Advertisement

Geçmişe bakmanın her zaman hüzünlü bir yanı var. Mutlu bir anıyı hatırlamak bile, o anı kaybetmiş olmanın, o anın asla tekrar yaşanamayacağı gerçeğinin hüznünü ve tortusunu üstünde taşımaya mecburdur. Hüznün bıraktığı bu tortu nostaljinin kaynaklarından birini oluşturuyor. Aile albümündeki bir çocukluk fotoğrafı, bilgisayarın bir köşesinde bulunan yıllar öncesine ait bir videonun yarattığı nostalji duygusu, geçmiş yıllara, o yılların müziğine, yıldızlarına, dünyasına dair duyduğumuz derin özlem ve bağ ile paralellikler taşıyor hiç kuşkusuz. Geçmişin, bugünden daha temiz, güzel, mutlu olduğunu sürekli bir biçimde düşündürten bu saplantı, kişinin nostaljik hasretlerinden besleniyor. Çoğu zaman bulanık hatıralardan, grenli fotoğraflardan aldığı güç ile kendini var eden bir duygu olan nostaljinin, hem bugünü hem dünü bulanık hâle getiren yapısı ironik bulunabilir. Fakat hatırlama eylemi gibi nostalji duygusunun da geçmişle ilgili olduğu kadar aynı zamanda bugünle de kaçınılmaz bağlara sahip olduğunu düşündüğümüzde aradaki köprüyü kurmak daha kolay hâle gelecektir.

Asif Kapadia’nın tamamen arşiv görüntülerden oluşan belgeselleri Senna ve Amy gücünü, o grenli, gürültü dolu görüntülerin sahip olduğu nostaljik tortudan alıyor. Kapadia’nın belgesellerinde nostalji ile kurduğu bağ fark edilemeyecek gibi değil. En temelde, belgesellerin merkezine aldığı kişilerin -Ayrton Senna ve Amy Winehouse- hayran kitlelerinin gözünde, toplumsal hafızada ve popüler kültür içerisinde sahip oldukları konumları bu nostaljik bağ için ciddi bir kaynak oluşturuyor. Ayrton Senna’nın motor sporları ve Formula 1 özelinde sahip olduğu bir peygamberi andıran konumu, Amy Winehouse’un tarzı, kısa müzik kariyeri ile güncel soul ve caz müziğe yön veren konumu bir tarafa her ikisinin hem kişiliği hem de trajik sonları, her iki belgeseli ayrılamayacak kadar birbirine bağlı kılıyor. Kapadia’nın hem Senna hem Amy’de ilgisini çeken bir diğer nokta da tutku. Senna’nın hem kendi canını hem rakiplerinin hayatını tehlikeye sokacak kadar gözü kara bir yarışçı olması, Winehouse’un hem müziğe hem de hayatta kendi yolunu çizmeye dair duyduğu derin açlık, onu medya önüne iten Blake Fielder-Civil ile yaşadığı ilişki de ortak bir tutkudan besleniyor. Hem Senna hem Amy’nin yaşama dair, sanki onu hiç durmadan çağlayan devasa bir nehirden kana kana içmek ister gibi bir tutkusu var. Senna’nın kazanmanın bir öneminin olmadığı, pilotların sadece yarıştığı amatör ve eski günlere özlemi, Winehouse’un medyanın üzerine çullanmadığı kendi hâlinde istediği şarkıları yazıp istediği gibi yaşayabildiği, PR danışmanlarının olmadığı döneme hasreti aynı tutkunun eseri. Günümüzün profesyonelleşmiş, eğlence sektörünün en önemli sac ayaklarından ikisi olan standardize edilmiş endüstriyel müzik ve spor dünyasının onlara göre olmadığını izlediğiniz her sahnede anlayabiliyorsunuz. Yaşadıkları dönemi dahi kaçırmış, daha eski dönemlere aitmiş gibi görünen iki insanın belgesellerin nostalji yüklü olması kaçınılmaz oluyor. Fakat hatırlama ve nostalji sadece geçmişle ilgili olmadığı, bugünden geçmişe bakmakla ilgili olduğu için bugünün bütün ağırlığı belgesellerin üstüne çökmüş durumda. Belgeselleri izlediğiniz her saniye, her iki insanın da yaşadığı trajik sonun bilincinde olmak en mutlu anlarını görürken bile tarifsiz bir hüzün bırakıyor izleyicide. Nostalji bir kez daha bugünden geçmişe bakışımızla, ancak ve ancak bugün geçmişle kurduğumuz ilişki ile ortaya çıkabiliyor.

Geçmişi Seyretme Deneyimi

Her iki belgeselin nostalji ile kurduğu ilişkide bir diğer ortak nokta, Kapadia’nın sadece arşiv görüntülerden yararlanma tercihi. Senna ve Winehouse’un tanıyanlar, onları arşiv görüntülerin üzerine bindirilmiş ses kayıtları ile bize anlatıyorlar. Yüzlerini yine ancak arşiv görüntülerinden görüyoruz. Bugünlerine dair bir görüntü ya da geçmişi izleme deneyimini bozacak bir kare bile kullanmıyor Kapadia. Belgeseller içerisinde daha minimalist bir anlatım yolu olarak ön plana çıkan, sadece arşiv görüntülere dayanan bu strateji -Rumen Yeni Dalgası’ndan Andrei Ujica’nın yönettiği Autobiografia lui Nicolae Ceausescu herhangi bir destekleyici anlatıcı sese dayanmadan sadece arşiv görüntülerinin montajlanmasıyla oluşan belgeseli bu minimalist tarzın güncel bir örneğini sunmuştu- gerçeklik ve geçmişle kurulan daha sıkı bir bağa tekabül ediyor. Asif Kapadia’nın araya başka hiçbir görüntü koymadan, izleyicinin sadece geçmişi seyretme deneyimini yaşamasına izin vermesi, bütün belgeseli kaplayan nostaljik havayı daha da ağırlaştırıyor. Senna’nın ölümüyle sonuçlanacak kazayı yapacağı 1994 Imola yarışı başlamadan önceki kameralara yansıyan can sıkıntısı ile dolu tavırları, Amy Winehouse’un ölümünden kısa bir süre önce 2011 Belgrad Konseri’nde seyirciler tarafından yuhalanırken bilincini yitirmiş bir şekilde sahnede oradan oraya gezinmesi zamanın ve yaşananların etkisiyle o gün olduklarından çok daha vurucu, çok daha ağır hâle gelmiş durumda. Belgrad Konseri’nde Amy’nin ölüme gittikçe yaklaşan hâlini göstermek için konsere gelenlerin telefon kameraları ile kaydettiği görüntüleri kullanan Kapadia gerçeklikle daha sıkı bir ilişki kurmaya dikkat ediyor. Arşiv görüntüleri yalnızca geçmişe özlemle bakmamızı sağlayan hüzünlü bir araç değil, direkt gerçekliğe ve yaşanmışlığa tekrar tanık olduğumuz hissiyatını yaratan bir aparat hâline de geliyor.

Asif Kapadia’nın nostalji ve gerçeklikle kurduğu ilişki bağlamında değerlendirildiğinde Senna ve Amy belgesel dünyası içerisinde önemli bir konumda yer alıyor. Fakat nasıl nostalji geçmişi değerlendirmenin pek sağlıklı bir yolu değilse Kapadia’nın belgeselleri de geçmişin hakiki bir temsilini sunma iddiasında değil. Senna belgeselinin Ayrton Senna ve Alain Prost rekabetini aktarırken Senna’nın tüm belgesele yayılan peygambervari imajını bozacak gerçekliklerin atlanması ya da Amy belgeselinin, gerçekliği yansıtma ve taraflı olma konusunda sanatçının ailesi tarafından büyük tepki alması akla gelen ilk örnekler olabilir. Fakat gerçekliğin ve geçmişin hakiki bir temsilini sunma ya da geçmişe, yaşanan olaylara tarafsız yaklaşma altı doldurulması zaten pek mümkün olmayan iddialar. Asif Kapadia’yı bu iki suçlamayı bir kenara koyup sadece etkilendiği karakterlerin peşine düşen ve biçimiyle yarattığı nostalji ve gerçekliğe tanıklık hissiyatının gücünü kullanan bir sinemacı olarak değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Yönetmenin bir sonraki belgeselinin ismi bile Senna ve Amy’deki tarzının sürmeye devam edeceğini gösteriyor: Diego Maradona. Kapadia bir süre daha belgesel sinemaya ilgisi olanlar için takip etmeye değer olmayı sürdürecek gibi görünüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information