüklerini bir an evvel telafi etmek isteyen, bankadaki işine dönmek için yanıp tutuşan bir anne var bu anlatının merkezinde. Filme adını da veren Aslı; ekonomik hayata dâhil olmanın, belli bir ekonomik gelir seviyesinin üzerinde olmanın getirdiği “hoyratlıkla” kafasındaki kriterleri birebir sağlayacak bakıcı bulmak için elinden geleni ardına koymayan, eşinin annesinin yardımcısını nedeni tam açıklanmasa da kaba bulan kadın olarak resmediliyor filmin en başından itibaren. İşine dönebilmek için, sütünün kesilmesine yol açacak hormonal ilaçları kullanmakta beyis görmüyor. Doktorun söylediğine göre çocuğun sağlıklı bir şekilde yetişmesine yeterli olacak bir zaman diliminde onu emzirmiş olmasını, annelikle eş görüyor. Filmin ilk bölümünde bu minvaldeki görüşmelerini uzun uzadıya açıklarken, Aslı’nın annelik konusundaki noksanlıklarının yanına, “ev hanımlığı”nı da usulca ekleyiveriyor Kaplanoğlu. Zira Aslı, yardımcısı yemek yapmadığında, ton balıklı salata yapabilmek için bile uzun uzun yemek tarifi kitabı karıştırması gereken, en iyi ihtimalle menemen yapabilen bir kadın.

Kaplanoğlu’nun çizdiği bu “eksik kadın” portresinin ardında genel itibarıyla iki neden var. Birincisi Aslı’nın bir anne figürü ile büyümemiş olması. Bebeğine bakmak dururken iş hayatına dönmek için, olası yan etkileri hiçe sayıp ilaç kullanabilecek, doğru düzgün yemek yapmayı bile bilmeyen Aslı gibi bir kadının, yapamadığı, yapmayı beceremedeği her şeyi hayat amacı olarak gören bir anne modeline sahip olmaması ilk büyük problem. İkincisi ise Aslı’nın modern, seküler yaşam tarzı. Kadını, evde oturup kadınlık görevlerini ifa etmek dururken, çalışma hayatına katılmaya çağıran “modernite belası” Aslı’nın gözünü kör etmenin yanında, duygularını da silmiş gibi adeta. Bu noktada filmin modernizme bakışındaki sorunlu tutuma bir parantez açılabilir. Sinemada, hatta tüm sanat disiplinlerinde modernizm denilen olgunun, birey üzerindeki etkilerine odaklanan, tüketime dayalı bir anlayışın kişileri çektiği çıkışsız noktalara dair birçok örnek hâlihazırda mevcut olmanın ötesinde, modernizme eleştirel bir noktadan bakan bu türden filmlerin en iyi örneklerinin yaratılmasının üzerinden kabaca 50’şer yıl geçtiğini söyleyebiliriz. Hâl böyle iken, Kaplanoğlu’nun kendi deyimi ile “Anneyi anne, babayı baba, çocuğu çocuk, dedeyi dede olmaktan çıkartan, aslında baştan çıkartan modernizmi, bu durumun insanda yaşattığı çalkanışı anlatma” gayesi güden bir filme imza atmak dahi oldukça eski bir kafanın ürünü gibi görünüyor. Lakin yönetmenin, “modern” insanın yaşadığı çalkantıyı anlatmanın ötesinde, bu insanlara doğru olanı göstermek gibi bir amacının olduğu Bağlılık Aslı’nın devamında ortaya çıkıyor.

Filmin, Aslı’nın annelik ve kadınlığa yönelik “sorunlu” bakışının seyirciye anlatıldığı ilk yarısının ardından, aranılan bakıcı bulunuyor ve anlatıda yeni bir perde açılıyor bir bakıma. Gülnihal isimli bu genç kadın, neredeyse her açıdan Aslı’nın antitezi gibi. Hemen hemen aynı yaşlarda bir bebeği var, ev işlerinde başarılı, annelik görevlerini layığıyla yerine getiriyor. Bakıcılığını üstlendiği çocuğu, Aslı’nın izin vermemesine rağmen, yüksek binaların kapalı odalarından dışarı çıkarmakta, kendisiyle birlikte nefes almasını sağlamakta mahsur görmüyor. Yani tüm gelenekselliği ile, loş ışıklarla bezeli, insanı adeta içine hapseden yüksek binalı sitelerin griliğini kıran bir ışık gibi Gülnihal sanki. Aslı, başlarda ekonomik gücü ile onu sindirmeye, kontrol altında tutmaya çalışsa da “gerçek” kadınlık karşısında direncini yavaş yavaş yitiriyor. İşte bu noktada Kaplanoğlu’nun derdinin modernizmden ziyade, modern hayatı tercih etmiş kadınlarla olduğu görünür olmaya başlıyor. Lüks bir evde modern bir hayat süren, çok şey biliyor gibi görünürken, asli görevi annelikten ve ev kadınlığından bihaber olan Aslı’yla, ekonomik anlamda düşük seviyede bulunan, ama geleneklere ve geleneksel toplum normlarının dışına çıkmayan Gülnihal arasında bariz bir karşıtlık kuruluyor. Kaplanoğlu’nun sözlerine atıf yaparak söylersek bu karşıtlığın annelikten çıkmış anne ile hâlâ anne olmayı modern ve özgürlük düşkünlüğüne rağmen başarabilen kadın arasında olduğunu da belirtmeye gerek yok sanırım.

Tüm bunlar üzerinden Bağlılık Aslı, anneliği kadının fıtratı olarak gören, kadınların iş hayatına katılma girişimlerini işsizliği artıran bir olgu olarak konumlandıran zihniyetten uzak düşünülemez hâle geliyor. Film modernizmin etkilerinden çok, geleneksel değerlerinden uzaklaşmış kadının yol açabileceği sorunlara yönelik bir anlatı sunuyor. Zira erkek karakterlerin hepsi belli bir amaca hizmet etmek, kadının bahsettiğimiz durumunu belirginleştirmek üzere kurgulanmış adeta. Aslı’nın babası alkol kullanan bir sekülerken, eşi ise annesinin bebeklerine bakmasının daha uygun olacağını düşünen, yani annesinin “görev”ini kutsayan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda adından itibaren tek bir kadın karakteri işaret eden, olay örgüsünün tüm dramatik kırılımlarını kadın karakterlerin özellikleri üzerinden şekillendiren bir filmin, yönetmenin iddiası doğrultusunda baştan çıkartıcı modernizmle ilgili değil, doğru ya da yanlış kadın profilleri hakkında olduğunu iddia etmek pek de zorlama olmayacaktır.

Elbette bir sanat eseri, yaratıcısının politik görüşleriyle şekillenir. Semih Kaplanoğlu üzerinden örneklendirirsek, yönetmenin en bilinen eserlerinden oluşan Yusuf Üçlemesi’nin de muhafazakâr yönleri olduğunu söyleyebilmenin yanında, yönetmenin bu filmlerin Yusuf Peygamber’in üzerinden analiz edilmesini tercih edeceğini ifade ettiği bilinen bir gerçek. Lakin bu filmlerdeki kökenini dini anlatılardan alan detaylar anlatının içine ustaca yedirilmiş ve oturaklı bir sinema diliyle sunulan anlatının genelinin önemli unsurları olarak işlev görmüştü. Fakat yönetmenin, devletten aldığı parayı, kişilerin hayat tercihleri üzerine doğrudan kötü ya da yanlış demek için, mevcut iktidarın ideolojisini yüksek sesle ve oldukça kabaca (filmin finalini “kabaca”dan başka tanımlamak güç) dillendirmek için kullanması pek de iyi niyetli görünmüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi