Bazı klasik anlatı sineması örneklerini tanımlamak, nitelemek ya da sadece övmek için kullanılan ifadelerden biri, şiirsel ya da gündelik konuşma diline yansımış hâliyle "şiir gibi"dir. Peki bu ifade tam olarak nasıl bir sinema filmini ifade eder ya da daha genel bir soruyla bir sinema filmi bambaşka bir sanat disiplini olan şiirle aynı kulvarda değerlendirilebilir mi? Tüm zamanların en büyük yönetmenleri arasından gösterilmesine artık aşina olduğumuz Andrei Tarkovsky'yi de tüm kariyerinde bu sorunun cevabını aramıştır belki de. Bu sorunun bir cevabı varsa, bu cevap bir film aracılığıyla bulunduysa o film Tarkovsky'nin Zerkalo'su olabilir. Şiir doğası itibarıyla, sadece içerdiği kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşan anlamın ötesinde, duygusal bir etkiye sahiptir. Zira şiirin mısralarında bir araya gelen kelimelerin kazandığı yeni anlamda, kelime dizilimlerinin etkisiyle, kullanılan cinaslarla, kafiyelerle yaratılan ahenk doğrudan etkilidir. Buna benzer bir yaklaşım Zerkalo'da da bariz bir şekilde görünür. Bu filmde Tarkovsky, lineer bir zaman akışı yerine bireyin zihninde ve bilincinde olan imajları, sekansları, hatıralarını kurgu marifetiyle birbirine karıştırarak anlatısını zaman-mekân boyunduruğundan kurtarır; hatta tüm filmi konvansiyonel bir anlatı yerine, zamansal ve mekânsal algının birbirine karıştığı bir zihnin yansımasına dönüştürür. Bu bağlamda birbirine eklemlenen ve Tarkovsky'nin resim sanatına olan ilgisiyle şekillenen sekanslar şiirsel bir anlama kavuşur. Çünkü bu görüntüler bütünü, şiirin okuyucu üzerinde yarattığına benzer bir etkiyi beyazperdede yaratır. Zerkalo: Zihne Bakınca Görünenler Tarkovsky, Zerkalo'yu "kadınları ve çocukları birleştiren bir adamı konu alan bir film" olarak tanımlar. Bu adam, savaşa gitmesi sebebiyle ailesinden uzak kalan baba figürüdür aslında. Tarkovsky'nin babasının şair olmasından yola çıkarak bunun, filmin sayısız otobiyografik ögelerinden kendini biçimde en yoğun olarak hissettireni olduğunu söyleyebiliriz. Zerkalo'nun şiirsel tonu daha çok imajlar ve ortam sesleriyle yaratılsa da, dış ses olarak duyduğumuz ve bizzat Tarkovsky'nin babası tarafından kaleme alınmış şiirler de bu tonun yaratımında şüphesiz etkilidir. Varlığı ya da yokluğuyla geriden bırakılanların hayatını doğrudan etkileyen babanın, şiirleriyle Zerkalo'nun içeriğine bu şekilde müdâhil oluşu, Tarkovsky'nin bilinci dışa vurmaya yönelik girişiminin de bir yansımasıdır. Zira bilinç, bireyin doğumundan itibaren biriktirdiği deneyimlerin etkisiyle şekillenir; babanın varlığı, yokluğu, savaşa gidişi ya da yazdığı şiirler de bu deneyimlerin en önemlilerindendir. Zerkalo'nun zaman ve mekândan azade, rüyavari yapısını kurarken, anlatıyı farklı düzeylerde kurar Tarkovsky: Savaş öncesi, savaş esnası ve savaş sonrası. Bu farklı anlam düzeylerini kurarken siyah-beyaz görüntülere başvurur ve zaman zaman da aşkın anlar yaratır. Bazen kadının ıslak saçları kendi başlarına hareket ediyor gibi görünür; bazen birkaç saniye önce orada olan kadın ansızın kaybolur; yatakta yatıyor olan biri ansızın zeminle temasını keserek yükselebilir. Bu gibi unsurlar, Zerkalo'yu gerçeküstücülüğe yakınlaştırmaktansa, hayatı sadece akıl yoluyla anlamlandırmaya dayanan yaklaşıma bir bakıma meydan okur. Tarkovsky, bu türden anlarla ve imajlarla gerçek olanla hayalî olan arasındaki sınırı iyice muğlaklaştırır. Çünkü ona göre bireyin deneyimleri zihninde bu türden bir muğlaklık yaratır ya da bu muğlaklık zihnin film medyumundaki karşılığını bulmanın yegane yoludur. Tarkovsky, bahsettiğimiz türden rüyavari, gerçek mi hayal mi olduğunun belirsiz olduğu anların arasına -ya da karşısına- belgesel anlar yerleştirir. Arşivlerden çıkarıldığı belli olan ve filmin genel görsel dilinden oldukça bağımsız görünen bu sekansların içerikleri, yönetmenin birikimler ve deneyimler üzerinden yaratıldığını ortaya koyduğu bilincin oluşumuna dair bireyselden öte, çok daha geniş…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Aynada sadece tek bir suret değil, bir bilincin yansıması vardır artık. Tarkovsky böylesi bir ayna ve ondaki yansımayı, -sinema ya da şiir- hangi disipline ait olduğu muğlak olan bir sanat eserine dönüştürür.

Kullanıcı Puanları: 4.24 ( 10 votes)
85

Bazı klasik anlatı sineması örneklerini tanımlamak, nitelemek ya da sadece övmek için kullanılan ifadelerden biri, şiirsel ya da gündelik konuşma diline yansımış hâliyle “şiir gibi”dir. Peki bu ifade tam olarak nasıl bir sinema filmini ifade eder ya da daha genel bir soruyla bir sinema filmi bambaşka bir sanat disiplini olan şiirle aynı kulvarda değerlendirilebilir mi? Tüm zamanların en büyük yönetmenleri arasından gösterilmesine artık aşina olduğumuz Andrei Tarkovsky’yi de tüm kariyerinde bu sorunun cevabını aramıştır belki de. Bu sorunun bir cevabı varsa, bu cevap bir film aracılığıyla bulunduysa o film Tarkovsky’nin Zerkalo’su olabilir.

Şiir doğası itibarıyla, sadece içerdiği kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşan anlamın ötesinde, duygusal bir etkiye sahiptir. Zira şiirin mısralarında bir araya gelen kelimelerin kazandığı yeni anlamda, kelime dizilimlerinin etkisiyle, kullanılan cinaslarla, kafiyelerle yaratılan ahenk doğrudan etkilidir. Buna benzer bir yaklaşım Zerkalo’da da bariz bir şekilde görünür. Bu filmde Tarkovsky, lineer bir zaman akışı yerine bireyin zihninde ve bilincinde olan imajları, sekansları, hatıralarını kurgu marifetiyle birbirine karıştırarak anlatısını zaman-mekân boyunduruğundan kurtarır; hatta tüm filmi konvansiyonel bir anlatı yerine, zamansal ve mekânsal algının birbirine karıştığı bir zihnin yansımasına dönüştürür. Bu bağlamda birbirine eklemlenen ve Tarkovsky’nin resim sanatına olan ilgisiyle şekillenen sekanslar şiirsel bir anlama kavuşur. Çünkü bu görüntüler bütünü, şiirin okuyucu üzerinde yarattığına benzer bir etkiyi beyazperdede yaratır.

Zerkalo: Zihne Bakınca Görünenler

Tarkovsky, Zerkalo’yu “kadınları ve çocukları birleştiren bir adamı konu alan bir film” olarak tanımlar. Bu adam, savaşa gitmesi sebebiyle ailesinden uzak kalan baba figürüdür aslında. Tarkovsky’nin babasının şair olmasından yola çıkarak bunun, filmin sayısız otobiyografik ögelerinden kendini biçimde en yoğun olarak hissettireni olduğunu söyleyebiliriz. Zerkalo’nun şiirsel tonu daha çok imajlar ve ortam sesleriyle yaratılsa da, dış ses olarak duyduğumuz ve bizzat Tarkovsky’nin babası tarafından kaleme alınmış şiirler de bu tonun yaratımında şüphesiz etkilidir. Varlığı ya da yokluğuyla geriden bırakılanların hayatını doğrudan etkileyen babanın, şiirleriyle Zerkalo’nun içeriğine bu şekilde müdâhil oluşu, Tarkovsky’nin bilinci dışa vurmaya yönelik girişiminin de bir yansımasıdır. Zira bilinç, bireyin doğumundan itibaren biriktirdiği deneyimlerin etkisiyle şekillenir; babanın varlığı, yokluğu, savaşa gidişi ya da yazdığı şiirler de bu deneyimlerin en önemlilerindendir.

Zerkalo’nun zaman ve mekândan azade, rüyavari yapısını kurarken, anlatıyı farklı düzeylerde kurar Tarkovsky: Savaş öncesi, savaş esnası ve savaş sonrası. Bu farklı anlam düzeylerini kurarken siyah-beyaz görüntülere başvurur ve zaman zaman da aşkın anlar yaratır. Bazen kadının ıslak saçları kendi başlarına hareket ediyor gibi görünür; bazen birkaç saniye önce orada olan kadın ansızın kaybolur; yatakta yatıyor olan biri ansızın zeminle temasını keserek yükselebilir. Bu gibi unsurlar, Zerkalo’yu gerçeküstücülüğe yakınlaştırmaktansa, hayatı sadece akıl yoluyla anlamlandırmaya dayanan yaklaşıma bir bakıma meydan okur. Tarkovsky, bu türden anlarla ve imajlarla gerçek olanla hayalî olan arasındaki sınırı iyice muğlaklaştırır. Çünkü ona göre bireyin deneyimleri zihninde bu türden bir muğlaklık yaratır ya da bu muğlaklık zihnin film medyumundaki karşılığını bulmanın yegane yoludur.

Tarkovsky, bahsettiğimiz türden rüyavari, gerçek mi hayal mi olduğunun belirsiz olduğu anların arasına -ya da karşısına- belgesel anlar yerleştirir. Arşivlerden çıkarıldığı belli olan ve filmin genel görsel dilinden oldukça bağımsız görünen bu sekansların içerikleri, yönetmenin birikimler ve deneyimler üzerinden yaratıldığını ortaya koyduğu bilincin oluşumuna dair bireyselden öte, çok daha geniş bir perspektif sunar. Bu görüntülerde genel olarak savaşın ve yarattığı tahribatın etkisi hissedilir. Ama burada sözünü ettiğimiz savaş sadece Tarkovsky’nin de bireysel olarak tanık olduğu II. Dünya Savaşı değildir; İspanya İç Savaşı’ndan da, Çin sınırında yaşanan anlaşmazlıklardan da görüntüler görürürüz. Çünkü Tarkovsky’nin ve tüm çağdaşlarının içinde yaşadığı dönemde  yaşanan her şey -ama en çok savaş ve şiddet- bilincinin oluşmasına etkili olmuştur. Bu bağlamda filmde gördüğümüz iki farklı sekansa ayrıca parantez açmakta fayda var. Bunlardan birincisi Zerkalo’nun hemen başında gördüğümüz ve sonrasında da çok kez karşımıza çıkacak olan Ignat’ın televizyonu açtığı sahnedir. Yani film bir televizyonun açılması ve ekranında görünen karıncalı görüntülerle başlar. Yapıtın tamamının kastî olarak, gerçekle hayalî birbiri içinde eriten karmaşık bir yapıda olduğunu düşünürsek, bu televizyonun bilincin bir yansıması olduğu çıkarımı yapılabilir. Böylelikle -muhtemelen- televizyon arşivlerinden yayılan İspanya İç Savaşı görüntülerinin Rusya kırsalında savaşa giden babasının bekleyen bir çocuğun bilincinde nasıl karşılık bulabileceği sorusu da karşılığını bulur; medya aygıtları dünyanın bir yerinde cereyan eden olayları, bambaşka bir coğrafyadaki kişilerin evine getiriyorsa, bireysel bilincin şekillenmesinde etkilidir. Tarkovsky’nin yarattığı muğlaklıkla zamansal bağlamı filmin akışı içinde eriyen, bir adamın çocuklara atış talimi yaptırdığı sekans da oldukça kıymetlidir. Zira bu sahne, savaş çağında büyüyen, babasını savaşa gönderen bir çocuğun zihninde mi gerçekleşmektedir, yoksa bir tür iktidar simgesi olan yaşça büyük erkek, çocukları gerçekten savaşta çarpışmaları için mi eğitmektetir sorusuna bir cevap vermez. Zaten Tarkovsky bu türden cevapların peşinde değildir; bu sorularla, bu sorunsallarla şekillenmiş bir bilincin yasımasının izini sürer.

Zerkalo’nun, Tarkovsky’nin zamanı eriterek tek ve büyük bir yapıya dönüştürdüğü, filmindeki karakterin farklı yaşlardaki hâlini bir arada gördüğümüz bir sekansla sona eriyor oluşu da bu türden bir yapıta konulabilecek en lirik nokta belki de. Tarkovsky, bir televizyonun açılışı ile aralanan perde, artık zamanın tamamen yok olduğu bir anla kapanır. Bu sahne, film boyunca farklı zaman dilimlerindeki deneyimlerine, biriktirdiklerine, hayallerine şahit olduğumuz kişinin, yani Tarkovsky’nin kendisinin aynaya bakınca gördükleridir. Aynada sadece tek bir suret değil, bir bilincin yansıması vardır artık. Tarkovsky böylesi bir ayna ve ondaki yansımayı, -sinema ya da şiir- hangi disipline ait olduğu muğlak olan bir sanat eserine dönüştürür.

 

Kaynaklar:

Şiirsel Sinema Andrey Tarkovski, (2009), Derleyen: John Gianvito, Çeviren: Ebru Kılıç, Agora Kitaplığı.

Uğur Kutay, Andrei’nin Bakışı, (2004), Es Yayınları.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi