Sinema; toplum yapısının aynası olduğu kadar, seyirciyi ve toplumu doğrudan etkileyen, hatta toplumu şekillendiren bir sanattır. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sinemanın propaganda gücü fark edildiği zaman, sinema en büyük gelişimi yaşamış ve halkla sinema arasındaki bağ kuvvetlenerek daha fazla etkileşim kurulmuştur. O dönemlerde sinema aracılığıyla yapılan propagandalar doğrultusunda; sinema gerçeği yansıtmaz, gerçeklik algısı inşa eder de diyebiliriz. Sadece Sovyetlerin ve Nasyonal Sosyalistlerin kendi doğrularını yansıtmak için değil, yıllar boyunca ve günümüzde de toplumu şekillendirmek, toplumsal rolleri oluşturmak için sinemanın gücü kullanılmaktadır. Özellikle de kadına ve erkeğe biçilen rollerin kabulünde oldukça etkili olmuştur. Türkiye’nin auteur yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun Araf ve Tereddüt filmlerinde kadın karakterlerin temsili de oldukça dikkat çekti. Ustaoğlu’nun iki filmi de oldukça beğenildi ama kadın karakterlerin işleniş biçimi üzerine maalesef fazla konuşulmadı. Araf’ta dinlenme tesisinde çalışan Zehra’nın başına gelenler; Tereddüt’te yaşı büyütülerek evlendirilen Elmas’ın ve psikiyatrist Şehnaz’ın yaşadıkları acaba seyirci üzerinde nasıl bir etki oluşturabilir? Bu iki film, cinsiyetçi yapıyı kırıyor mu yoksa yeniden mi oluşturuyor? Araf ve Tereddüt üzerinden bu soruların cevaplarını arayacağım.

Araf ve Tereddüt Üzerinden Kadının Temsili

Karabük’te küçük bir kasabada yaşayan Zehra, genç yaşına rağmen ev ve iş arasında sıkışmıştır. Düşük gelirli, alt sınıf bir ailenin tek çocuğudur. Annesi hariç, iş arkadaşları olan Derya ve Olgun dışında, Zehra’nın çevresinde kimse yoktur. Çünkü 24 saatlik iş devriyesi ve evi arasında geçen yaşam döngüsüne sıkışmıştır. Bir gün, dinlenme tesisine gelen kamyoncuyla birlikte bu döngü kırılır. Zehra’nın annesinden gizli gittiği düğüne, Derya’nın sevgilisi dinlenme tesisine gelen kamyoncuyu (Mahur’u) da çağırır. Zehra en fazla 20’lerinin başındayken Mahur, 40’lı yaşlarının sonundadır. Düğünde hiç konuşmazlar ama bakışırlar, oynarlar. Zehra’yı etkilemeye çalışan Mahur başarılı olur ve Zehra ona “âşık” olur. İlk cinsel deneyimini onunla yaşar. Aşk sandığı şey ise aslında Mahur aracılığıyla içinde sıkıştığı kasabadan kaçma arzusu dışında başka bir şey değildir. Belki Mahur’u seviyordur fakat tam da Zehra daha iyi koşullarda yaşamak için arayıştayken, Mahur’un karşısına çıkmasını bir fırsat gibi de algılayabilir. Mahur’a, onunla birlikte gitmek istediğini söylediğinde Mahur bir daha Zehra’nın yanına gelmez ama hikâyeye göre “artık çok geçtir” Zehra hamile kalır. Bunu fark ettiğinde ise bebeği aldırmak için geç kalmıştır.

Zehra aile ve toplum baskısını üzerinde taşırken, istemediği bir olayla karşılaşır. Adeta, toplumsal ahlaka uymadığı için cezalandırılmış gibidir. Geleneksel (ana akım) sinemadan bu yana gördüğümüz ve kız çocukları için norm olan, evlenmeden cinsel ilişki yaşamanın cezası Zehra’ya kesilmiştir. Elbette toplumsal normlara göre “yapmaması gereken bir şeyi yapmasının” çilesini de çekecektir. Zehra’nın tuvalette düşük yaptığı sahne tek plandan oluşmaktadır. Yaklaşık 10 dakika boyunca Zehra’nın çektiği acıya ve çöküntüye seyirci de ortak olur ve Zehra ile özdeşleşir. Zehra’nın travmasını seyirci de yaşar. Film bu yönüyle, dolaylı yoldan genç kadın izleyiciye; “bakın böyle yaparsanız sizin de başınıza bunlar gelir” gibi çağrışımlara yol açabilecek biçimsel tercihlerde bulunuyor. Tabii filmi izleyen bir kesim, bunun toplumun bir gerçeği ve yansıması olduğunu düşünecektir. Bir kesim ise özellikle karakterle bağ kuran sıradan sinema izleyicisi, Zehra’nın durumuna düşmek istemeyecektir. Ustaoğlu’nun bilinçli olarak yapmaya çalıştığı şey bu olmayabilir fakat farkında olmasa bile Zehra ile özdeşleşen kadın seyirci sindiriliyor olabilir.

Ataerkil toplumların sürekliliğini sağlayan başlıca sorunlardan biri kadınların özellikle de annelerin kendi çocuklarını toplumsal cinsiyet rollerine göre büyütmesidir. Zehra’nın ablası gibi olan Derya tarafından da toplumsal normlar baskılanır. Zehra’ya bebeği doğurup, çocuğu olmayan bir aileye vermesini söyler. Zehra itiraz edince de “başka çaren mi var?” diye susturulur ve sindirilir. Kadınların çaresiz ve kurban olarak gösterilmesi ataerkil düzeni bozmanın tam tersine düzeni besleyen bir olgudur. Daha sonradan Derya’nın da başına aynı şeyin geldiğini öğreniriz. Adeta Zehra üzerinden katarsis yaşayarak kendi yaşadıklarını Zehra’nın da yaşamasını ister. Zehra’ya âşık olan Olgun’un Zehra’nın hamile olduğunu öğrendikten sonra Zehra’yı darp etmesi, Derya’ya da “Zehra’yı sen orospu ettin” deyip dövmesi sonucunda Zehra tepkisiz kalır, sanki hak ettiği bir tepkiymiş gibi davranır. Derya ise şikayetçi olsa da Zehra’ya “Olgun mahkemede senin için sustu” deyip, gördüğü fiziksel şiddeti özümser. Böylece Zehra’nın ve Derya’nın şiddete verdikleri tepki ile şiddet normalleştirilir.

Bütün bunların normalleştirilmesi, filmdeki herkesin -erkekler dahil- kader kurbanı olarak gösterilmesi; eril tahakkümü beslemektedir. Eril tahakkümü besleyen bir diğer şey de kadın bedeninin gösterim şeklidir. Laura Muvley’in Görsel Haz ve Anlatı Sineması makalesine göre; geleneksel sinema kadını objeleştirerek, kadın bedenini haz nesnesi olarak sunar. Yeşim Ustaoğlu hem Araf’ta hem de Tereddüt’te geleneksel sinemanın aksine kadın bedenini metalaştırmamıştır. Her iki filmde de sevişme sahneleri vardır. Fakat kadın bedeni parçalanmamış (parça parça gösterilmemiş), bütünselliği korunmuştur. Teknik açıdan orta ölçekli açılarla ve tek planda gösterilmiştir. Sadece Elmas’ın yüzünü yakın planda görürüz. O da Elmas’ı haz nesnesi olarak algılamamız için değil; yaşadığı cinsel şiddete tanık olmamız içindir. Yalnız Tereddüt ile ilgili değinmem gereken önemli bir konu var. Filmdeki sevişme sahneleri; sinema salonları için kısaltılarak otosansüre uğramış, festival gösterimleri için olduğu gibi bırakılmıştır. Benim yorumum vizyondaki gösterim için geçerlidir. Ustaoğlu, kadın bedenini arzu nesnesi hâline getirmeden göstermeyi başarmıştır. Böylece geleneksel kadın anlatı biçimini yıkmıştır.

İki farklı kadının hikâyesini anlatan Tereddüt, birbirlerinden çok uzak olmayan bu kadınları ortak bir noktada buluşturur. Elmas yaşı büyütülerek evlendirilmiş, aslında reşit olmayan genç bir kadındır. Fakat çocukluğunu yaşayamadan eve hapsedilmiştir. Her gün kayınvalidesinin bakımını yapmak, ev işlerini yapmak ve kocasının cinsel ihtiyacını tatmin etmek üzerine kurulu bir rutini vardır. Elmas’ın nefes alabildiği tek yer ise evin balkonudur. Kocasını gönderdikten sonra her sabah orada bir tane sigara içer. Kocasının ve kayınvalidesinin bilmediği, kendi özgür iradesiyle yapabildiği tek eylemdir. Bir gece soba zehirlenmesi sonucu kayınvalidesi ve kocası ölür. Elmas ise bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde balkona çıkar ve zehirlenmekten kurtulur. Evin bir başka balkonu, onun kurtuluşu olur. Elmas’ı polis gözetiminde hastaneye götürüler. Götürüldüğü yerde psikiyatrist olan Şehnaz ile tanışır. Elmas travma geçirmiş ve korkmuştur. Şehnaz’ın aynı zamanda doktor arkadaşı Umut, Elmas’ın jinekolojik ve genel muayenesini yapmak ister ama Elmas tedirgindir ve hâlâ şok içindedir. Kollarında darp izi olduğu fark edilir ve vajinal yırtıkları vardır. Kollarındaki morluklar ve vajinal yırtılmalar Elmas’ın cinsel travmasının izleridir, cinsel şiddete maruz kaldığı açıkça ortadadır. Fakat doktorların bu konu üzerine gidip, şikâyette bulunduklarına dair bir şey görmeyiz. Şehnaz, Elmas’a tedavi sırasında mesafesini koruyarak, profesyonelce yaklaşır ama bir şeyi aksatır, Elmas’ın gördüğü cinsel şiddetin gerekli mercilere şikâyet edilmesini göz ardı eder. Şehnaz da meslektaşı Umut da uygulanan şiddete karşı sessiz kalır ve şiddete ortak olurlar. Anlatım dili bu konuda, yüzeysel ve sadece kişisel bir dram seviyesinde kalıyor. Filmin politik yanı zayıflıyor. Oysa ki kadına şiddet politiktir ve bu gibi durumlarda en önemli şey şiddetin görünür kılınmasıdır. Şiddetin görünürlüğünden kastım, uygulanan şiddetin gösterimi değildir. Şiddet görmüş kişinin olayı gizlememesi, susmaması veya susturulmamasıdır. Şiddet, seks gibi eylemler ana akımın gösterdiği ve beslendiği ilkel dürtülerdir.

Ölen kocanın gösterim şekli ise naif denilebilecek seviyededir. Her gece, aslında reşit bile olmayan, kendisinden korktuğunu bilen Elmas’a tecavüz eder. Ama aynı zamanda, düşünceli bir koca olarak “daha yaşı küçük” diye annesine, Elmas’ı çarşıya göndermemesini de söyler. Kendi yaşıtı olan karşı komşusu okula gidip, dans eden mutlu bir genç kadınken; Elmas eve hapsedilmiş, yaşından büyük yükün altında ezilen, genç bir kadındır. Feminist kuram, sinemada kadın temsilinin eril kodlarla oluşturulduğunu söyler. Bu doğrultuda; Elmas’ın temsili, ataerkil toplum yapısının aile kurumuna yansımasıdır, diyebiliriz.

Şehnaz da psikiyatrist olmasına karşın kocası tarafından psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Şehnaz’ın dışarıdan mükemmel gibi gözüken bir ilişkisi vardır. Fakat kocası Cem, narsist kişilik bozukluğuna sahip bir adamdır. Cinsel ilişkilerinde Şehnaz’ı önemsemez, önemli olan kendisidir. Sürekli yüceltilmek ister, Şehnaz da gerçek olmayan iltifatlarla Cem’e istediğini verir. Cem ise her fırsatta Şehnaz’ın özgüvenini kırarak onu değersizleştirir. Şehnaz şehirden uzakta kasaba gibi bir yerde çalıştığı için orada ayrı bir evi vardır ve çoğunlukta orada kalır. Cem ile birlikte yaşadıkları eve gittiğinde ise sosyal ilişkileri yok denecek kadar azdır. Cem’le birlikteliği Şehnaz’ı uzun zamandır yıpratmış, içinde bulunduğu durum onu umutsuzluğa sürüklemiştir. Şehnaz bir gün iş arkadaşı Umut ile birlikte olur, bu birliktelik onu tetikler ve Cem’i terk eder. Kabullendiği çaresizlikten, içinde bulunduğu illüzyondan sarsılarak kaçar. Bu kaçış ve terk ediş ise başka bir erkek için değildir.

Şehnaz ile Elmas’ın yollarının kesişmesi sonucu iki tarafta da bir ruhsal devinim süreci başlar. Bu süreç Şehnaz için sorgulama sonucu yavaş yavaş ilerleyen ruhsal çöküntüyle başlayıp, psikolojik baskı ve şiddetten kurtuluşuyla sonlanır. Elmas için ise annesini affetmekle sonuçlanır. Şehnaz’ın Elmas’la olan psikoterapi seansları başlarda çok zorlu geçer. Elmas geçirdiği ciddi travma sonucu neredeyse hiç konuşmaz ve çok tedirgindir. Zamanla Şehnaz aralarında güven ilişkisi kurarak, kendisine açılmasını sağlar. İnsanlara karşı güveni sarsılmış Elmas’ın kendine değer vermesine, annesini affetmesine, travmasını atlatmasına yardımcı olur. İki kadın arasındaki bu ilişki, sadece Şehnaz’ın Elmas’ı değil, birbirlerini iyileştirmelerini sağlar.

Kadına şiddet bireysel değil, toplumsal bir sorundur. Yeşim Ustaoğlu’nun kadın karakterleri ise Şehnaz hariç toplum tarafından susturulmuş ve sindirilmişlerdir. Fakat hepsi yaşadıkları toplumsal baskı veya şiddet karşısında sessiz kalmışlardır. Bu iki film; özellikle bireysel öyküleri odağına alarak, kadınlar nerelerde ne trajediler yaşıyor ve her sınıftan kadın, erkek şiddetine -farklı türlerde de olsa- maruz kalıyor demekten öteye, maalesef gidemiyor. Ustaoğlu, kadının görselleştirilmesi konusunda son derece başarılı olmuşken, kadının temsili konusunda ise feminist yaklaşıma göre başarılıdır diyemeyiz. Ustaoğlu’nun filmlerinde; aile kurumu korunuyor, toplumsal baskı sürdürülüyor, kadınlar kurbanlaştırılıyor; eril tahakküm ve eril düzen ise devam ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi