Jean Luc Godard filmlerindeki romantik çiftleri hepimiz biliriz. Delicesine tutku dolu olan bu karakterler, aynı zamanda toplumun çizgi dışı suçluları arasında yer alır. Asla normlara uygun bir ‘’aşıklık’’ portresi sunmazlar. Güçlerini aldıkları romantizm zaten buradan gelir; suç işlemenin yarattığı heyecanın ve gerilimin cinsel çekime dönüşmesi... Tam da bu nedenle onları izlemek bir hayli eğlencelidir. Çünkü filmin içindeki duygusal heyecan ve gerilim, sabit yaşantımızı bir nebze dağıtacaktır. Seyirci olarak bizler, onlarla birlikte duygusal bir devinim de yaşarız. Godard filmlerinden sonra bu çizgi dışı, tutkulu ve suçlu aşık karakterleri sinema filmlerinde çok fazla gördük. Fakat pek azı gerçekten canlı, özgün karakterler olarak anıldı. Doğası gereği bir romantik birlikteliğin -ve aslında bunun üst seviyelerde hissedileni olan aşk duygusunun- çiftler arasında bir uyumsuzluk, bir tehlike veya gerilime ihtiyaç duyduğu düşünülür. Bu nedenle, özellikle ergenlik çağında bu duygu, oldukça üst seviyelerde yaşanır. Hiddet, adrenalin, ani duygusal iniş ve çıkışlara sahip aşık karakterleri filmlerde de oldukça sık görürüz. Sanki bu davranış kodları bu filmlerin olmazsa olmazı gibidir. Bu türe ait filmlerin hemen hepsinde karakterler duygusal dengesizlikler yaşarlar ve film, kendi dramatik yapısını da bu dengesizliğe göre kurar. Marie Monge‘un ilk uzun metrajlı filmi olan Joueurs tam da bu kurala uygun karakterlere sahip. Ancak ne yazık ki film genel olarak özgünlük sorunları yaşıyor. Joueurs: Hızla Yanıp Sönen Bir Aşk Hikâyesi Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera Ödülü için yarışan film, birçok yönden Xavier Dolan’ın sinema dilini anımsatıyor. Filmin karakterleri, Xavier Dolan’ın narin ve aynı zamanda agresif karakterlerini çağrıştırıyor. Ancak Dolan’ın filmlerinde bu karakterler, sırf seyirciye inişli çıkışlı bir duygusal dağılım yaratmak için değil, senaryonun öyle olmasını gerektirdiği için trajik yönlere sahipti. Oysa Monge‘un yönetimindeki filmin karakter gelişimleri, çok zoraki bir şekilde yazılmış. Filmde karakterlerin karşılaştıkları sorunların nedenselliği yeterince iyi kurulamamış. "Bu bir aşk filmi ve mutlaka kavgalar ve şiddetli duygusal dalgalanmalar olmalı" klişesinden hareketle yerleştirilmiş pek çok sahne mevcut. Böylesi sahnelerde hikâye oldukça zayıflıyor ve etki gücünü kaybediyor. Babasının kafesinde çalışan Ella’nın oldukça rutin, sıradan bir hayatı vardır. Ella’nın kafede işe başlayan Abel (Tahar Rahim) ile tanışmasıyla birlikte bu sıradan dünyası bozulmaya başlar. Abel ile Paris’in yeraltı kumarhanelerine adım atan Ella, kendi hislerinin de yeraltı dünyasına geçiş yapacaktır. Burada filmin vurguladığı, aşk duygusunun toplumun norm sınırları dahilinde, güvenli bir alan içerisinde yaşanamayacağıdır. Kafedeki yaşantısında Ella’nın, kendini başka yönleriyle keşfetmesi, sınırları zorlayan bir "suçlu" olması mümkün değildir. Oysa Abel ile birlikte yeraltı kumarhanelerine adım atmış, burada kendine ve hissine karşı da bir kumar oynamıştır. Kumarla gelen risk, tehlike ve gerilim onun güvenli yaşamını bozmuş, hayatına başka bir ‘parantez’ açmıştır. Bu nedenle filmin en iyi yönü, bir duygu olarak aşkı oldukça gerçekçi bir şekilde anlatması; kısa süreli, tehlikeli ve düzen bozucu. Çoğunlukla yakın plan yüz çekimlerinden oluşan Joueurs, böylelikle oyuncuların duygusal tepkilerine odaklanmayı amaçlıyor. Ancak filmin hikâyesi oldukça zayıf. Türe yeni bir bakış açısı katmadığı gibi kabul görmüş olanı tekrarlarken de yeterince özenli olmuyor.

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Ateşle Oynayanlar'da karakterlerin karşılaştıkları sorunların nedenselliği yeterince iyi kurulamamış. "Bu bir aşk filmi ve mutlaka kavgalar ve şiddetli duygusal dalgalanmalar olmalı" klişesinden hareketle yerleştirilmiş pek çok sahne mevcut. Böylesi sahnelerde hikâye oldukça zayıflıyor ve etki gücünü kaybediyor.

Kullanıcı Puanları: 2.65 ( 2 votes)
55

Jean Luc Godard filmlerindeki romantik çiftleri hepimiz biliriz. Delicesine tutku dolu olan bu karakterler, aynı zamanda toplumun çizgi dışı suçluları arasında yer alır. Asla normlara uygun bir ‘’aşıklık’’ portresi sunmazlar. Güçlerini aldıkları romantizm zaten buradan gelir; suç işlemenin yarattığı heyecanın ve gerilimin cinsel çekime dönüşmesi… Tam da bu nedenle onları izlemek bir hayli eğlencelidir. Çünkü filmin içindeki duygusal heyecan ve gerilim, sabit yaşantımızı bir nebze dağıtacaktır. Seyirci olarak bizler, onlarla birlikte duygusal bir devinim de yaşarız. Godard filmlerinden sonra bu çizgi dışı, tutkulu ve suçlu aşık karakterleri sinema filmlerinde çok fazla gördük. Fakat pek azı gerçekten canlı, özgün karakterler olarak anıldı. Doğası gereği bir romantik birlikteliğin -ve aslında bunun üst seviyelerde hissedileni olan aşk duygusunun- çiftler arasında bir uyumsuzluk, bir tehlike veya gerilime ihtiyaç duyduğu düşünülür. Bu nedenle, özellikle ergenlik çağında bu duygu, oldukça üst seviyelerde yaşanır. Hiddet, adrenalin, ani duygusal iniş ve çıkışlara sahip aşık karakterleri filmlerde de oldukça sık görürüz. Sanki bu davranış kodları bu filmlerin olmazsa olmazı gibidir. Bu türe ait filmlerin hemen hepsinde karakterler duygusal dengesizlikler yaşarlar ve film, kendi dramatik yapısını da bu dengesizliğe göre kurar. Marie Monge‘un ilk uzun metrajlı filmi olan Joueurs tam da bu kurala uygun karakterlere sahip. Ancak ne yazık ki film genel olarak özgünlük sorunları yaşıyor.

Joueurs: Hızla Yanıp Sönen Bir Aşk Hikâyesi

Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera Ödülü için yarışan film, birçok yönden Xavier Dolan’ın sinema dilini anımsatıyor. Filmin karakterleri, Xavier Dolan’ın narin ve aynı zamanda agresif karakterlerini çağrıştırıyor. Ancak Dolan’ın filmlerinde bu karakterler, sırf seyirciye inişli çıkışlı bir duygusal dağılım yaratmak için değil, senaryonun öyle olmasını gerektirdiği için trajik yönlere sahipti. Oysa Monge‘un yönetimindeki filmin karakter gelişimleri, çok zoraki bir şekilde yazılmış. Filmde karakterlerin karşılaştıkları sorunların nedenselliği yeterince iyi kurulamamış. “Bu bir aşk filmi ve mutlaka kavgalar ve şiddetli duygusal dalgalanmalar olmalı” klişesinden hareketle yerleştirilmiş pek çok sahne mevcut. Böylesi sahnelerde hikâye oldukça zayıflıyor ve etki gücünü kaybediyor.

Babasının kafesinde çalışan Ella’nın oldukça rutin, sıradan bir hayatı vardır. Ella’nın kafede işe başlayan Abel (Tahar Rahim) ile tanışmasıyla birlikte bu sıradan dünyası bozulmaya başlar. Abel ile Paris’in yeraltı kumarhanelerine adım atan Ella, kendi hislerinin de yeraltı dünyasına geçiş yapacaktır. Burada filmin vurguladığı, aşk duygusunun toplumun norm sınırları dahilinde, güvenli bir alan içerisinde yaşanamayacağıdır. Kafedeki yaşantısında Ella’nın, kendini başka yönleriyle keşfetmesi, sınırları zorlayan bir “suçlu” olması mümkün değildir. Oysa Abel ile birlikte yeraltı kumarhanelerine adım atmış, burada kendine ve hissine karşı da bir kumar oynamıştır. Kumarla gelen risk, tehlike ve gerilim onun güvenli yaşamını bozmuş, hayatına başka bir ‘parantez’ açmıştır. Bu nedenle filmin en iyi yönü, bir duygu olarak aşkı oldukça gerçekçi bir şekilde anlatması; kısa süreli, tehlikeli ve düzen bozucu.

Çoğunlukla yakın plan yüz çekimlerinden oluşan Joueurs, böylelikle oyuncuların duygusal tepkilerine odaklanmayı amaçlıyor. Ancak filmin hikâyesi oldukça zayıf. Türe yeni bir bakış açısı katmadığı gibi kabul görmüş olanı tekrarlarken de yeterince özenli olmuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi