Bundan iki yıl önce Captain America: Civil War ile ilgili yazdığım eleştiride Marvel’ın yeni bir yola girdiğini belirtmiştim. İçinde bulunduğu çağı daha iyi okuyan, gündemi takip eden ve çizgi romanların politik damarını yakalayan bir anlatıma sahip olan Civil War, kahraman olgusuna yenilikçi bir bakış getirerek günümüzün popüler anti-kahraman anlatılarına yaklaşan bir filmdi. Kötü karakter yaratma konusundaki yetersizliğini süper kahramanların karanlık yönlerini ya da anlaşmazlıklarını ön plana çıkararak bertaraf eden Marvel, siyasi konjonktürü de perdeye taşıyarak öz eleştiri mekanizmasını da başarıyla kuruyordu. Sonuç olarak Joss Whedon bayrağı Russo Kardeşler’e devrederken, üçüncü faz içinde önemli bir kırılma yaşanıyordu. Uzun süredir beklenen Avengers: Sonsuzluk Savaşı - Avengers: Infinity War ise, Russo Kardeşler ve yine aynı senaristlerin (Christopher Markus ve Stephen McFeely) elinden çıkan bir film olarak Civil War’a benzer bir yaklaşıma sahip. Tükenmişlik Sendromundan Çok Çok Uzak Bir Galakside... Avengers: Sonsuzluk Savaşı, altmıştan fazla karakteri ile çeşitli gezegenlere yayılmış daha büyük bir hikâyeyi ele alıyor. Filmde çok fazla karakterin yer alması nedeniyle parçalı bir anlatı tercih ediliyor. Aksiyon üç koldan devam ederken on yıllık birikime sahip olan izleyiciler için karakterlerle özdeşleşmek gibi bir sıkıntı da yaşanmıyor. Fakat 150 dakikalık süre içerisinde bazı hikâyelerin daha ilginç olması nedeniyle tempoda aksaklıklar hissediliyor. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak değineceğim Thanos’un varlığı filme değer katarken, onun bulunmadığı yerlerde senaryo sırtını kolaycılığa yaslıyor. Kahramanların birbirleriyle olan çatışması yumuşatılırken, önceki filmde yer alan komplike anlatım burada biraz daha basitçe geçiştiriliyor. Mizah açısından ise filmin her girişimi gol değil ama burada bir Thor: Ragnarok ya da Deadpool ile yarışma amacının olmadığını da görmek gerekiyor. Özellikle baba sorunları (daddy issues) ya da sert adam klişeleri ile dalga geçilen anlar oldukça başarılı. Filmin en önemli noktalarından biri de bizi çeşitli gezegenlerde dolaştırmasıyla Marvel mitolojisini genişletmesi oluyor. Evet, belki bu yeni dünyalar hakkında ayrıntılı bilgilere vakıf olamıyoruz ama bir noktada o eski Star Wars tadını –ya da zehrini!- alıyoruz. James Cameron geçtiğimiz günlerde “New York’un yıkıldığını bir kez daha görmek istemediğini” beyan ederek Avengers filmlerinin yaşattığı tükenmişlik sendromundan dem vursa da, bu filmlerin artık 11 Eylül sendromunu aştığını düşünüyorum. Avengers: Sonsuzluk Savaşı’nda Thanos’un evrenin yarısını yok etme amacıyla ortaya çıkması, önceki filmlerdeki terörist ya da öteki algısının yarattığı gerilimin yerine “kıyamet korkusu”nu koyuyor. Görsel kültür alanındaki çalışmalarıyla bilinen Kristen Thompson; 2007’de kaleme aldığı “Apocalyptic Dread” kitabında “kıyamet korkusu” terimini, güncel sosyal kaygıların ve korkuların bir yansıması olarak küresel felaketin alegorik bir anlatım aracı olarak kullanılmasıyla açıklar. Temeli püriten bir kalvinist anlayışa dayandırılan ve parçalanmış aile ile mikro düzeyde yansıtılan bu korku, sıklıkla Amerikan sinemasının güncel politik değişimlerle olan etkileşimiyle şekillenir. 1970’lerde Watergate, 80’lerde Reagan politikaları ve 90’larda yeni milenyumun kıyameti getireceğine yönelik düşünceler, özellikle korku ve bilimkurgu türündeki filmlere ilham kaynağı olur. Avengers: Sonsuzluk Savaşı’nda ise son birkaç yılda küresel güçler arasındaki gerilimden doğan nükleer savaş endişesinden tutun da adım adım ilerlediğimiz çevre yıkımına kadar birçok konuya vurgu yapılıyor. Avengers: Age of Ultron’da insanlığın dünyanın geleceğini tehdit etmesinden dolayı her şeyi sıfırlamak amacıyla bir meteor saldırısı planlayan Ultron’a benzer şekilde Thanos da, evrenin yarısını yok ederek düzene bir denge getirmeyi amaçlıyor. Kalvinizmin çıkış amacını destekler şekilde kendisini seçilmiş olarak gören ve…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Uluslararası toplumun bertaraf edildiği, kendilerini üst akıl olarak gören süper kahramanların gücünün sorgulandığı ve çılgın bir Mesih ile güçlü bağ kurdurarak bizi kendimizden şüpheye düşüren filmde, Winter Soldier ve Civil War’ın yaşattığı histeri zirveye taşınıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.57 ( 10 votes)
75

Bundan iki yıl önce Captain America: Civil War ile ilgili yazdığım eleştiride Marvel’ın yeni bir yola girdiğini belirtmiştim. İçinde bulunduğu çağı daha iyi okuyan, gündemi takip eden ve çizgi romanların politik damarını yakalayan bir anlatıma sahip olan Civil War, kahraman olgusuna yenilikçi bir bakış getirerek günümüzün popüler anti-kahraman anlatılarına yaklaşan bir filmdi. Kötü karakter yaratma konusundaki yetersizliğini süper kahramanların karanlık yönlerini ya da anlaşmazlıklarını ön plana çıkararak bertaraf eden Marvel, siyasi konjonktürü de perdeye taşıyarak öz eleştiri mekanizmasını da başarıyla kuruyordu. Sonuç olarak Joss Whedon bayrağı Russo Kardeşler’e devrederken, üçüncü faz içinde önemli bir kırılma yaşanıyordu. Uzun süredir beklenen Avengers: Sonsuzluk Savaşı – Avengers: Infinity War ise, Russo Kardeşler ve yine aynı senaristlerin (Christopher Markus ve Stephen McFeely) elinden çıkan bir film olarak Civil War’a benzer bir yaklaşıma sahip.

Tükenmişlik Sendromundan Çok Çok Uzak Bir Galakside…

Avengers: Sonsuzluk Savaşı, altmıştan fazla karakteri ile çeşitli gezegenlere yayılmış daha büyük bir hikâyeyi ele alıyor. Filmde çok fazla karakterin yer alması nedeniyle parçalı bir anlatı tercih ediliyor. Aksiyon üç koldan devam ederken on yıllık birikime sahip olan izleyiciler için karakterlerle özdeşleşmek gibi bir sıkıntı da yaşanmıyor. Fakat 150 dakikalık süre içerisinde bazı hikâyelerin daha ilginç olması nedeniyle tempoda aksaklıklar hissediliyor. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak değineceğim Thanos’un varlığı filme değer katarken, onun bulunmadığı yerlerde senaryo sırtını kolaycılığa yaslıyor. Kahramanların birbirleriyle olan çatışması yumuşatılırken, önceki filmde yer alan komplike anlatım burada biraz daha basitçe geçiştiriliyor. Mizah açısından ise filmin her girişimi gol değil ama burada bir Thor: Ragnarok ya da Deadpool ile yarışma amacının olmadığını da görmek gerekiyor. Özellikle baba sorunları (daddy issues) ya da sert adam klişeleri ile dalga geçilen anlar oldukça başarılı. Filmin en önemli noktalarından biri de bizi çeşitli gezegenlerde dolaştırmasıyla Marvel mitolojisini genişletmesi oluyor. Evet, belki bu yeni dünyalar hakkında ayrıntılı bilgilere vakıf olamıyoruz ama bir noktada o eski Star Wars tadını –ya da zehrini!- alıyoruz.

James Cameron geçtiğimiz günlerde “New York’un yıkıldığını bir kez daha görmek istemediğini” beyan ederek Avengers filmlerinin yaşattığı tükenmişlik sendromundan dem vursa da, bu filmlerin artık 11 Eylül sendromunu aştığını düşünüyorum. Avengers: Sonsuzluk Savaşı’nda Thanos’un evrenin yarısını yok etme amacıyla ortaya çıkması, önceki filmlerdeki terörist ya da öteki algısının yarattığı gerilimin yerine “kıyamet korkusu”nu koyuyor. Görsel kültür alanındaki çalışmalarıyla bilinen Kristen Thompson; 2007’de kaleme aldığı “Apocalyptic Dread” kitabında “kıyamet korkusu” terimini, güncel sosyal kaygıların ve korkuların bir yansıması olarak küresel felaketin alegorik bir anlatım aracı olarak kullanılmasıyla açıklar. Temeli püriten bir kalvinist anlayışa dayandırılan ve parçalanmış aile ile mikro düzeyde yansıtılan bu korku, sıklıkla Amerikan sinemasının güncel politik değişimlerle olan etkileşimiyle şekillenir. 1970’lerde Watergate, 80’lerde Reagan politikaları ve 90’larda yeni milenyumun kıyameti getireceğine yönelik düşünceler, özellikle korku ve bilimkurgu türündeki filmlere ilham kaynağı olur.

Avengers: Sonsuzluk Savaşı’nda ise son birkaç yılda küresel güçler arasındaki gerilimden doğan nükleer savaş endişesinden tutun da adım adım ilerlediğimiz çevre yıkımına kadar birçok konuya vurgu yapılıyor. Avengers: Age of Ultron’da insanlığın dünyanın geleceğini tehdit etmesinden dolayı her şeyi sıfırlamak amacıyla bir meteor saldırısı planlayan Ultron’a benzer şekilde Thanos da, evrenin yarısını yok ederek düzene bir denge getirmeyi amaçlıyor. Kalvinizmin çıkış amacını destekler şekilde kendisini seçilmiş olarak gören ve her şeyi aslına, yani başlangıca döndürmek isteyen Thanos’un köktenciliğe dayalı mücadelesi doğa-insan ilişkisine yönelik kaderci yaklaşımı da sorgulatıyor. Doğanın verdiği tüm olumsuz mesajlara karşın felakete sürüklenen modern toplumun kendi sonunu bir kadermiş gibi ele alması, Thanos gibi hüküm vericilere de kapı aralıyor. Kendisi için önceden çizilmiş yoldan ilerleyen Avengers ekibi de bu uğurda hayatta kalma ya da fedakarlık yapma ikileminde tıkanıyorlar. Filmin bu tartışma üzerine kurulduğu düşünürsek, önceki filmlere nazaran daha sert ve karanlık bir anlatımla karşı karşıya kalıyoruz.

Avengers: Sonsuzluk Savaşı: Kıyamet Histerisi

Diğer taraftan Thanos’un ele geçirmek için çabaladığı sonsuzluk taşları da günümüzde farklı bir anlam taşıyor. Jean Baudrillard’ın liberal politikaların ve muhafazakar ajandaların sonucunda devletin ve toplumun yıkım sürecine girildiğine, iletişim teknolojilerinin özneyi kendine yabancılaştırarak aşırı-gerçeklik düzenine sürüklediğine ve siyasetten dine, kültürden insana kadar birçok alanda anlamın uçucu hale geldiğine yönelik görüşleri, özellikle zaman ve gerçeklik taşları üzerinden sanki yeniden hatırlatılıyor. Klasik “yenilmez” kahraman statüsünün tartışmaya açıldığı, yeni bir zaman-mekan algısının yaratılmasıyla rollerin silikleştiği ve algılarımızla oynanan bir dünyaya giriş yapıyoruz. Sokovia Anlaşması’na karşın uluslararası toplumun bertaraf edildiği, kendilerini üst akıl olarak gören süper kahramanların gücünün sorgulandığı ve çılgın bir Mesih ile güçlü bağ kurdurarak bizi kendimizden şüpheye düşüren filmde, Winter Soldier ve Civil War’ın yaşattığı histeri zirveye taşınıyor.

Yine de tüm iyi yönlerine karşın eklemek gerekir ki Avengers: Sonsuzluk Savaşı, henüz beklediğimiz o dört başı mamur uyarlama değil. Çünkü her yeni hamleye karşılık eldeki izleyiciyi kaybetmemeye yönelik o Marvel gerginliğini hissetmek mümkün. Sinemasal dil ya da kurgu olarak klasik anlatıya sıkı sıkıya bağlanarak, aldığı risklerin getireceği hazzı törpüleyen bir yan da var. Ama on yıllık bir süreç ve birçok vasat örnekten sonra gelinen nokta eleştirel anlamda hiç de fena görünmüyor. Marvel’dan yıllardır beklediğimiz nitelikli antagonistin en sonunda Thanos olarak ortaya çıkması, en önemli kazanç olarak artı hanesine yazılıyor. Özellikle son yıllardaki tat vermeyen gişe canavarlarının yanında Avengers filmlerinin anlatacak bir dertleri olması, sinemadan bir şekilde huzurlu ayrılmamızı sağlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi