Whiplash ve La La Land'in ulaştığı büyük başarının ardından yönetmenlik dehasını kanıtlayan Damien Chazelle, Ryan Gosling ile yeniden bir araya gelerek bu kez biyografi türünde bir filme imza attı. Neil Armstrong'un kızını kaybetmesinin ardından gelişen süreci ve tüm dünyayı değiştiren Ay'a çıkma yolculuğunu konu alan First Man, her şeyden önce Chazelle'in yönetmenlik becerisiyle ön plana çıkan bir film. Söz konusu, Sovyet Rusya - Amerika yarışı ve Nasa'nın başarıları/başarısızlıkları olunca konunun politik bir zeminde tartışılmaması elbette mümkün değil. Filmde Neil Armstrong'un Amerikan bayrağını Ay'a dikmesini görmemiş olmamız dahi dünya çapında büyük tartışmalara sebep olmuşken olayı belirli bir biçimde vermenin ya da vermemenin tercihi dahi her zaman tartışma konusu olacaktır. Bu yüzden, Neil Armstrong'un başarısının dünya çapındaki yansımaları dışında filmde herhangi bir Amerika propagandasına rastlamak pek mümkün değil. Aksine tüm bu büyük başlıklardan sıyrılıp Armstrong'u salt bir insan olarak ele alma hâline evriliyor First Man. Evdeki yaşamını, karısına, çocuklarına, arkadaşlarına yaklaşımını gördüğümüz Neil Armstrong oldukça içe kapanık bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Zira kendisine yöneltilen  "Ay'a çıkacağınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?" sorusuna "Memnun oldum." diyerek hislerini aktarmayı seçen Armstrong'un cephesinde, olayların onun iç dünyasına yansımasının nasıl olduğunu tahmin etmek pek mümkün görünmüyor. Kızlarını henüz çok küçük yaşta tümör sebebiyle kaybeden Armstrong çifti, bununla baş etmek için farklı yöntemlere başvuruyor. Filmde kurulan anlatının temel çatışması aslında bu olay. Kızlarının ölümüyle Janet Armstrong (Claire Foy), diğer çocuklarına ve komşusu Pat (Olivia Hamilton)'e yönelerek baş etmeye çalışıyor. Neil Armstrong ise içine kapanıp Ay'ı düşleyerek, belki de verilmiş bir söz gibi... Elbette bu, karakterler için büyük bir travma ve birçok eylemin sebebi olabilecek güçte. Ancak First Man'in en büyük etkisi özellikle Neil Armstrong üzerinden neredeyse sadece bu travmaya odaklanarak tüm yaşananları tek katmana indirgemesi. Yalnızca bu katman göz önüne alındığında ve Damien Chazelle'in Ryan Gosling'den içine kapanık ve düşünceli bir oyunculuk beklediği düşünüldüğünde Gosling'in performansının başarılı ve inandırıcı olduğunu söyleyebiliriz ancak bu, filmin genelinde önemli bir şeylerin eksik olduğu hissini sürekli yaşattığı gerçeğini değiştirmiyor. First Man: Teknik Başarının Yanında Sönük Kalan Duygular Yuri Gagarin 12 Nisan 1961'de Vostok uzay aracıyla Dünya yörüngesindeki turunu tamamlayarak uzaya çıkan ilk insan olmayı başardı. Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in dönemine denk gelen bu başarı diğer tarafta Sovyetler Birliği ile sürekli bir yarış hâlinde olan Amerika'nın da çalışmalarına hız vermesine sebep oldu. Bunun sonucunda, Ay'a adım atan ilk insan ise Apollo 11 aracıyla gerçekleştirilen yolculuğun ardından Neil Armstrong oldu. James R. Hansen'in Neil Armstrong'un hikâyesini anlattığı First Man kitabı ise Armstrong ile ilgili yayınlanan en önemli çalışma olarak değerlendirilebilir. Zira Neil Armstrong’un çocukları Mark ve Rick Armstrong, Toronto Film Festivali'nde gerçekleştirilen First Man basın toplantısında, Neil Armstrong’un hikâyesiyle ilgili kendilerine gelen herkese James R. Hansen’a dek hayır dediklerini ancak Hansen’ın hikâyeye çok daha teknik bir açıdan yaklaştığını ve bu sayede yaşananların doğasını da ortaya çıkarabildiğini açıklamışlardı. Chazelle de filmini James R. Hansen'in kitabına dayandırıyor ve bu açıdan teknik anlamda çok daha doyurucu bir anlatı sunuyor. Yanı sıra, genel olarak hayatında oldukça zorlayıcı dönemler geçirmiş insanlara ayrıca bir ilgi duyduğunu ve her hikâyesinde bu zorlu yanı vurgulamaya çalıştığını belirten Chazelle, Neil Armstrong’un da kendisini güçlü bir…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Damien Chazelle'in teknik başarısının yanında Armstrong'un kızıyla ilgili yaşadığı sancılı dönem, filmin hikâyesi içerisinde yalnızca anlatıyı duygusallaştırma ve belirli bir zemine oturtma çabası olarak kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.23 ( 4 votes)
70

Whiplash ve La La Land’in ulaştığı büyük başarının ardından yönetmenlik dehasını kanıtlayan Damien Chazelle, Ryan Gosling ile yeniden bir araya gelerek bu kez biyografi türünde bir filme imza attı. Neil Armstrong’un kızını kaybetmesinin ardından gelişen süreci ve tüm dünyayı değiştiren Ay’a çıkma yolculuğunu konu alan First Man, her şeyden önce Chazelle’in yönetmenlik becerisiyle ön plana çıkan bir film.

Söz konusu, Sovyet Rusya – Amerika yarışı ve Nasa’nın başarıları/başarısızlıkları olunca konunun politik bir zeminde tartışılmaması elbette mümkün değil. Filmde Neil Armstrong’un Amerikan bayrağını Ay’a dikmesini görmemiş olmamız dahi dünya çapında büyük tartışmalara sebep olmuşken olayı belirli bir biçimde vermenin ya da vermemenin tercihi dahi her zaman tartışma konusu olacaktır. Bu yüzden, Neil Armstrong’un başarısının dünya çapındaki yansımaları dışında filmde herhangi bir Amerika propagandasına rastlamak pek mümkün değil. Aksine tüm bu büyük başlıklardan sıyrılıp Armstrong’u salt bir insan olarak ele alma hâline evriliyor First Man. Evdeki yaşamını, karısına, çocuklarına, arkadaşlarına yaklaşımını gördüğümüz Neil Armstrong oldukça içe kapanık bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Zira kendisine yöneltilen  “Ay’a çıkacağınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?” sorusuna “Memnun oldum.” diyerek hislerini aktarmayı seçen Armstrong’un cephesinde, olayların onun iç dünyasına yansımasının nasıl olduğunu tahmin etmek pek mümkün görünmüyor. Kızlarını henüz çok küçük yaşta tümör sebebiyle kaybeden Armstrong çifti, bununla baş etmek için farklı yöntemlere başvuruyor. Filmde kurulan anlatının temel çatışması aslında bu olay. Kızlarının ölümüyle Janet Armstrong (Claire Foy), diğer çocuklarına ve komşusu Pat (Olivia Hamilton)’e yönelerek baş etmeye çalışıyor. Neil Armstrong ise içine kapanıp Ay’ı düşleyerek, belki de verilmiş bir söz gibi… Elbette bu, karakterler için büyük bir travma ve birçok eylemin sebebi olabilecek güçte. Ancak First Man’in en büyük etkisi özellikle Neil Armstrong üzerinden neredeyse sadece bu travmaya odaklanarak tüm yaşananları tek katmana indirgemesi. Yalnızca bu katman göz önüne alındığında ve Damien Chazelle’in Ryan Gosling’den içine kapanık ve düşünceli bir oyunculuk beklediği düşünüldüğünde Gosling’in performansının başarılı ve inandırıcı olduğunu söyleyebiliriz ancak bu, filmin genelinde önemli bir şeylerin eksik olduğu hissini sürekli yaşattığı gerçeğini değiştirmiyor.

First Man: Teknik Başarının Yanında Sönük Kalan Duygular

Yuri Gagarin 12 Nisan 1961’de Vostok uzay aracıyla Dünya yörüngesindeki turunu tamamlayarak uzaya çıkan ilk insan olmayı başardı. Sovyet lideri Nikita Kruşçev’in dönemine denk gelen bu başarı diğer tarafta Sovyetler Birliği ile sürekli bir yarış hâlinde olan Amerika’nın da çalışmalarına hız vermesine sebep oldu. Bunun sonucunda, Ay’a adım atan ilk insan ise Apollo 11 aracıyla gerçekleştirilen yolculuğun ardından Neil Armstrong oldu. James R. Hansen’in Neil Armstrong’un hikâyesini anlattığı First Man kitabı ise Armstrong ile ilgili yayınlanan en önemli çalışma olarak değerlendirilebilir. Zira Neil Armstrong’un çocukları Mark ve Rick Armstrong, Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirilen First Man basın toplantısında, Neil Armstrong’un hikâyesiyle ilgili kendilerine gelen herkese James R. Hansen’a dek hayır dediklerini ancak Hansen’ın hikâyeye çok daha teknik bir açıdan yaklaştığını ve bu sayede yaşananların doğasını da ortaya çıkarabildiğini açıklamışlardı.

Chazelle de filmini James R. Hansen’in kitabına dayandırıyor ve bu açıdan teknik anlamda çok daha doyurucu bir anlatı sunuyor. Yanı sıra, genel olarak hayatında oldukça zorlayıcı dönemler geçirmiş insanlara ayrıca bir ilgi duyduğunu ve her hikâyesinde bu zorlu yanı vurgulamaya çalıştığını belirten Chazelle, Neil Armstrong’un da kendisini güçlü bir şekilde içine çeken bir yanı olduğunu anlatmıştı. “Yaşadığı kötü olayları, içinde taşıdığı tutkuya başka bir noktadan dönüştürerek gücünü artırması ve filmde yer almasa da Neil Armstrong’un hayatıyla ilgili tanık olduğumuz pek çok detay, yaşanan sürecin nedenlerini anlamamızı sağladı.” diyerek konuşmasına devam etmişti. Neil Armstrong’un içinde taşıdığı bu acının filmde karşılığını görmek mümkün olsa da, belki karakterin yeterince derinleştirilmemesinden belki de Ryan Gosling’in performansının o noktaya ulaştırılamamasından Armstrong’un kızıyla ilgili yaşadığı sancılı dönem, filmin hikâyesi içerisinde yalnızca anlatıyı duygusallaştırma ve belirli bir zemine oturtma çabası olarak kalıyor.

Yanı sıra, Claire Foy’un filmde kadın temsillerinin farklı olması sebebiyle kabul ettiğini açıkladığı rolünde ne yazık ki Janet Armstrong’u ev sınırlarının dışında ya da çocuklarından bağımsız pek fazla göremiyoruz. Elbette Janet Armstrong’un kendi var oluşundan farklı ve politik doğrucu bir tavırla izleyiciye yansıtılması noktasında bambaşka problemler oluşabilirdi ancak yine de Janet ve Pat karakterlerinin, erkeklerin uzaya çıktığı bir anlatıda evde çocuklarla kalan karakterler olarak yalnızca destekleyici bir görev gördüğünü söyleyebiliriz.

First Man, mutlak bir boşluk, sessizlik içerisinde uzayda süzülme hâli ve bu her şeyden izole olma hissi bakımından yer yer Andrei Tarkovski imzalı Solaris ile Alfonso Cuarón’un Gravitiy’sini akıllara getiriyor. Damien Chazelle ise bir yönetmen olarak kendi varlığını neredeyse her an yoğun olarak hissettiriyor. Yakın plan çekimlerin çoğunlukta olduğu kadraj tercihlerinde kamera sıklıkla aktüel ve fazlasıyla hareketli kullanılarak hem klostrofobik hem de baş döndürücü bir etki yaratıyor. Bu durum elbette, içerisinde bir yandan büyük bir merak bir yandan da büyük bir korkuyla Ay’a doğru yol alan Armstrong’un duygu dünyasına giriş yapmamızı kolaylaştırıyor çünkü yönetmen neredeyse her kadrajı adeta Neil Armstrong’un deneyiminin üzerinden kuruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi