Netflix ekranlarında seyirciyle buluşan Mowgli: Legend of the Jungle filminin yönetmeni Andy Serkis ile oyuncuları Eddie Marsan ve Rohand Chand’le filmde kullanılan animasyon teknolojisinin etkilerini, yapım sürecini ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Yönetmen koltuğunda Andy Serkis’in yer aldığı Netflix orijinal filmi Mowgli: Legend of the Jungle, birçok kez sinemaya uyarlanmış bir masala yeni, daha karanlık ve daha sert bir yorum getiriyor.

Söyleşi: Sıla Çetindağ

Deşifre: Ekin Usumi, Görkem Görmüş, Güvenç Atsüren

Sıla Çetindağ: Bu Mowgli bir öncekilerden çok daha farklı. Vücudu her zaman çamurla kaplı, kurt gibi koşuyor. Böyle olmasına nasıl ve neden karar verdiniz?

Andy Serkis: Çünkü daha Mowgli merkezli bir hikâye olmasını istedik. Bu oldukça ilginç; çünkü Orman Kitabı çok bilinen bir kitap. Herkesin bir beklentisi var. Herkes 1967 yapımı animasyon ve kitapla büyüdü. Bence burada asıl öne çıkarılabilecek olan senaryo. Çünkü kitaba çok yakın bir tonu var ve bu bizim araştırıp üzerine gitmek istediğimiz bir şey. Kitap genel olarak genç bir çocuğun iki dünya arasında kalmasını, dünya üzerinde kendi yerini bulmasını anlatıyor; bu duygusal ve psikolojik olarak karmaşık bir yolculuk. Amaç buydu; filmde kullanılan ton her zaman biraz karanlık olacaktı. Çünkü kitapta da ormanın bir kısmı güzelliğin yerini temsil ederken diğer kısmında tehlikeye dönüşen bir yanı var. Dünya değişiyor; 1890’larda bile hikâyenin orijinâlinin yazıldığı zaman Hindistanʼdaki kolonileşme yeni başlıyordu ve bugün bakıldığında bu hikâye şu anki seyircilere de bu konulara daha yakından bakmaları için bir şeyler söylüyor.

Sıla Çetindağ: Filmin Warner’dan Netflix’e satılması oldukça şaşırtıcı oldu. Bu nasıl gelişti?

Andy Serkis: Aslında film platformları ilginç bir şekilde sürekli değişiyor. Filmin başka bir versiyonu yakın zamanda çıkmıştı. Bu bizim açımızdan talihsizdi. Fakat tabii ki bu çok da enteresan bir durum değil; benzer yapımlar yakın tarihlerde olabiliyor. Bu bir tür yarışa dönüşüyordu. Ama biz biraz zaman istedik, kullandığımız performans yakalama (performance capture) teknolojisi üzerinde biraz daha çalıştık bu zamanda.

Gerçekten platformlar değişiyor. Sinema değişiyor. Sinema sanki geçmiş zamanda gibi. Marvel ve Star Wars gibi büyük yapımların dışında bütün bu filmler internet üzerinden kesintisiz bir yayında ve birçoğu yok olmaya mahkum oluyor. Biz filmi bitirmek üzereyken, post prodüksiyonun son günü, filmin tanıtımına başlamıştık. Bir telefon aldım ve Netflix ile konuşulduğunu söylediler. Yapımı üstlenmekte istekliydi Netflix. Şaşırmıştım; dediğim gibi çoktan tanıtıma başlamıştık. Ama asıl etken benim aklımdaki filmin genel hissiyatıydı. Çünkü daha geniş kitlelere hitap etmek istiyordum sadece Amerika’nın belli sinemalarında, klasik şekilde değil, festivallerde de olmasını istiyordum. Netflix’in global izleyicileri var yüzlerce ülkede. Filmin ilk gösterimi Mumbai’de, tam da olması gereken yerde oldu. Burası tam aklımdaki yerdi.

Sıla Çetindağ: Peki filmi çekmeye başladığınız daha küçük bir ekranda yayınlanacağını bilseydiniz herhangi bir farklılık olur muydu?

Andy Serkis: Aslında hayır. Çünkü filmi izlediyseniz muhtemelen görmüşsünüzdür; yapmak istediğim bir şey de hayvanlara yapılan yakın çekimlerde çok fazla zaman harcamaktı. Bence bu küçük ekranda daha iyi oldu. Çünkü filmin yüzde yetmişi hayvanlara yapılan yakın çekimlerden oluşuyor ve böylece onların duygularını hissetmemizi sağlıyor. Film aslında ormanın sunduğu doğal güzelliklere değil, dramaya odaklı. Bu hayvanların adeta oyunculuk yaptığı bir drama. Aslında filmde çok fazla konuşan kafa sahnesi var. Yani genel olarak küçük ekranda gösterilecek olması filmi çok etkilemedi, kaybedilen bir şey olmadı diyebilirim.

“Bir sonraki büyük projem için çalışmalar yapıyorum. Bu George Orwellʼin Hayvan Çiftliği romanının bir uyarlaması olacak ve yine Netflix’te yayınlanacak.”

Sıla Çetindağ: Mowgli, sizin için bir tutku projesiydi. Gelecekte hayata geçireceğiniz bunun gibi başka projeler de olacak mı, sizden başka edebiyat uyarlamaları izleyecek miyiz?

Andy Serkis: Bir sonraki büyük projem için çalışmalar yapıyorum. Bu George Orwellʼin Hayvan Çiftliği romanının bir uyarlaması olacak ve yine Netflix’te yayınlanacak. Günümüzde Kuzey Amerika’da geçecek. Bu 2011’den beri hayalini kurduğum bir proje. Aslında Mowgli’den önce çekmeyi düşünüyorduk ama zaman içinde şartlar bu şekilde gelişti. Önümüzdeki sene çekimlere başlamayı planlıyoruz.

Sıla Çetindağ: Çok bilinen bu hikâyeyi kendi tarzınla tekrar çekmeye başlamadan önce ne düşünüyordunuz? Seyircilere ulaştırmak istediğiniz mesaj neydi?

Andy Serkis: Bence bu film, bir başkası olmak hakkında. Bugünlerde dünyada kimlik konusu hakkında çok fazla tartışma var. Bu, insanların mücadele ettiği bir konu. Mesela ırkçılık, mülteciler veya genç neslin topluma nasıl ayak uyduracağını bilememesi gibi. Yeni nesil, bu karmaşık dünyada bir çok sorunla karşılaşıyor ve Mowgli bu değişen dünyadaki bu sorular karşısında bir sembol gibi. Biliyorsunuz film Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’da yaptığı kolonileşmeyle ilgili ama bence tarihi olduğu kadar günümüze ait, çağdaş bir mesaj da var filmde. Bu da bireyin dünyada nereye ait olduğunu bulmasıyla ilgili.

Sıla Çetindağ: Filmle ilgili hazırlıklara başladığınızdan bu yana Trump’ın başkan olması gibi değişiklikler oldu. Bunun, filmin seyircilerin izlediği son hâli üzerinde etkisi var mı?

Andy Serkis: Bence bu tüm filmler için geçerli. Ama haklısınız; toplumda yaşanan ayrışmalara ve nefret suçlarındaki artışlara bakarsak, bu filmin de bunun bir yansıması olduğunu, bunun güncel bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Zira filmde, ötekilerden korkmaya dair çok şey görüyoruz.

Sıla Çetindağ: Filmde kullanılan teknoloji yönetmen olarak rolünüzü nasıl etkiledi?

Andy Serkis: Aslında performans yakalama teknolojiyle ilgili ortada bir gizem yok. Burada da saf bir oyunculuk görüyoruz ve teknoloji sadece o oyunu yakalamak için orada. Sadece gerçek film kameralarından başka bir yöntemle yapılıyor bu. Yeniden bir şey öğrenmeniz gerekiyor gibi bir durum yok.

Oyuncular açısından bakacak olursak; hayvanların davranışları ve tepkileri hakkında birçok bilgi edinmek gerekti. Bir bankacıya hayat vereceksen bankacının nasıl yaşadığını bilmen gerekir. Onlar hakkında her şey ile ilgili bilgi toplamalısın. Neyi oynarsan oyna, karakter önemli olandır ve oyuncular bu karakterleri inşa ettiler. Bu teknoloji daha önce oynadıklarından ve kendilerin çok uzak olan karakterlere hayat vermelerini sağladı.

Sıla Çetindağ: Filmin çekildiği zamandan beri uzun zaman oldu değil mi?

Eddie Marsan: Evet sanırım 2013’tü, aslında filmi klasik anlamda çekmedik diyebilirim. Her şey İngiltere’nin güneydoğusunda bir otelde çekildi ve hepimizin suratında bir kamera vardı neredeyse. Tom Holland ve Benedict (Cumberbatch) de ordaydı, her şeyi birlikte yaptık. Bunun disiplin açısından güzel bir getirisi vardı. Çünkü şunu fark ettik ki yüzde yüz kendimizi buna vermeliyiz, bir şeylere kendimizi vermek için beklememeliyiz; gerçekliğin, farkındalığın bize gelmesindense biz ona gitmeliyiz. Böylece gerçeklikten bir şeyler eksilmesin.

Sizin için bu prodüksüyonu deneyimlemek nasıl bir duyguydu? Sonuçta film için 5 yıl beklemek zorunda kaldınız.

Eddie Marsan: Andy’i 20 yıldır tanıyorum. Bu yüzden Andy’nin yönlendirmesinin benle olması ve ne yaptığını biliyor olması benim çok işime geldi. Biliyorsunuz ki sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz. Bu medya için geçmişte de nasıl çalıştığını biliyordum, bir an bile şüphe etmedim. En başta ne kadar sürdüğünden dolayı endişe duymuştum ama sonra ortaya nasıl bir şey çıktığını görünce rahatladım, buna değdiğini gördüm.

Sıla Çetindağ: Böylesi farklı bir role nasıl hazırlandınız?

Eddie Marsan: O kadar da hazırlanamazsınız aslında, oraya bir şekilde gelmeniz gerekir. Ben dört çocuk babasıyım, eğer bir tane yorgunluk görürseniz bilin ki o oyunculuk değildir. O kadar da bir hazırlık gerekmiyor, etrafınızdakilere açık olup iyi dinlemeniz gerekir. Bu biraz müzisyen olmak gibi. Çok uzun zamandır müzisyensen nerede hangi notaya basacağını bilirsin, farklı bir enstrümanda o notayı nasıl çıkaracağını bilirsin ve kendine seçenekler sunarsın böyle ya da böyle yapabilirim diye. Hazırlanmak aslında 27 yıl gibi bir süre bu işin içinde olmaktır ve bunu başarmaktır.

“Bu filmin Disney versiyonundan farklı olan kısmı ise seni bu duygu rollercoaster’ına bindiriyor ve daha karanlık bir yere götürüyor olması.”

Sıla Çetindağ: Önceki uyarlamalara kıyasla bu film hakkında neler düşünüyorsunuz?

Eddie Marsan: Bence çok ilginç çünkü bir aktör olarak, karakterde duygusal bir yolculuk yaratmanız gerekir. Bu filmin Disney versiyonundan farklı olan kısmı ise seni bu duygu rollercoaster’ına bindiriyor ve daha karanlık bir yere götürüyor olması. Bu film bence ait olma, sürekli değişkenlik gösteren bu dünya üzerinde kendi yerini bulma hakkında. Dünya çok değişken ve insanlar bile kendi yerlerini bulmakta zorlanıyor bu değişen dünyada. Bu filmi çocuklar için önemli bulma sebebim şu: Çocuklar yaşadığı şeyleri çok ciddiye alıyor ve gerçeklikleri hâline dönüştürüyorlar. Biliyorum ki bu film çocukların yaşadığı bu duygusal macerayı anlatıyor; farklı bunu sadece ekstrem durumlar içinde biçimlenmiş ve dramatik bir anlatımla birleştirilmiş bir şekilde yapıyor olması.

Sıla Çetindağ: Mowgli, kendi kimliğini bulmakla alakalı. Ama sonunda bir etikete sahip olmak zorunda olmadığını söylüyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Eddie Marsan: Aktör olmak da benim kendi yolculuğum. Akademik referansım yok, vasfım yok ve aktör oldum. Benim hayatım da kendi kimliğimi aramakla geçti. Bana yardım eden şeylerden biri de Budizm’de öncelikli gerçeğin hayatın ızdırabı, ikinci gerçeğin ise bunun kalıcı olması. Kendimizle ilgili düşüncemiz ise zihinsel bir kurgu. Kendimizle ilgili bu düşünceye ne kadar tutunursak o kadar acı verici olur. Çünkü dünya sürekli değişiyor, biz de değişiyoruz. Dünya birbiriyle daha bağlantılı hâle geldi, küçüldü. Kültürel ve kişisel olarak yarattığımız mitlerle ile yarış hâlindeyiz. Çünkü o insanlarla karşı karşıyayız. Yıllar önce homoseksüeller ötekileştiriliyordu. Başka ailelerde gay kuzenler vardı, benim yoktu. Şimdi ise herkesin gay kuzeni, kardeşi var. Bu mite meydan okundu, bunu yapmak zorundaydık. Bence popülizmin yükselmesinin bir sebebi de politikacıların insanları manipüle etmesi, onlara mitlere tutunmalarını söylemesi. Bu değişen dünyada bunu yapamazsın. Ben de aktör olmadan önce öyleydim. Dürüst olmam gerekirse daha önce Kiplingʼi okumamıştım. Bu filmin en iyi yönlerinden biri de en sonunda Mowgliʼnin doğruyu bulması, tanımlanmayı reddetmesi.

Sıla Çetindağ: CGI’ın bu kadar yoğun olduğu bir filmde insan olan tek ana karakteri canlandırmak nasıldı?

Rohand Chand: Harikaydı. Performans yakalama teknolojisinin klasik anlamdaki oyunculukla farklılaştığı noktalar var. Karşılıklı oynarken rol arkadaşınızdan geri dönüş alabiliyorsunuz ve bu işinizi oldukça kolaylaştırıyor. İlk aşamada filmde yer alan oyuncularla bir araya gelip çekimler yaptık. Hepsinin kafalarında yüzlerini çekebilmek için yerleştirilmiş kameralar vardı. Bu kameralar sayesinde oyuncuların yüzlerindeki en ufak hareketleri dahi canlandırdıkları hayvanların yüzünde görebiliyorduk. Altı ay sonrasında ise, kendi sahnelerimi çekmek için geri döndüm. Bu kez daha önceki çekimlerde yanımda olan Christian Bale ya da Cate Blanchett gibi oyuncular yerine başka sanatçılar vardı. Bu beni biraz zorladı. Çünkü o esnada, performansımı tutarlı ve organik tutmak için Christian’ın, Cate’in nasıl oynadıklarını hatırlamam gerekiyordu.

“Duygusal anlamda beni en çok zorlayan sahnelerin başında kafes sahnesi geliyor. Bu sahnede bir panter olan Bagheera’yla Mowgli arasındaki sevgiyi yansıtmam gerekiyordu.”

Sıla Çetindağ: Filmde seni en çok zorlayan sahne hangisiydi?

Duygusal anlamda beni en çok zorlayan sahnelerin başında kafes sahnesi geliyor. Bu sahnede bir panter olan Bagheera’yla Mowgli arasındaki sevgiyi yansıtmam gerekiyordu. Bu sahnede Bagheera’yı canlandıran Christian Bale de harika bir iş çıkardı. Fiziksel olarak en zorlayıcı sahne olarak da koşu sahnesini söyleyebilirim. Bu sahne için birçok fiziksel çalışma yaptım.

Sıla Çetindağ: Christian Bale ya da Benedict Cumberbatch gibi isimlerden oluşan bir kadroyla çalışmak size neler öğretti?

Rohand Chand: Hepsi kesinlikle harikaydı ama Christian’dan çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Her şeyiyle mükemmeldi. Özellikle zamanlamasıyla bir sahneyi bambaşka bir hâle getirdiğini hatırlıyorum. Benedict’e gelirsek; Andy’e çok fazla soru sorduğunu hatırlıyorum. Canlandırdığı karakter Shere Khan’la ilgili tüm detaylara hakim olmak istiyordu. Ama bence en önemli konulardan birisi Andy’nin bize verdiği özgürlüktü. Oyuncuya karakterini yaratması için genişçe bir alan verirken, bir yanda da rehberlik edişi beni çok etkiledi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi