‘’Kör olarak doğmuş ve artık yetişkin olan bir kişiyi düşünün; bu adam aynı metalden ve hemen hemen aynı büyüklükte olan bir küp ile bir küre arasındaki farklılığı dokunarak öğrenmiştir ve böylece bunlardan birine dokunduğunda hangisinin küp hangisinin küre olduğunu söyleyebilmektedir. Ardından küre ile küpün bir masanın üstüne yerleştirildiğini ve adamın görebildiğini düşünelim; Bunlara dokunmadan önce küre ile küpü görecek olsa, yine de hangisinin küre hangisinin küp olduğunu ayırt edebilecek midir?’’                                                                                      John Locke - İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme Son dönem yerli sinemanın en üretken ismi Onur Ünlü’nün 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen dahil 4 ödül alan filmi Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok vizyona giriyor. Filmin başrollerinde Fatih Artman, Demet Evgar, Ezgi Eyüboğlu, Hare Sürel, Özgür Emre Yıldırım, Ayşe Nil Şamlıoğlu bulunuyor. Görmenin diğer duyulara karşı ezici baskınlığı, belki onu bedendeki kesin yargıç yapıyordur. Hayattaki karar mekanizmamız görme edimi ile gerçekleşmekte. Bir varlığın, bir gerçekliğin kabul edilmesi, onun görünmesi ile doğru orantılı. Bir duygunun hissedilmesi bile, ancak hissedildiği gösterilirse kanıtlanmış oluyor. Sırf bu nedenle görme duyusunu kaybetmiş olanlar veya doğuştan göremeyenler, diğer duyularını kullanarak görmeyi tamamlıyorlar, göz organı olmadan görmeyi algılıyorlar. Peki onu bu kadar üstün kılan nedir? Öncelikle seyretmek ve gözlemlemek eylemlerine bakalım. Bu iki sözcük benzer anlamlar taşıyor gibi gözükse de ince bir fark onları bir kafadaki iki ayrı göz kadar ayırabilmektedir. Latince kökeni ‘’Spectator’’ olan seyirci kelimesi, 19. yüzyıl kültüründe tek bir anlama gelmektedir: bir sanat sergisinde, tiyatroda ya da sinemadaki edilgen bakış. Gözlemlemek ise bugün hepimizin bildiği gibi görmeyi öğrenmiş birey tarafından gerçekleştirilen eylemdir; bakarken edilgen, incelerken etkendir. İngilizcedeki kökeni ‘’Observe’’ olan gözlemlemek, belirli kodlar çerçevesinde önceden belirlenmiş bir sisteme uyarak bakmaktır. Bu bakımdan yedi sanat arasında en popülerin sinema olmasının bir nedeni belki de budur: görmenin algılamayı ve hissetmeyi kolaylaştırması. Modern dünyanın ilk inşasından günümüze kadar, belki bilinçsiz olarak insanlara görme eylemi öğretildi. Camera Obscura, fotoğrafın icadı, 1900’lerden itibaren sinemanın yükselişi, ardından gelen televizyon ve günümüzde YouTube, Instagram gibi web siteleri aşamalı olarak görsel bir tarih oluşturdular. Sinema özelinde konuşacak olursak, filmler ve onların yarattığı ortak dil nedeniyle seyirci -bugün aynı zamanda gözlemci- filmleri öğrenilmiş bir bakışla/gözle anladılar, hissettiler. Bu ortak bakışın dışındaki birçok film ise yeterince ‘’izlenilmedi’’. İşte Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, bu bakışı kırmaya çalışan filmlerden sadece bir tanesi. Film, bakış denen konunun öğrenilmiş bir eylem olduğunu dile getirirken, aynı zamanda bu filmi izleyen sinema seyircisine de gönderme yapmaktadır. Bir film aslında onda görmediklerimizden de oluşmaktadır. Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Göz ile Ne Kadar Görürüz? Cinayet masasında dedektif olan Salim, çok yakında görme yetisini tamamen kaybedeceğini öğrenmesinin hemen sonrasında bir cinayeti araştırmaya başlar. Handan Soylu adındaki kör bir piyanist kadının kocasının öldürüldüğü bu olay, Salim’de bir huzur duygusu uyandırmıştır. Salim, ne cinayete ne de kadının kör olduğuna üzülmektedir. Zira bir ortaklık duygusu hissederken, onun yüzünü hiç göremeyen…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, bir aşk filmi değil. Aynı zamanda tüm gösterilenlerin nesnel gerçek olduğu bir film de değil. Filmde de gördüğümüz gibi ne aşk, ne de hakikat sadece göz organı ile gerçekleşmektedir.

Kullanıcı Puanları: 3.89 ( 9 votes)
77

‘’Kör olarak doğmuş ve artık yetişkin olan bir kişiyi düşünün; bu adam aynı metalden ve hemen hemen aynı büyüklükte olan bir küp ile bir küre arasındaki farklılığı dokunarak öğrenmiştir ve böylece bunlardan birine dokunduğunda hangisinin küp hangisinin küre olduğunu söyleyebilmektedir. Ardından küre ile küpün bir masanın üstüne yerleştirildiğini ve adamın görebildiğini düşünelim; Bunlara dokunmadan önce küre ile küpü görecek olsa, yine de hangisinin küre hangisinin küp olduğunu ayırt edebilecek midir?’’                                                                                    

 John Locke – İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme

Son dönem yerli sinemanın en üretken ismi Onur Ünlü’nün 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen dahil 4 ödül alan filmi Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok vizyona giriyor. Filmin başrollerinde Fatih Artman, Demet Evgar, Ezgi Eyüboğlu, Hare Sürel, Özgür Emre Yıldırım, Ayşe Nil Şamlıoğlu bulunuyor.

Görmenin diğer duyulara karşı ezici baskınlığı, belki onu bedendeki kesin yargıç yapıyordur. Hayattaki karar mekanizmamız görme edimi ile gerçekleşmekte. Bir varlığın, bir gerçekliğin kabul edilmesi, onun görünmesi ile doğru orantılı. Bir duygunun hissedilmesi bile, ancak hissedildiği gösterilirse kanıtlanmış oluyor. Sırf bu nedenle görme duyusunu kaybetmiş olanlar veya doğuştan göremeyenler, diğer duyularını kullanarak görmeyi tamamlıyorlar, göz organı olmadan görmeyi algılıyorlar. Peki onu bu kadar üstün kılan nedir?

Öncelikle seyretmek ve gözlemlemek eylemlerine bakalım. Bu iki sözcük benzer anlamlar taşıyor gibi gözükse de ince bir fark onları bir kafadaki iki ayrı göz kadar ayırabilmektedir. Latince kökeni ‘’Spectator’’ olan seyirci kelimesi, 19. yüzyıl kültüründe tek bir anlama gelmektedir: bir sanat sergisinde, tiyatroda ya da sinemadaki edilgen bakış. Gözlemlemek ise bugün hepimizin bildiği gibi görmeyi öğrenmiş birey tarafından gerçekleştirilen eylemdir; bakarken edilgen, incelerken etkendir. İngilizcedeki kökeni ‘’Observe’’ olan gözlemlemek, belirli kodlar çerçevesinde önceden belirlenmiş bir sisteme uyarak bakmaktır. Bu bakımdan yedi sanat arasında en popülerin sinema olmasının bir nedeni belki de budur: görmenin algılamayı ve hissetmeyi kolaylaştırması.

Modern dünyanın ilk inşasından günümüze kadar, belki bilinçsiz olarak insanlara görme eylemi öğretildi. Camera Obscura, fotoğrafın icadı, 1900’lerden itibaren sinemanın yükselişi, ardından gelen televizyon ve günümüzde YouTube, Instagram gibi web siteleri aşamalı olarak görsel bir tarih oluşturdular. Sinema özelinde konuşacak olursak, filmler ve onların yarattığı ortak dil nedeniyle seyirci -bugün aynı zamanda gözlemci- filmleri öğrenilmiş bir bakışla/gözle anladılar, hissettiler. Bu ortak bakışın dışındaki birçok film ise yeterince ‘’izlenilmedi’’. İşte Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, bu bakışı kırmaya çalışan filmlerden sadece bir tanesi. Film, bakış denen konunun öğrenilmiş bir eylem olduğunu dile getirirken, aynı zamanda bu filmi izleyen sinema seyircisine de gönderme yapmaktadır. Bir film aslında onda görmediklerimizden de oluşmaktadır.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Göz ile Ne Kadar Görürüz?

Cinayet masasında dedektif olan Salim, çok yakında görme yetisini tamamen kaybedeceğini öğrenmesinin hemen sonrasında bir cinayeti araştırmaya başlar. Handan Soylu adındaki kör bir piyanist kadının kocasının öldürüldüğü bu olay, Salim’de bir huzur duygusu uyandırmıştır. Salim, ne cinayete ne de kadının kör olduğuna üzülmektedir. Zira bir ortaklık duygusu hissederken, onun yüzünü hiç göremeyen bu kadına karşı koyamadığı bir aşk hissine sürüklenir. İşte tam burada film, görme(me)yi hem cinayetin nasıl işlendiğini çözmek için kullanarak etik bir çerçeve çizer, hem de Salim üzerinden görmenin diğer duyu organlarıyla olan parçalanmaz ilişkisinden bahsederek ona çok boyutlu bir anlam yükler.

Salim’in, gözlerine sokarcasına ona gösterilenler üzerinden görünmeyenlerin aralanmasıyla bir cinayeti çözmesine karşılık her şeyiyle gördüğü bir kadının aşkının gerçek olmaması filmin çıkış noktasına nokta atışı yapmaktadır. Salim’in beş duyusunu da hissederek Handan’a aşkını ilan etmesine karşılık Handan, onu göremediği için ona aşık da olamayacağını savunur.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, bir aşk filmi değil. Aynı zamanda tüm gösterilenlerin nesnel gerçek olduğu bir film de değil. Filmde de gördüğümüz gibi ne aşk, ne de hakikat sadece göz organı ile gerçekleşmektedir. Film, fiziksel olarak görme meselesinin hakikatı bulmaya yetmeyeceğini söyleyerek görmeye metafizik bir anlam yüklüyor, tüm duyuların görmeyi tamamladığını ve algıyı oluşturduğunu dile getiriyor.

Polisiye türündeki bu filmin ilerleyen yıllarda Onur Ünlü’nün filmografisinde önemli bir yere oturacağını düşünüyorum. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde izlediğimiz Bülent Emin Yarar’ın canlandırdığı Ergün karakterine birçok yönden benzeyen filmin Salim karakteri her ne kadar polisiye türüne göre özgün bir karakter gibi gözükse de, hikâyenin bu çok boyutuna karşılık biraz sönük kaldığını söylemek zorundayım. Onun hakkında görme yetisinden daha fazla konunun serilmesini dilerdim. Filmin tek ve çok önemli eksiğinin bu olduğunu düşünüyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi