Advertisement

Polisiye, her zaman rasyonalitenin çocuğu olarak anılagelmiştir. Agatha Christie ve Sir Arthur Conan Doyle romanlarının sudokunu andıran kesinliği ve ferahlığı, janranın çerçevesini ve ona uzun süre hâkim olan uylaşımları oluşturmuştur. Sinema, polisiyenin görsel dilini oluştururken II. Dünya Savaşı döneminde gelişen kara film estetiği ile farklı bir anlatı geleneği ortaya koymuştur. Kara film örnekleri bir şekilde karanlığa bulaşmış karakterleri, siyah-beyaz kontrastın gücüne dayanan görsel dünyası, eğik kamera açıları, femme fatale vd. alışılageldik diğer unsurlarının oluşturduğu tipolojisiyle özellikle salon polisiyelerinin steril ortamından bir kopuş hâlini alır. Kara filmlerin, kısa bir dönem aralığında yoğun biçimde üretildiği bilinse de görsel estetiğinden oluşturduğu sinemasal dünyaya kadar kendisinden sonraki polisiyeyi ve birçok farklı film türünü etkilediğini görmek mümkün. Blade Runner’dan The Matrix’e kadar çok sayıda film, sinemasal dünyasını oluştururken kara film estetiğine sırtını yaslayıp yeni, melez yapıya sahip anlatılar oluşturmayı denemektedirler.

Alan Parker’ın 1987 yılında William Hjortsberg’in Falling Angel romanından uyarladığı Angel Heart, kara film ekseninde gelişen polisiye çizgisini takip etmekle beraber, hem janraya dışarıdan bakan tavrı ile hem de onu bir tür modern korku anlatım grameri ile harmanlayan biçimiyle günümüz polisiyesini de etkileyen bir yapıya sahip. Klasik polisiyenin izleyiciyi rahatlatan sterilliğinden ve kesin çözüme ulaşan matematiğinden oldukça uzakta, kesin bir kopuşun da ötesinde neredeyse klasik polisiyeye karşı bir kontrast oluşturma isteği var Alan Parker’da. Kara film külliyatından beslenen fakat bütün bir janrı, kendi anlatısı için bir estetik strateji biçimi olarak ele alan bir film Angel Heart. Polisiyeyi, klasik örneklerin neredeyse bulmaca biçiminde formüle ettiği tarzını bir kenara fırlatıp, çürümüşlüğün ve karakterin kendini keşfetme sürecinin sinemasal dünyası hâline getiriyor.

Alan Parker’ın Kara Şehri

Alan Parker, filmin açılış sahnesi ile birlikte, kara film dünyasına aşina olanların anında tanıyacağı “tehlikeli” şehir tasviri sunar. Fakat Parker’ın “kara” şehri açılış sahnesinden itibaren, alışageldiğimiz kara film dünyasını hafif kılacak ölçüde karanlıktır. Öncelikle her tarafından çürümüşlük akan bir şehir bu. Çöplerin havada uçuştuğu, farelerin etrafta cirit attığı, pis, rüzgarlı ve iç karartıcı bir şehir temsili sunar Alan Parker izleyiciye. 1955 New York’unda başlayan hikâye New Orleans’a geçtiğinde, şehir bu sefer bunaltıcı sıcaklar, ter ve sürekli bir bunaltı hâline geçiş yapar. Her iki şehirde de atmosfer, anlatının bütünü üzerinde ağırlığını koymasının yanında izleyiciyi hızlı bir biçimde avucuna almayı başarıyor. Polisiye janrının alt kolu olarak bir özel dedektif öyküsü anlatan Angel Heart, özel dedektifin habitatını oluşturan şehri sadece anlatının arka planına sıkıştırmaz. Şehir, anlatının kendisi hâline gelen atmosferin en önemli unsuru olarak varlığını sürdürür.

Alan Parker, William Hjortsberg’in kitabını son derece bencil nedenlerle, filmin kendisine ait olması için değiştirdiğini ifade eder. Kitapta tamamen New York’ta geçen hikâyenin bir kısmını New Orleans’a taşıyan Parker, atmosferin devamlılığını kesintiye uğratsa da etkisini katlayan bir sonuç elde ediyor. Parker, lokasyon tercihinin yanında tüm anlatıyı, kara film estetiği ve korku janrı ile harmanlayarak, alışıldık polisiyenin matematiksel dünyasından farklı bir dünyaya taşıyor. Kara filmin siyah-beyaz görüntüler ile yakaladığı kontrast gücünü yakalayabilmek için canlı renklerden özellikle uzak duran, bilinçli bir tercihle soluk renk paletini kullanan Parker, filmin görsel dokusunu elinden geldiğince kara filmin sinemasal dünyasına yakınlaştırır. Aynı zamanda bu soluk renk paleti, çürümüşlük, yozlaşmışlık etkisini güçlendirir. Parker hem estetik stratejisi hem anlatım tercihleri ile Angel Heart’ın kara film janrı ile kan bağını güçlendirirken, bir yandan da onu bir ölçüde türün dışında tutmayı başarır.

Angel Heart tipik bir kara film örneği gibi başlar. Gettoda muhtemelen ucuz, pislik içinde bir bürosu olan ve genelde sigorta işleri ile ilgilenen Özel Dedektif Harold Angel, gizemli bir müşteriden alışık olmadığı bir iş teklifi alır. Mickey Rourke’ün canlandırdığı Angel da alışılageldik kara film protagonisti özelliklerini gösterir. Bu kirli dünyanın sillesini yemiş fakat bunu kabullenmiş ve artık umursamayan, sarkastik, bencil… Fakat Angel, bu tanıdık karakter yapısının da ötesine geçer. Angel, birçok kez korktuğunu açıkça itiraf eder. Angel, Humphrey Bogart’ın bıçkın ve karizmatik karakterlerine uygun olmayacak biçimde tavuklarla problem yaşarken de gördüğü ceset karşısında gözyaşlarını ve mide bulantısını tutmakta zorlanırken de eski güçlü özel dedektif konumunda değildir. Ayrıca Angel, bütün bunların yanında klasik protagonist örneklerinden de farklılık gösteriyor. Angel, filmin finaliyle birlikte bir biçimde bütün hikâyenin kurbanı konumuna sürükleniyor. Eylemleri ile hikâyeyi şekillendirmek ve hikâyeye yön vermek bir kenara, kendi eylemlerini bile kontrol edebilme gücüne sahip değil. Bütün soruşturma boyunca aradığı Johnny Favorite’in aslında Angel’ın ta kendisi olması, soruşturmanın kendisini bir kişilik bunalımı çerçevesinde kendini arama yolculuğu hâline getiriyor.

Atmosferin kasveti ve ağırlığı, hikâyenin çözümü olmayan bir sarmal hâline gelmesi, cinayetlerin sunumu, voodoo büyülerinin sürekli etkisi hatta şeytanın ta kendisinin varlığı… Angel Heart, köken olarak modernite ile güç kazanan rasyonalitenin bir çocuğu olan polisiye janrını, moderniteye ve modern yaşamın ezici gücünü, neredeyse paranoyaya varacak ölçüde bir rasyonalite reddini, karakterini çaresizlik ve edilgenlik içine hapseden bir kasvet hâlini anlatmak için bir araç olarak kullanıyor. Hem estetik stratejisinde hem anlatım gramerinde kara film örnekleri ile göbekten bağını kabul eden fakat bu araçsalcı yaklaşımı ile bu geleneğin dışında da duran bir film Angel Heart. Özellikle kara film ve korku türünü harmanlayan melez yapısı, filmin günümüzün modern polisiyelerine kadar uzanan bir başka damarın önemli bir durağı olmasını da sağlıyor. Angel Heart’ın üzerinden geçen 32 yıl ile birlikte kült değeri güçlenirken Parker’ın ilk sahneden itibaren izleyiciyi içine alan, kendisinden önceki bütün kara filmlere taş çıkaracak kesif atmosferi her izleyişte etkisinden en ufak bir güç kaybetmiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information