Bahardı, mayıstı, bayramdı
O gün kaybettim ben onları
O gün kaybetti onlar…
1 Mayıs 1977

Sinemanın imgesel gücünün etkili olduğu ve hemen her sahnesinde kullanılan imgelerin izleyiciye zerk ettirildiği bir film Ayhan Hanım. Vizyona girdiği tarihte ve sonrasında izleyenler tarafından yoğun anlamlandırma çabasına girilen, oyuncuların performanslarıyla, mizansen tercihiyle ve konu edindiği hikâye bakımından Türkiye sineması için öneme sahip bir film olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda ideolojik-sosyal imgeler üzerinden de ses getirdiğini söylemek gerekiyor. Filmin esas aldığı konu ve temel çatışmasına baktığımızda ise, Türkiye’de siyasal çalkantının en yoğun olduğu 1970-1980 arası dönemi ve sonrasını genelleyici bir çıkarım üzerinden aktarmaya çalıştığını görüyoruz. Konu edindiği tarihi, bir annenin üzerinden yer yer eleştirel yer yer ise didaktik şekilde anlatmaya çalışan Ayhan Hanım, içerik anlatımı ve ideolojik tercihleri bakımından eleştirel fakat genel sinematografisi bakımından başarılı bir örnek oluşturmakta. Türkiye sinemasında az bulunan ritmik ve alegorik ögelerin bu filmde bolca ve başarılı bir şekilde bulunduğu, imgelerin dünyasıyla ideolojik anlatının iç içe geçtiği bir dönem, eleştirel ve deneysel bir kuşak tahlili sunmakta.

Hakkında fazla söz edilmeyen ve salonlarda gösteriminin kısıtlı kalışından kaynaklı olacak ki, yüksek bir izleyici sayısına ulaşmayan bir film özelliği taşırken, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı sonrası yönetmeni Levent Semerci tarafından internet sunucularına ücretsiz yüklenmesi sonucunda çok fazla seyirciye ulaşmış, 1980 karanlığını yaşamış birçok ailenin iç yapısını, acılarını ve ortak hikâyelerini anlatmayı başarmıştır. Yönetmenin ideolojik tercihlerinden olsa gerek, Türkiye soluna yer yer dönemsel, eleştirel bir dilin kullanıldığı, yer yer de ‘’ne gerek vardı bütün bunlara’’ dedirten bir anlatıma da sahip. Genel itibarıyla bir annenin gözünden uzun, kasvetli bir tarihsel süreci aydınlatmaya çalışmış fakat deneysel anlatımın ötesine geçemeyen, toplumsal eleştirisini doğru tarafa yönelt(e)memiş bir film olma özelliği de taşıyor. Uzun bir girişin ardından filmin işlenişi, gelişimi ve sinematografisi hakkında bilgiler vermek hasıl oluyor.

Ayhan Hanım: İmgesel Bir Deneme

12 Eylül 1980 kanlı darbesinin toplum üzerinde yarattığı etkiyi ve baskıyı, kurban mitini kullanarak ele alan bir başlangıç üzerinden açan filmde; ailesi, özellikle çocuklarının geleceği için var olan apolitik bir annenin dramatik hikâyesine odaklanıyoruz. Filmin ilk planında çarpıcı bir şekilde, büyükbaş bir hayvanın onlarca erkek tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması ve yoğun uğraşlar sonucu kurban edilmesi, her aileden bir çocuğun 1980 darbesine kurban edildiğini imgesel yollardan anlatmaya çalışıyor ve Ayhan Hanım’ın hikâyesi bir sonraki planda başlıyor. Kurban sahnesinde özellikle dikkat çeken detay, kişileri temsil eden hayvanı nasıl yere indireceğini bilmeyen bir avuç insanın çaresizliğinin gözler önüne serilmesi. Burada muhtemelen, hayvanı çelme takarak düşürmeye çalışan insanlarla; siyasi muhalefete, ülkeye ve masumlara nasıl saldıracağını bilmeyen insanlar arasında bir benzeşim kurulmuş olsa gerek. Aynı zamanda Ayhan Hanım’ın çatışmasının da burada temel öyküye yardımcı olacak şekilde aktarıldığını görüyoruz.

Az sonra kanlı elbisesiyle evinin ortasındaki halıda iki büklüm yatan bir annenin neler yaşadığını, ailesinin nasıl dağıldığını görecek olmamız hikâyeyi hepimizden parçalar taşıyan bir ortaklığa kavuşturur. Tam bu esnada anlatı başa döner ve o karanlık sabaha, o kirli sesin duyulduğu ve her evin televizyonunda ve radyosunda naklen yayınlanan darbe bildirisine şahit oluruz. Bu ülkede yaşayan aileler açısından ortak ve önemli bir olay olma özelliği göstermekle birlikte yaşanan her şeyin nasıl başladığını da seyirciye anlatmaya çalışan ikinci bir giriş yapılır bu bölümde.

‘’Tanrısı devlet kullarız artık’’

12 Eylül 1980

Darbe bildirisinin okunmasının ardından filmin büyük bölümünde, ailenin hikâyesinin nasıl başladığını, o karanlık sabahta darbenin kollukları tarafından evlerin nasıl basıldığını, devrimci insanlara ve ailelerine nasıl işkence yapıldığını göreceğiz. Bu bölümden itibaren ritmik ögelerin aileyle özdeşleşen halı imgesi üzerinden ilerlediğini görüyoruz. Halı, Anadolu aile tipolojisini temsil etmekte, halının üzerine eklenen her kişi de aileye yeni katılan çocukları temsil etmektedir. Aynı esnada şiirsel bir anlatımla eşiyle nasıl tanışıp, çocuklarının nasıl olduğunu anlatan Ayhan Hanım’a da odaklanmış durumdadır kamera. Büyük abi, kardeşleri arasından sıyrılıp politikleşen, ailesiyle ve belki de anne babasının üyesi olduğu bir önceki kuşakla sosyo-kültürel çatışmayı görev edinen kişi olmuştur. Bu büyük halının üzerinde, kardeşlerinin düşünce dünyasına nasıl nüfuz ettiği, babasıyla amansız biçimde nasıl tartıştığı ve tüm bunlar yaşanırken Ayhan Hanım’ın olaylara çözüm arayan bakışlarına şahit oluyoruz. Ta ki Ayhan Hanım’ın dönüm noktası olarak tarifleyebileceğimiz ve gelişmeye geçen bölümü, yani halıdan ilk çıkış gerçekleşip, ailenin dağılma hikâyesinin net bir şekilde başladığı yere kadar… Aile, sofrada oturmuş yemek yerken babasıyla yine tartışmaya tutulan abi ‘’bu ülkenin değişmeye ihtiyacı var’’ dediği sırada baba ‘’size mi kaldı?’’ diyerek çatışmayı derinleştirir, oğluna çıkışır ve aile zinciri de, halı da kopuşu yaşamaya başlar.

Ailenin ve asıl Ayhan Hanım’ın başına gelenler bundan sonra başlayacaktır. Ailenin büyük oğlu eve tekrar dönecek şekilde o gün kopar ve evden ayrılır. Tam bu sırada zilin şafak vaktinde ısrarlı biçimde çaldığını duymaktadır aile. Gelenler darbenin hukuk tanımaz kolluklarıdır ve kurban istemektedirler. Kapı açılacak ve Ayhan Hanım gerçekten Ayhan Hanım olacaktır artık. Çocuklarına karşı muhbirlik yapma teklifi başta olmak üzere eğer yeri söylenmezse ona nasıl işkence yapılacağına kadar her şey alenen söylenmiştir Ayhan Hanım’a. Buradaki süreklilik ilişkisini de kaçan kovalanır bağlamı içerisinde değerlendirmek doğru olacaktır.

Darbe günlerini aktif ve siyasi biçimde yaşamasa da hayatına ve düşünce kodlarına yoğun biçimde nüfuz eden bir sonraki kuşağa da burada pay bırakılmıştır. Toplumsal hayatın hızla değiştiği, liberal politikaların sosyo-ekonomik anlamda her alana girdiği ve mücadele kavramının boş bir hayal olduğu bir sonraki kuşağı etkisi altına alan temel faktörler arasındadır. Filmde de küçük kardeşin bu toplumsallığın ilerdeki temsilcilerinden biri olması sebebiyle önemli bir sahne devreye girecektir. Karanlık yüzler büyük abinin nerede olduğunu sormaktadır ve cevap verilmezse abisine işkence yapılacağı temsili ve ‘’teatral’’ bir şekilde gösterilmiştir kardeşe. Tam bu sırada patlayan tokat, filmin kırılma noktası olmanın ötesinde büyük bir anlam taşımaktadır. O tokat, yalnızca bir işkenceciye değil; darbeye, yaşanan acılara ve kaybeden bir hükümranlığa atılmıştır. Gençliğin aynı topraklar üzerindeki, değiştiren ve sürükleyen olma imgesi o tokat sayesinde hayat bulmuştur. Küçük bedenine o an yapılan işkence, bir sonraki kuşak için planlananları ve aynı karanlığın süreceğini ifade etmektedir bizim için. Geçişli sahneler aracılığıyla Ayhan Hanım’ın odasına tekrar dönmüştür kamera ve işkenceci ‘’polis’’ ile karşı karşıyadır. Artık politikleşmiştir Ayhan Hanım ve öfke-umut ikilisini taşımaktadır bağrında. Küçük oğluna ve bütün bir kuşağa yapılan işkencenin hesapsız bırakılmamasını istemektedir yaratıcısından. Oğlunun büyüyüp, umut olup, o karanlık yüzü bulmasını ve ondan yapılanların hesabını sormasını dilemektedir. Bu imge, dönemin devrimci gençlerinin aileleriyle çatışmalarının ötesinde onları ve düşünce dünyalarını ezmeye çalışanlara karşı ailelerinin nasıl bir ruhsal duruma sahip olduğunu da gösteriyor bize.

Filmin son bölümü, abinin eve dönüşü ve ardından derdest edilerek götürülüşü üzerinden şekillenecektir. Oğlunun acısına dayanamayan bir annenin canına nasıl kıydığı anlatılacak ve yine imgelerin yoğun olduğu hastane sahneleri devreye girecektir. Hastanenin içerisindeyken kronolojik bir gelişimi görecek ve an be an onunla hesaplaşacaktır seyirci. 1977 1 Mayıs’ında yaşanan katliamdan kaçmaya çalışan bir kadına dönecektir kamera. Aynı kadın, oğluyla birlikte eve gelen arkadaşıdır aynı zamanda. Uzattığı eli ve haykırdığı yardım çığlığı Ayhan Hanım’a ulaşmıştır. Ayhan Hanım, bir anne bir kadın ve en temelde bir insan olarak yaşanan her şeye rağmen bu ele doğru gitmektedir. Tam bu esnada yaralı kadının üzerinden paletleriyle panzer geçer ve Ayhan Hanım, 1 Mayıs alanını, canını kurtarmaya çalışan ve birbirini ezmek zorunda bırakılan insanları görecektir. Burada konu edinen ve ideolojik boşluk yaratan durum, mağdur miti ve solun hatalarına, savurganlığına indirgenmeye çalışan anlatımdır. Oğullarını ve yüzü gülen çocukları, tek tek kıskacına alan işkenceci ile arasında geçen konuşma Türkiye tarihine de ışık tutan ve hepimizin hikâyesinden parçalar taşıyan bir diyalogdur. Polisin, Ayhan Hanım’a evden beri her fırsatta ‘’komünist’’ demesi artık bir tekrara dönecek ve kulağımızı tırmalayan, Ayhan Hanım’ın peşinden gelen, kaçamadığı bir ses olacaktır. Aralarında geçen diyalog da asıl yenilenin ve hareket etmeyenin emekçiler olduğu tekrarlanır peşini bırakmayan ses tarafından. Genel politik çaresizlik durumunun, kendisine mutlak bir hatalı arayışı ve onu cezalandırma metaforu da kullanılmıştır aynı plan içerisindedir. Burada da toplumsal eleştirisi doğru noktaya işaret etmeyen bir anlatı hakim. Bunu siyasi figürlerin ve toplumun işlevsizliği, beceriksizliği üzerinden okumak yerine ‘’yükselmeyen düşer’’

mantığı üzerinden okumak daha doğru olacaktır çünkü tarih yalnızca tek bir figürün ya da sınıfın yanlışları üzerinden okunamaz. Onu çevreleyen konjonktürel özellikler de bir o kadar hareket alanını sınırlama özelliğini sahiptir.

Oğlunun yakalanmasına giden süreçte karşısındaki karanlık yüzle konuşması her şeyi özetler niteliktedir:

“Ayhan Hanım: Sizin evde sofrayı kim topluyor beyefendi?
Polis: Karım!
Ayhan Hanım: Yardım ediyor musunuz?
Polis: Benim işim değil ki.
Ayhan Hanım: O yüzden bu çocukları anlayamazsınız, kocamda bu yüzden anlamadı!”

Sonuç olarak, filmin hemen her sahnesinde toplumsal bir eleştiriyi, algıyı ve acıyı görmüştür seyirci. Fakat yine de güneş doğmuştur. Yumruklar her zaman olduğundan daha sıkıdır. Öylesine sıkıdır ki gökyüzünde asılıdır artık yüzü gülen çocukların yumrukları. 1980 darbesine olduğu kadar düzen karşıtlığına da eleştirel bir dile sahip film, çeşitli ideolojik boşluklara yaslanmış olsa da başarılı bir deneysel örnek oluşturuyor diyebiliriz.

1977 1 Mayıs’ında hayatını kaybeden, 1980 darbesinde acı çeken fakat gülümsemeyi en şanlı direniş hâline getiren pırlanta gibi çocukların ve annelerinin filmidir artık Ayhan Hanım.

‘’Biliyorum geleceksin, çaldığında o kapıyı
bitecek hikâyemiz
Zaferi bu devletin olacak gözyaşlarım
Ama belki de başka bir baharda
Kahramanları başka bir hikâye başlar’’

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi