Gerçeğin “bir” olduğu düşüncesi klasik felsefenin olmakla beraber, insanoğluna bu gerçeğin ne olduğunu araştırmaya yönlendirmesi sebebiyle pozitif bilimlerin de başlangıç noktasıdır. Thales’in “Her şey sudur” hipotezinde varılan sonucu Herakleitos ateş, Platon idea, Descartes ego, Dalton atom olarak yorumlasa da, “şey”lerin yapı taşının aynı olduğu konusunda bilim adamları ve düşünürler çağlar boyu mutabık kalmıştır. Florian Henckel von Donnersmarck’ın yaratıcılık üzerine bir film olarak tanımladığı Werk ohne Autor'da gerçek yaratıcılığın, şeylerin özündeki birlik ile temas edildiği noktada ortaya çıktığını görüyoruz. Bir ressamın, benliğinin özünü keşfederek özgün bir sanatsal çizgi yakalayabilmesine şahit oluyoruz. Başkalarının Hayatı - Das Leben der Anderen ile 2007’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazanan Florian Henckel von Donnersmarck, aşk, ideoloji, sanat ve felsefe gibi çeşitli konular üzerine büyük laflar eden ihtişamlı bir yapımla bir kez daha Oscar için yarışacak. Werk ohne Autor: Epik Bir Biyografi Film hakkında söylenebilecek ilk şey, bir önceki paragrafta saydığım bütün konular üzerine söylemlerde bulunduğundan öte, bir portre olduğudur. Açılış sekansında karakterimizin çocukluğunda ve gençliğinde ağır travmalar yaşadığını görüyoruz. Bunlar, hikâyenin temel itici gücü olmakla beraber Kurt Barnert’ın (ana karakter) kişiliğini yontan olaylardır; nitekim bu düşünce filmin karakterlerinden olan, çok bilmiş bir profesör tarafından da dile getiriliyor. Çocukluğunu II. Dünya Savaşı’nın dehşet verici gölgesi altında yaşamış, babası gözleri önünde intihar etmiş, ailesi dağılmış birinin melankolik tavırları, âşık olma ihtiyacı, acısını sanatla dile getirme isteği ve sanatını sarılacak bir cankurtaran simidi olarak gördüğü, kitap gibi okunmaktadır karakterimizin yüzünde. Bu travmalar ancak gömülü oldukları yerden, gün yüzüne çıktıkları zaman hikâye çözüme ulaşıyor. Ana karakterin bir sanatçı oluşunu; filmin söyleminin sanat ve sanatkârlıkla sınırlı olduğu değil, her insanın benliğini ve özgürlüğünü keşfetme yolunda yaşadığı çatışmayı, dramatik bir hikâyede en iyi yansıtacak karakterin bir sanatçı olduğu şeklinde yorumlamakta fayda var. Bu düşünceyi destekleyebilecek en önemli unsur, filmde aşkın bir subplot olmaktan öte, büyük bir yer tuttuğudur. Filmi izleyen herkes bir sanatçı olmasa da, her insanın sevmeye duyduğu açlık göz önünde bulundurulduğunda, izleyici rahatlıkla kendini Kurt Barnert ile özdeşleştirebilir. Açılış sekansındaki olaylar, karakteri ve olay örgüsünü şekillendirmekle beraber, filmin sanat ve ideoloji üzerine söylemlerinin temelini oluşturuyor. Şizofreni hastası bir kız çıkan her seste aynı tınıyı duymaktadır. Görünenin ötesinde var olan “birlik”e dair farkındalık, film içinde, gerek fanatik (ve çürük) ideolojilere yönelik bir eleştiri, gerek sanatın formu aşabildiği zaman özgün olduğu düşüncesi olarak tekerrür etmektedir. SS üniformasını gururla taşıyan bir Nazi doktoru savaş bittiğinde, sosyalizmin kahramanı ilan edilebiliyorsa form denen şey bir yanılsama değil de nedir? Benzer şekilde ana karakter, yaşam ve ölümü aynı tabloda resmettiği zaman orijinal üslubunu yakalar ve yaşadığı çatışma çözüme ulaşır. Bir sahnede, rastgele söylenmiş altı sayının, lotoda kazanan numaralar olduğu takdirde bambaşka bir anlam kazandığını söyler. Olay tamamen perspektifle alakalıdır. Almanya siyasi tarihinin en çarpıcı dönemlerini arka plan olarak seçen film ilk başta bir hayli politik gözüküyor. Hitler’in iktidara gelişi ve II. Dünya Savaş’ından, Berlin Duvarı’nın inşa edildiği 60’lı yıllara uzanan film, açılış sekansıyla, sayısız kere işlenmiş bu dönemler hakkında orijinal bir şey söyleyemeyip, binlerce öncülü arasında kaybolacağı korkusu yaratıyor izleyicide. Gelgelelim yönetmenin bu konuda son derece bilinçli olduğunu görüyoruz. Nazilerin insanlık suçlarını asıl konu…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Nazilerin insanlık suçlarını asıl konu edinen filmlere bir yenisinin eklendiğini düşündüğümüz anda, von Donnersmarck hikâyeyi mikro seviyeye indirgeyip, dikkatleri Kurt Barnert üzerinde toplayarak hikâyeyi bir romancı edasıyla karakter odaklı hâle getirmeyi beceriyor.

Kullanıcı Puanları: 4 ( 1 votes)
80

Gerçeğin “bir” olduğu düşüncesi klasik felsefenin olmakla beraber, insanoğluna bu gerçeğin ne olduğunu araştırmaya yönlendirmesi sebebiyle pozitif bilimlerin de başlangıç noktasıdır. Thales’in “Her şey sudur” hipotezinde varılan sonucu Herakleitos ateş, Platon idea, Descartes ego, Dalton atom olarak yorumlasa da, “şey”lerin yapı taşının aynı olduğu konusunda bilim adamları ve düşünürler çağlar boyu mutabık kalmıştır.

Florian Henckel von Donnersmarck’ın yaratıcılık üzerine bir film olarak tanımladığı Werk ohne Autor’da gerçek yaratıcılığın, şeylerin özündeki birlik ile temas edildiği noktada ortaya çıktığını görüyoruz. Bir ressamın, benliğinin özünü keşfederek özgün bir sanatsal çizgi yakalayabilmesine şahit oluyoruz. Başkalarının Hayatı – Das Leben der Anderen ile 2007’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazanan Florian Henckel von Donnersmarck, aşk, ideoloji, sanat ve felsefe gibi çeşitli konular üzerine büyük laflar eden ihtişamlı bir yapımla bir kez daha Oscar için yarışacak.

Werk ohne Autor: Epik Bir Biyografi

Film hakkında söylenebilecek ilk şey, bir önceki paragrafta saydığım bütün konular üzerine söylemlerde bulunduğundan öte, bir portre olduğudur. Açılış sekansında karakterimizin çocukluğunda ve gençliğinde ağır travmalar yaşadığını görüyoruz. Bunlar, hikâyenin temel itici gücü olmakla beraber Kurt Barnert’ın (ana karakter) kişiliğini yontan olaylardır; nitekim bu düşünce filmin karakterlerinden olan, çok bilmiş bir profesör tarafından da dile getiriliyor. Çocukluğunu II. Dünya Savaşı’nın dehşet verici gölgesi altında yaşamış, babası gözleri önünde intihar etmiş, ailesi dağılmış birinin melankolik tavırları, âşık olma ihtiyacı, acısını sanatla dile getirme isteği ve sanatını sarılacak bir cankurtaran simidi olarak gördüğü, kitap gibi okunmaktadır karakterimizin yüzünde. Bu travmalar ancak gömülü oldukları yerden, gün yüzüne çıktıkları zaman hikâye çözüme ulaşıyor.

Ana karakterin bir sanatçı oluşunu; filmin söyleminin sanat ve sanatkârlıkla sınırlı olduğu değil, her insanın benliğini ve özgürlüğünü keşfetme yolunda yaşadığı çatışmayı, dramatik bir hikâyede en iyi yansıtacak karakterin bir sanatçı olduğu şeklinde yorumlamakta fayda var. Bu düşünceyi destekleyebilecek en önemli unsur, filmde aşkın bir subplot olmaktan öte, büyük bir yer tuttuğudur. Filmi izleyen herkes bir sanatçı olmasa da, her insanın sevmeye duyduğu açlık göz önünde bulundurulduğunda, izleyici rahatlıkla kendini Kurt Barnert ile özdeşleştirebilir.

Açılış sekansındaki olaylar, karakteri ve olay örgüsünü şekillendirmekle beraber, filmin sanat ve ideoloji üzerine söylemlerinin temelini oluşturuyor. Şizofreni hastası bir kız çıkan her seste aynı tınıyı duymaktadır. Görünenin ötesinde var olan “birlik”e dair farkındalık, film içinde, gerek fanatik (ve çürük) ideolojilere yönelik bir eleştiri, gerek sanatın formu aşabildiği zaman özgün olduğu düşüncesi olarak tekerrür etmektedir. SS üniformasını gururla taşıyan bir Nazi doktoru savaş bittiğinde, sosyalizmin kahramanı ilan edilebiliyorsa form denen şey bir yanılsama değil de nedir? Benzer şekilde ana karakter, yaşam ve ölümü aynı tabloda resmettiği zaman orijinal üslubunu yakalar ve yaşadığı çatışma çözüme ulaşır. Bir sahnede, rastgele söylenmiş altı sayının, lotoda kazanan numaralar olduğu takdirde bambaşka bir anlam kazandığını söyler. Olay tamamen perspektifle alakalıdır.

Almanya siyasi tarihinin en çarpıcı dönemlerini arka plan olarak seçen film ilk başta bir hayli politik gözüküyor. Hitler’in iktidara gelişi ve II. Dünya Savaş’ından, Berlin Duvarı’nın inşa edildiği 60’lı yıllara uzanan film, açılış sekansıyla, sayısız kere işlenmiş bu dönemler hakkında orijinal bir şey söyleyemeyip, binlerce öncülü arasında kaybolacağı korkusu yaratıyor izleyicide. Gelgelelim yönetmenin bu konuda son derece bilinçli olduğunu görüyoruz. Nazilerin insanlık suçlarını asıl konu edinen filmlere bir yenisinin eklendiğini düşündüğümüz anda, von Donnersmarck hikâyeyi mikro seviyeye indirgeyip, dikkatleri Kurt Barnert üzerinde toplayarak hikâyeyi bir romancı edasıyla karakter odaklı hâle getirmeyi beceriyor. Kurt Barnert karakteri, post-modern ressam Gerhard Richter’den esinlenilerek yaratılıyor. Belki de zaman aralığı olarak bu dönemlerde geçen bir film izlememizin tek sebebi, yaratıcılık üzerine bir film yapmak isteyen von Donnersmarck’ın, bu amacı gerçekleştirecek bir hikâyeye en iyi ilham olabilecek kişiyi Richter olarak bellemesi. Belki de, yine bir röportajında dile getirdiği, yönetmenin, izleyicinin dikkatini çekme zorunluluğunda olduğuna dair düşüncesi doğrultusunda yapmıştır böyle bir tercihi.

2007 tarihli Başkalarının Hayatı ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazandıktan sonra 2012’de Hollywood’da, pek ilgi çekmeyi başaramamakla beraber, hayranlarının bir öncekiyle bağdaştıramadığı bir projeyi gerçekleştiren von Donnersmarck, filmografisinin üçüncü filmi olan Werk ohne Autor ile köklerine dönmüş gibi duruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi