George Orwell’in ürettiği en bilindik logizmlerden biri “Big-Brother”dır. Bu konseptin (onun hem karakter hem de konsept olarak tanımlanabileceğine inanıyorum) altında yatan fikir yaklaşık iki yüzyıl önce Jeremy Bentham tarafından ortaya atılmış olsa da, fikrin ete kemiğe bürünüp adeta (kötücül) bir mitik karakter olarak dünya literatürüne yerleşmesi büyük İngiliz yazar sayesindedir.

“Big-Brother” kendi kendini reddeder. Altında yatan fikir; bunun bir kral ya da kelimenin aile kavramına verdiği doğrudan referans düşünüldüğünde, bir baba figürü olmadığı, elindeki güçle küçük kardeşini koruyan bir abi olarak bizden biri olduğudur. Hayvan Çiftliği’nin propaganda sorumlusu Squealer, her fırsatta (en azından ilk zamanlarda) amirinin “yoldaş” Napoleon olduğunu vurgular. Ne var ki Big-Brother, otoritenin sembolü, bir baba figürüdür. İşte bu paradoksallık yüzündendir ki o hem gerçek hem de gerçek dışıdır.

Gerçeklik Düzleminin Yüzeyindeki Yarık

Altmış dokuz yıl boyunca böyle liderlerin (Orwell’in Stalin’den etkilenerek Big-Brother’ı yarattığı fikri, popüler bir görüştür) belirsiz gölgeleri altında yaşamış bir toplumda dünyaya gelen Zvyagintsev’in her filminde belirerek, bu filmografinin bir imzası hâline gelen sorumsuz ve despot babanın, yönetmenin ilk filmi olan 2003 tarihli Dönüş – Vozvrashchenie izleyiciye tanıtılma şekli, bu karakteri gerçeklik ve gerçek dışılığın düzlemleri arasında bir noktaya yerleştiriyor. Ivan ve abisi eve geldiklerinde babalarının döndüğü haberiyle afallarlar. İki kardeş uyuyan babalarını kapı aralığından gerçek dışı, kurmaca bir varlığa şahit olurmuşçasına izlerler. Babanın, Lacan’ın kaotik gerçekliğini anımsatan sisler içinde bir adadan çıkagelip, çocukları bir yolculuğa çıkarması ise bu gerçek dışılığın film boyunca desteklenmesini sağlıyor. Babanın, ismi bile olmamakla beraber hüviyetinin tek kanıtı, öyle olduğu iddiasıdır. O olup olmadığı tamamen bakış açısına bağlıdır; yani hem babadır hem değildir.

Dönüş üzerinden politik bir okuma yapmak zorlama bir çaba olacaktır; film boyunca Tarkovski’yi andıran şiirsel sembollerle bezeli bir doğada yolculuk eden üç kişiden başka bir şey pek gözükmüyor. Belki birkaç ipucundan yola çıkarak babanın zamanında sürgün edildiği düşünülebilir ama bu, son derece subjektif olmakla beraber bizi pek bir yere götürebilecek bir yorum değil. Dolayısıyla ilk bakışta bu babanın Big-Brother, çocukların ise Sovyetler Birliği dönemindeki Rus toplumunu temsil ettiğini ileri sürmek, dayanaksız bir tez olacaktır. Ne var ki, daha önce de bahsedildiği gibi bu babanın Zvyagintsev filmlerinde tekrar tekrar belirdiği ve sinemada anlamın tekerrür ile oluştuğunu unutmamak lazım.

Bu karakter, filmin 2014 tarihli Leviathan – Leviafan’a kadar benzer çizgide giden ardıllarının tek ortak noktası değil. Onun etrafında, hükmetmeye çalıştığı, duygudan yoksun insanlar, travma yaşayan çocuklar ve bunların oluşturduğu çürümüş aileler görülüyor. Orwell’in 1984 romanında tasvir ettiği “Sevgi Bakanlığı” artıklarını andıran bu karakterler, bir dikta rejiminin, demir yumruğunu tepesine indirdiği herkes gibi olabildiğince gri ve ruhsuzlar. Keza Zvyagintsev’in tercih ettiği soluk mavi-gri tonlar, donuk bir atmosfer yaratıp karakterlerin ruhlarındaki boşluğu seyirciye iyicene hissettiriyor.

Bu noktada Roland Barthes’ın ortaya attığı “studium” ve “punctum” kavramlarını hatırlamakta fayda var. Bir fotoğrafın verdiği ve hakkında bildiğimiz her türlü bilgiyi tek tek analiz edip vardığımız sonuca ya da bu tümevarım sürecinin ta kendisine studium diyebiliriz. Buna karşılık punctum, fotoğrafın kişide uyandırdığı biricik çarpıcı etkidir. Bu teori, sinemaya uyarlanmaya çalışıldığında teknik ve felsefi sorunları beraberinde getirecektir (sinema iki saatlik bir fotoğraf olarak algılanamayacağı gibi, fotoğraftan çok daha manipülatif bir medyumdur ve onun yaratmayı hedeflemediği bir illüzyon etkisi yaratır), ne var ki fotoğraf ve sinema basit bir analoji yapılamayacak denli de uzak değildir.

Weimar sinemasının en ünlü filmlerinden biri olan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi – Das Cabinet des Dr. Caligari’yi ele alalım. Bu film, hakkında hiçbir önbilgi bilinmeksizin izlendiğinde, siyah-beyaz film dönemine göre yaratıcı, fantastik bir thriller olma niteliğinden fazlasını kazanmayacaktır gözümüzde belki de. Gelgelelim bu filmin, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, ekonomik krizle çalkalanan bir toplumda, korkunç bir diktatörün ortaya çıkışının arifesinde çekildiği bilgisine sahip olduğumuz anda, anlam yepyeni bir boyut kazanıyor. Filmdeki karakterlerden birinin Adolf Hitler’i sembolize ettiği görüşü bile ortaya atılıyor. Bu açıdan Weimar sineması, barındırdıkları fantastik unsurlarla gerçeklikten kopukmuş gibi görünen filmler içermesine rağmen, sinema tarihinde bir dönemin politik okumasının yapılmasına en çok olanak sağlayan külliyat olabilir.

Benzer şekilde, Andrey Zvyagintsev’in erken dönem filmlerinin, toplum için devasa bir travma olarak sayılabilecek bir dönemin hemen ardından çekildiği bilgisi bu ruhsuz karakterleri, despot babaları ve çürümüş aileleri, daha büyük kitlelerin aynası olarak görmeye itiyor izleyiciyi. Ayrıca yaygın bir görüşe göre aile, toplumun en küçük birimi olmakla beraber, onun aynasıdır. Leviathan’da ise öncüllerinde dolaylı yoldan oluşan bu anlamın, doğrudan yaratıldığını görüyoruz. Thomas Hobbes’un Din ve Dünya Devleti’nin iki direğini temsil eden vali ve papaz, Putin’in iradesinin bir uzantısından ibaret suretler olarak, onun demir yumruğunun gücüyle halkı ezer.

Peki Zvyagintsev sinemasında görülen baba figürünün Big-Brother ile etkileşim içinde bulunmuş ya da (Leviathan’da görüldüğü üzere) bulunmakta olduğu aşikâr olduğuna göre, ikisinin benzerliği ne seviyededir? İki karakterin de ilk kez belirdikleri eserlerde, (1984 romanı ve 2003 tarihli Dönüş) varlıklarının gerçekliğinin bir paradoksla açıklanması eğlenceli bir benzerlik elbette; ne var ki, aynı olmasalar bile, aynı hamurdan yaratıldıklarını ileri sürmek için yeterli bir dayanak değil. İki karakterin de ortaya çıktıkları eseri aştığını unutmamak lazım.

İkisi arasında daha ayakları yere basan bir ilişki kurmak için söylenmesi gereken ilk şey, despot babanın da Big-Brother’ın kana susamışlığından nasibini alıp, yıkıma sürüklenmekte olduğudur. Ne var ki bu yıkımı aynı zamanda kendi kendisinin hazırlamadığını nasıl söyleriz? Tıpkı Sovyet diktatörlerinin ülkelerinin ve halkın içini oymaları gibi, etrafındaki insanlar üzerinde bunaltıcı bir etki yaratarak onların içini boşaltıp, varlığını taşıyan zemini böylece yok etmiyor ve kendi felaketini hazırlamıyor mu? Big-Brother’ın, bu filmlerdeki despot babaya karşı tek üstünlüğü, insan formundan muaf olması olabilir, ama eğer bir vücuda sahip olsaydı, mikro seviyedeki karşılığı olarak görülebilecek bu karakterle karşılaştırıldığında acınası olma yönünden bir farkı kalmazdı. Ayrıca despot babayı tüm topluma mal etme çabası, ancak “Big-Brother” gibi paradoksal bir karakterle açıklanabilirdi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi